Cabir bin Abdullah Ensari’nin (r.a) Hayatı

Peygamber Efendimizin Sahabe ve Dostlarının Özellikleri

  • News Code : 364372
  • Source : Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA.İR
Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) ashabının hayatı Müslümanların elinde bulunan toplumsal, ahlaki ve ilmi en büyük hazinedir. Zira risalet ağacı meyve verince ve Peygamberi Ekrem (s.a.a) bir takım insanları terbiye etmeye ve dinini tebliğ etmeye koyulunca bunun ilk meyvesi ve neticesi vefa ve ihlâs sahibi kadın ve erkelerin kendisine iman etmesi olmuştur. Bu vefalı ve ihlâslı insanlar Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) hayatı boyunca ve ondan sonraki yıllarda sürekli olarak İslam’ın mesajını yaymaya çalışmışlar ve bütün mallarını ve canlarını Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) mukaddes hedefleri uğruna feda etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim bu grup hakkında şöyle buyurmaktadır:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ

Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. [1]

Başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ

Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. [2]

Bu grup Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) davetini işittiğinde “Lebbeyk” diyerek Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) çağrısına koşmuş ve onun davetine katılarak şöyle demişlerdir:

رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا

Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. [3]

Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) ashabı ve dostları ilk defa kalp ikliminde iman ağacının ekildiği ve kısa bir müddet sonra yemiş verdiği ve rengârenk ve tatlı meyveler sunduğu kimselerdi. Onların hayat muhitinde ahlaki faziletler ve insani karakterler gelişti. Sonunda onlardan bir gurubu takva, sakınma, fedakarlık, kendinden geçmek, sabır, tahammül, şefkat, muhabbet, himmet yüceliği, yüce Allah ile mülakat aşkı, dünyaya bağlanmaktan özgür olmak gibi yüce sıfatlara mazhar olmuş ve bütün bir dünyayı kendi nurları ile aydınlatmışlardır.

Elbette bu bağlamda şu hakikati de görmezlikten gelmemek gerekir ki insani seçkin sıfatlar yüce Allah Resulü’nün  (s.a.a) bütün ashabında ve dostlarında yer etmiş değildi. Onlardan her birinin hayatının bu faziletlerle dolu olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira Kur’an-ı Kerim’in de tanıklık ettiği üzere onlar arasında münafık, ikiyüzlü, şirk gruplarına meyleden ve gevşek bir inanca sahip bulunan kimseler de vardı.

O halde sadece sahabî olmanın fazilet, adalet ve üstünlük nişanesi olduğunu, onların tüm söz ve davranışlarının saygın bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Eğer bütün bu kimseler Peygamber-i Ekrem  (s.a.a) gibi büyük bir öğretmenin terbiye ettiği kimseler olsalardı, hiç bir hata ve yanlışlık içinde olmamaları gerekirdi. Ama şu hakikati de kabullenmek gerekir ki müsait nefisler ve layık iklimler de bir takım insanî ve ahlaki yüce sıfatlara sahip olan bir takım büyük şahsiyetlerin terbiye edilmesini gerektirmektedir. Ama içgüdülerin yıkıcı etkilerinden de asla gaflet etmemek icap eder. Zira bu etkenler, etkilerinin şiddeti ölçüsünce terbiye olgusunu etkisiz hale getirmekte ve insanı cahiliye dönemine geri çevirmektedir. Bu açıdan Peygamber-i Ekrem’in  (s.a.a) bütün ashabı hakkında bir tek şekilde hüküm vermek mümkün değildir. Aksine onlardan her birinin söz ve davranışlarına teveccüh etmek ve sergilemiş oldukları bu söz ve davranışlar esasınca hüküm vermek gerekir.

Örnek sahabelerden biri olan Cabir bin Abdullah-ı Ensari’nin hayatına kısa bir bakış.

Cabir bin Abdullah Ensari (r.a)

Abdullah’ın oğlu Cabir Medine’nin Ensarından ve Hazreç kabilesinden olan bir kimse idi. Künyesi Ebu Abdillah ve Ebi Abdurrahman idi. Cabir sahabeden ve Allah Resulü’nün  (s.a.a) değerli dostlarından biri sayılıyordu. O hicretten 16 yıl önce Medine’de dünyaya gözlerini açtı. [4]

Allah Resulü  (s.a.a) İslam dinini yaymak için Mus’ab b. Umeyr’i Medine’ye gönderdikten sonra İslam tarihinde yepyeni bir sayfa açılmış oldu. İnsanların kalplerinde bir heyecan ve alaka vücuda geldi. Bu açıdan Müslümanlar hac merasiminin gelip çatması ve Peygamberi Ekrem’i  (s.a.a) yakından ziyaret etmek için adeta gün sayıyordu. Bu bekleyiş sona erdi ve hac mevsiminin zamanı gelip çattı. Medine kervanı Mekke’ye doğru yola koyuldu. Bunlar arasında yetmiş üç Müslüman vardı. Bisetin on ikinci yılında Zilhicce ayının on üçüncü gecesinde henüz geceden az bir zaman geçmişken Akabe’nin alt tarafında Müslümanlar bir araya geldiler ve Allah Resulü’ne  (s.a.a) biat ettiler. Bütün güçleri ile Allah Resulü’nü  (s.a.a) savunacaklarına dair onunla sözleştiler. Bu oturumdan sonra Allah Resulü  (s.a.a) cemiyetin temsilcileri olarak on iki kişiyi seçti ve Medine Müslümanlarının başkanını seçmeyi onlara bıraktı. [5]

O gece bu grup arasında on altı yaşında Cabir adlı bir genç çocuk göze çarpıyordu. Cabir de babası ile birlikte o tarihi biat merasimine katılmıştı. [6] 

Cabir de tıpkı babası gibi İslam’a ilk inanan kimselerden biri idi. İslam savaşlarından tam on sekiz savaşta Allah Resulü’nün  (s.a.a) yanında savaşmıştır. Gerçi bizzat Cabir’in kendisinden bedir ve Uhud savaşı dışında diğer tüm gazvelere katıldığı nakledilmiştir. [7] 

Cabir’in Dolup Taşan İlmi 

Cabir sadece Allah yolunda savaş ve cihad meydanlarında bir kahraman ve büyük bir şahsiyetten ibaret değildi. O ilim, bilgi ve marifet meydanında da seçkin bir mert ve seçkin bir çehre sayılıyordu. Zira Cabir risalet hanedanının ilimlerinden ve marifetlerinden nasiplenmiş ve Allah Resulü’nün  (s.a.a) hanedanının bilgi ve ilminden dolu dolu hazineler göğsünde barındırmış ve tarih yazarlarının dediği üzere Cabir Allah Resulü’nden  (s.a.a) bir çok hadisler nakleden bir şahsiyet haline gelmiştir. [8]

Cabir insanların kendisine müracaat ettiği kimselerden biri idi. [9] Cabir Allah Resulü’nün  (s.a.a) mescidinde ders oturumları düzenliyor ve böylece ilim ve bilgiye susamış kimseleri kendi varlığından nasiplendiriyor ve onlara faydalar sağlıyordu. [10]

Risalet Hanedanı İle Dayanışma

Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) dostları arasında özel bir mahbubiyeti olan ve İslam tarihinde meşhur bulunan bazı kimseler vardır ve onlardan birisi de Cabir’dir. Bu sevimli oluşun sebebi ise Cabir’in, Allah Resulü’nün  (s.a.a) ailesi ile olan derince manevi bir bağı idi. Zira Cabir sürekli olarak Allah Resulü’nün  (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’inin  (a.s) yanında hazır bulunuyordu. Cabir bu büyük ilgi ve alakasını çok hassas ve zor şartlarda dahi ispat etmiştir.

Bu cihetten İmam Sadık  (a.s), Cabir hakkında şöyle buyurmuştur: “Cabir, biz Ehl-i Beyt’e karşı vefakar ve samimi idi. ”[11]

Bu yüzden Allah Resulü  (s.a.a) vefat ettikten sonra sürekli olarak risalet hanedanı ile birlikte oldu. Hz. Ali’nin (a. a) Muaviye’nin isyankarlıklarına karşı aşırı savaş cereyanında ve Sıffın savaşında onun en sadık dostlarından biri olarak kaldı. [12] 

Cabir savaş meydanlarında hazır bulunmaktan da öte her alanda elinden geleni yapıyordu. Ebu Zubeyr bu konuda şöyle diyor: “Cabir asasına dayanıyor ve geçtiği sokaklarda ve Ensarın teşkil ettiği meclislerde şöyle diyordu: “Hz. Ali  (a.s) insanların en iyisidir. Her kim bu konuyu inkar ederse hakkı öldürmüş sayılır. Ey Ensar grubu! Çocuklarınızı Ali’nin  (a.s) sevgisi üzere terbiye edin. ”[13]

Ebu Zubeyr şöyle diyor: “Cabir’e, “Ali nasıl bir şahsiyetti?” diye sordum. Cabir gözlerinin üzerine kadar inen kaşlarını yukarıya kaldırdıktan sonra şöyle dedi: “Ali yeryüzünde insanların en hayırlısıdır. Biz yüce Peygamber  (s.a.a) zamanında münafıkları Hz. Ali’ye  (a.s) düşmanlık vesilesi ile tanıyorduk. ”[14]

Cabir’e, Ali  (a.s) ile savaşmanın ve ona muhalefette bulunmanın haram oluşunu sorduklarında cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Hz. Ali (s. a) ile savaşmanın haram olduğunu kafirler dışında hiç kimse inkar etmez ve şüpheye düşmez. ”[15]

Bu anlamda Cabir’den bir çok rivayetler nakledilmiştir. [16]

Cabir’e Göre Ulu’l Emr (Emir Sahibi)

Bir çok kimseler “Ulu’l emr” kavramının anlamı hususunda yanlışlığa düşmüşlerdir. Bu yüzden zalim ve zorba dahi olsa işlerin dizginlerini eline geçiren bütün yöneticileri ulu’l emr sanmışlardır. Böyle bir zalim kimseye itaat etmeyi ve izinde yürümeyi farz kabul etmişlerdir. Bu yüzden zalim ve zorba yöneticilerin güçlenmesine neden olmuşlardır. Bu yanlış düşünce sonuçta Müslümanlar için bir çok sıkıntılar vücuda getirmiştir. Şiilere göre ise yönetici olan herkesin ulu’l emr (emir sahibi) olması mümkün değildir. Aksine ulu’l emr Peygamber  (s.a.a) tarafından tayin edilen ve Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) yerine geçen on iki kişidir. Bu kimselere itaat, Allah’a ve Peygambere itaatin yanında karar kılmıştır.

Bu konuda Cabir, Peygamberi Ekrem’den  (s.a.a) bu konuyu açık bir şekilde ispat eden ve hakikati şeffaf bir şekilde beyan eden bir hadis nakletmektedir. Cabir şöyle diyor: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ” “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. . . ”[17] ayeti nazil olduğunda Allah Resulüne  (s.a.a) şunu sordum: “Bizler Allah ve Resulünü  (s.a.a) tanıyoruz ve onlara itaat ediyoruz ama Allah’ın, itaatlerini kendisine ve size itaatin yanında zikrettiği ulu’l emr kimlerdir?”

Peygamber  (s.a.a) şöyle buyurdu: “ulu’l emr benim yerime geçenler ve benden sonra önder olanlardır. Bunların birincisi Ali  (a.s), ondan sonra Hasan  (a.s) ve Hüseyin  (a.s), Ali b. Hüseyin  (a.s), Tevrat’ta Bakır diye meşhur olan Muhammed b. Ali’dir  (a.s). Ey Cabir! Sen onu göreceksin (o zamana kadar hayatta kalacaksın. ) onunla görüştüğün zaman kendisine selamımı ilet.

Ondan sonra Cafer b. Muhammed  (a.s), sonra Musa b. Cafer  (a.s), sonra Ali b. Musa  (a.s), ondan sonra Muhammed b. Ali  (a.s), ondan sonra Ali b. Muhammed  (a.s), ondan sonda Hasan b. Ali  (a.s), ondan sonra adı ve künyesi benim adımın ve künyemin aynısı olan çocuğudur. Dünyanın doğu ve batısı onun eli ile fethedilecektir. O gözlerden gizlenecek ve uzun bir süre gaybete çekilecektir. Bu sebeple Allah’ın kalplerini iman ile tertemiz kıldığı kimseler dışında insanlardan bir grup onun imameti hakkında şüpheye düşecektir. ”[18] 

Cabir’den “levh” rivayeti diye meşhur olan bir çok rivayetler ve Şia’nın yüce imamlarının ve gerçek emir sahiplerinin isimleri hakkında bir çok kaynaklar nakledilmiştir. [19] 

Cabir Muaviye’nin Hediyesini Kabul Etmedi

Daha önce de hatırlattığımız gibi Cabir Allah resulüne  (s.a.a) ve değerli Ehl-i Beyt’ine karşı gönülden bağlı idi ve onların düşmanları ile alsa uzlaşmıyordu.

Bir gün Cabir bir işini görmek için Şam’a gitti. Muaviye ile görüşmek istedi. Cabir’in, Peygamberin  (s.a.a) ehli beytine büyük bir ilgi duyduğunu bilen Muaviye bir müddet onu beklemeye aldı. Bir kaç günden sonra onun kendisi ile görüşmesine izin verdi. Cabir Şam sarayında Muaviye ile karşılaşınca Muaviye’ye hitap ederek şöyle dedi: “Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) şöyle buyurduğunu işitmedin mi: Her kim ihtiyaç sahiplerine ve sıkıntısı olanlara yol vermez ve onların sorunları ile ilgilenmez ise Allah onu hacet ve perişanlık gününde kendi rahmetinden uzak kılar. ”

Cabir’in sözlerine öfkelenen Muaviye şöyle dedi: “Ben Allah Resulü’nün  (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Benden sonra öyle bir hükümet ile karşı karşıya geleceksiniz ki onun zulümleri ve baskıları karşısında sabretmeniz gerekir. ”

Cabir şöyle dedi: “Doğru söyledin ve unuttuğum şeyi bana hatırlattın.” Cabir bu sözü söyledikten sonra saraydan çıktı, bineğine bindi ve Şam’ı terk etti. Muaviye hatasını telafi etmek için Cabir’e altı yüz dinar gönderdi. Ama Cabir o parayı almadı ve Muaviye’ye geri gönderdi. Parayı getiren memura ise şöyle dedi: “Muaviye’ye de ki: Ey ciğer yiyen kadının oğlu! Ben hiç bir zaman senin için amel defterine güzel amellerin kaydedilmesine vesile olmayacağım. ”[20]

Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) Elçisi

Cabir’in iftihar ve kıvanç duyulacak özelliklerinden biri de Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) selamını Şiilerin beşinci İmam’ı, İmam Bakır  (a.s) için taşımış olmasıdır. Cabir Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) vefatından yıllar sonra bu mesajı İmam Bakır’a  (a.s) ulaştırmıştır.

İmam Bakır  (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir gün gözleri görmeyen Cabir’i görmeye gittim ona selam verdim ve o da selamımı aldı ve “Siz kimsiniz?” diye sordu. Ben, “Muhammed b. Ali’yim” diye söyledim. O şöyle dedi: “Ey oğulcağızım! Bana yaklaş, ben de ona yaklaşınca Cabir ellerimi öptü ve ayaklarımı öpmek için yere eğildi. Ben hemen kendimi kenara çektim. Bunun üzerine Cabir şöyle dedi: “Peygamber  (s.a.a) size selam söyledi.” O şöyle buyurdu: “Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Muhammed’in  (s.a.a) üzerine olsun. Peygamber  (s.a.a) bana nasıl selam gönderdi.”

Cabir şöyle dedi: “Bir gün Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) huzuruna vardım ve bana şöyle dedi: “Ey Cabir sen o kadar uzun yaşayacaksın ki Muhammed b. Ali b. Hüseyin adındaki çocuklarımdan biri ile görüşeceksin. Allah ona nur ve hikmet bağışlayacaktır. Onunla görüştüğün zaman kendisine selamımı ilet. ”[21] Bu anlamda bir çok rivayetler nakledilmiştir. [22]

İmam Hüseyin’in  (a.s) İlk Ziyaretçisi 

İmam Hüseyin’in  (a.s) ve değerli dostlarının şahadetinden sonra İslam toplumu Yezid’in kan dökücülüğü ve kudreti karşısında büyük bir korku içinde yaşıyordu. Ama Cabir bu korkunun etkisinde olmayan bir kimse idi. Aksine İmam Hüseyin’in  (a.s) şahadetinin nedenini ve azametini tanıtmak için büyük bir çaba göstermiştir. Hak yolunun şehitlerinin mezar toprağını öpmek ve bu vesile ile nefret ve öfkesini bildirmek için Medine şehrinden Kerbela’ya gitti. Böylece Hz. Hüseyin’in  (a.s) muhaliflerini ve düşmanlarını rüsva etti. Cabir’in bu metodu büyük bir önem taşımakta idi. Zira:

Evvela o zamana kadar insanlar henüz Yezid’in kudretinden büyük bir korku içinde bulunuyordu. Hiç kimse açık bir şekilde Hz. Hüseyin’in  (a.s) kabrini ziyaret etmeye cesaret edemiyordu.

İkinci olarak Cabir sıradan bir insan değildi. O Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) değerli ve seçkin ashabından biri idi. Müslümanlar ve halk arasında özel bir konuma sahipti. Dolayısı ile Cabir’in Medine’den Kerbela’ya İmam Hüseyin’in  (a.s) kabrini ziyaret etmek için yola düşmesi Yezid’in hükümeti aleyhine indirdiği büyük bir darbe idi. Cabir Şia’nın ravilerinden, büyük şahsiyetlerden, yüce muhaddislerden ve Tabiilerden biri olan Sad-i Kufi’nin oğlu Atiyye ile birlikte Kerbela’ya doğru yola koyuldu. Onlar H. K. 61 yılının Sefer ayının 20. ’de İmam Hüseyin’in  (a.s) şehadetinin 40. günü İmam Hüseyin’in  (a.s) kabrini ziyaret ettiler. O zaman Ehl-i Beyt’ten  (a.s) esir düşenlerin kervanı Şam’dan dönmüş Kerbela’ya girmişlerdi. Onlar da Cabir ve Kerbela etrafındaki halk ile birlikte yas tuttular. Cabir’in ziyareti sıradan bir ziyaret değildi. Onun bu hareketi göz yaşı, inleme ve hasret ile birlikte hamasi bir hareketti. Zira o bu metodu ile velayet ve Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine sevgisini açığa vurma bağlamında gelecek nesillere büyük bir ders vermişti.

Atiyye şöyle diyor: “Cabir b. Abdullah ile birlikte İmam Hüseyin’in  (a.s) kabrini ziyaret için yola koyuldum. Kerbela’ya yaklaştığımız zaman Cabir Fırat nehrinde gusletti ve elbisesini giyindi. Güzel bir koku süründü ve kendisini süsledi ve İmam Hüseyin’in  (a.s) kabrine doğru attığı her adımda Allah’ı zikretti. Kabre yaklaştığı zaman, “Elimi kabre ulaştır” dedi. Ben de elini kabrin üzerine koydum. Cabir büyük bir hüzün içinde bayıldı ve kabrin üzerine yığıldı. Ben yüzüne su serptim, kendine geldi ve üç defa, “Ya Hüseyn” diye feryat etti. Daha sonra şöyle dedi: “Dostuna cevap vermeyen birisi nasıl bir dosttur?”

Daha sonra bizzat cevap vererek şöyle dedi: “Nasıl cevap verebilirsin ki! Oysa boynunun damarları kesilmiş, kanın dökülmüş ve başın bedeninden koparılmıştır. Şahadet ederim ki sen peygamberlerden en iyisinin evladı, müminlerin emirinin çocuğu, takvanın ikizi, hidayet neslinden, ashab-ı kesa'nın[23] bir uzvu, ilahi seçkin kimselerin efendisinin çocuğu ve âlemdeki kadınların efendisi Hz. Fatıma’nın çocuğusun. Nasıl böyle olmayabilirsin ki? Oysa sen Peygamberlerin efendisinin elinden yemek yedin, takva sahiplerinin kucağında büyüdün, iman göğsünden süt içtin. İslam nuru ile sütten kesildin. Hayatta ve ölümden sonra tertemiz idin. Müminlerin kalbi senin ayrılığından ve uzaklığından dolayı incinmiştir. Ama sen her zaman dirisin, Allah’ın selamı senin üzerine olsun. Şehadet ederim ki sen kardeşin Yahya b. Zekeriya'nın  (a.s) yolunda yürüdün ve onun gibi şehadete ulaştın. ”

Daha sonra Cabir, kabrin etrafına bakarak şöyle dedi: “Ey Hüseyin’in  (a.s) yanında yatan ve onun dergahında gömülü bulunan tertemiz ruhlar! Size de selam olsun.

Şehadet ederim ki sizler namazı ikame ettiniz, zekatı verdiniz, iyiliği emrettiniz ve kötülükten sakındırdınız. Dinsizlerle savaştınız ve ölüm sizi kucaklayıncaya kadar da Allah’a ibadet ettiniz. Muhammed’i Peygamber  (s.a.a) olarak seçen Allah’a yemin olsun ki biz de sizin mükafatınıza ortağız.”

Atiyye şöyle diyor: “Cabir’e şunu sordum: Nasıl olur da biz bu şehitlerin mükafatına ortak olabiliriz? Oysa ki bizler şahadet yolunda bir adım atmamış ve kılıç sallamamışız. Oysa onların başları Allah yolunda bedenlerinden koparılmış ve çocukları yetim ve eşleri dul kalmıştır.”

Cabir şöyle cevap verdi: “Ey Atiyye! Ben Peygamberi Ekrem’den  (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Her kim bir gurubu severse kıyamet günü onların safında karar kılar. Onlar ile birlikte bir yerde toplanır. Her kim bir gurubun davranışlarını beğenirse onların mükafat ve cezasına ortak olur. Muhammed'i  (s.a.a) peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki benim ve dostlarımın niyet ve inancı, Hüseyin  (a.s) ve dostlarının niyet ve inancıdır. ”

Atiyye şöyle dedi: bu esnada Şam tarafından bir kervan gözüktü. Cabir’e şöyle dedim: “Şimdi Şam tarafından bir kervan gözüktü.” Cabir şöyle dedi: “Git ve bizim için o kervandan bir haber getir. Eğer Ömer b. Sa’d’ın adamları ise geri dön ve haber ver.” Atiye gitti ve kısa bir müddet sonra geri dönerek şöyle dedi: “Ey Cabir ayağa kalk ve Peygamberi Ekrem’in  (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini karşıla. Zeyn’ul Abidin halası ve kız kardeşleri ile birlikte buraya gelmekteler. ”

Cabir, çıplak ayakları ve başı ile harekete geçti. İmam Zeyn’ül Abidin’e  (a.s) vardığında İmam  (a.s) ona şöyle buyurdu: “Sen Cabir misin?” o, “Evet” diye arz etti. İmam şöyle buyurdu: “Ey Cabir! Bu topraklarda erkeklerimiz öldürüldü, çocuklarımızın başı kesildi, kadınlarımız esir edildi ve çadırlarımız ateşe verildi. . . ”[24]

Nurlu Bir Yıldızın Batışı 

Evet, Akabe biatine katılanlardan geriye kalanların en sonuncusu Cabir idi. [25] Cabir de Allah yolunda yıllarca cihat ettikten ve gayret gösterdikten sonra doksan yıldan fazla bir ömre sahip iken H. K. 78 yılında gözlerini dünyaya kapadı ve temelli olarak Medine toprağında istirahata çekildi. [26] 

Muhammed Ali Çenaranî

ABNA.İR



[1] Fetih suresi, 29. ayet

[2] Ahzab suresi, 23. ayet

[3] Al-i İmran suresi, 193. ayet

[4] El-A’lam, Zerkeli, c. 2, s. 104

[5] Tabakat, c. 3, s. 561

[6] Usd’ul Gabe, c. 1, s. 257; İstiab, c. 1, s. 223 ve İhtiyar-u Marifet’ir Rical, s. 43

[7] Usd’ul Gabe, c 1, s. 257; el-İsabe, c. 1, s. 214 ve İstiab, c. 1, s. 22

[8] El-İsabe, c. 1, s. 214 ve Ayan’uş Şia, c. 4, s. 46

[9] Hayat’us Sahabe, c. 3, s. 787

[10] A’yan’uş Şia, c. 4, s. 47 ve el-A’lam, Zerkeli, c. 2, s. 140

[11] İhtiyar-u Marifet’ir Rical, s. 43 ve Tenkih’ul Mekal, c. 1, s. 199

[12] A’yan’uş Şia, c. 4, s. 69 ve Usd’ul Gabe, c. 1, s. 257

[13] İhtiyar-u Marifet’ur Rical, s. 44

[14] Muhteser-i Tarih-i Dimeşk, c. 2, s. 447

[15] A. g. e. c. 3, s. 112

[16] Nur’us Sakaleyn, c. 4, s. 570; Sefinet’ul Bihar, c. 1, s. 141; Kamus’-ur Rical, c. 2, s. 314 ve Tenkih’ul Mekal, c. 1, s. 199

[17] Nisa suresi, 59. ayet

[18] Tefsir-i Safi, c. 1, s. 366 ve Kemaluddin ve Temam’un Nimet, c. 1, s. 365

[19] Uyun-u Ehbar’ir Rıza, c. 1, s. 40; Bihar’ul Envar, c. 36, s. 193 ve Kemaluddin, c. 1, s. 423

[20] Kamus’ur Rical, c. 2, s. 317

[21] İrşad-u Mufid, s. 245

[22] İlel’uş Şerayi’, s. 223 ve Bihar’ul Envar, c. 46, s. 225

[23] Resulullah efendimizin sadık eşi Ümmü Seleme şöyle anlatır: Bir gün Fatıma, babası için yemek getirdi. O gün Resulullah benim evimdeydi. Resulullah kızına çok saygı gösterdi ve şöyle buyurdu: “Hadi git ve amca oğlum Ali’yi, evlatlarım Hasan ve Hüseyin’i de çağır ki birlikte yemek yiyelim.” Biraz sonra Ali ve Fatıma, Hasan ve Hüseyin ile birlikte içeri girdiler. Tam o sırada Cebrail nazil oldu ve şu ayeti getirdi: “Allah siz ehli beyti her türlü çirkinlik ve kötülükten arındırmaya irade etti.” Resulullah bana döndü ve şöyle buyurdu: “Hayber malı büyük abayı (kesa’yı) getir.” Ardından Ali’yi sağ yanına, Fatıma’yı sol yanına ve Hasan’la Hüseyin’i ayaklarına oturttu ve sol eliyle abayı üzerlerine çekerek sağ elini göklere uzattı ve üç kez şöyle buyurdu: “Ey Rabbim! Bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve hanedanımdır, onları kötülüklerden arındır ve onları tertemiz eyle. Ben sizinle savaşanlarla savaşır, sizinle barışanlarla barışırım ve sizinle düşmanlık edenlere düşman ederim.”

Tüm şia ve ehli sünnet kaynaklarında üzerinde mutabakat olan bu rivayetten de anlaşıldığı bu beş insana Ashab-i Kesa ve imam Hüseyin’e de beşinci şahsiyet anlamına gelen “Hamis-i Kesa” lakabı verilmiştir. (Müt.)

[24] A’yan’uş Şia, c. 4, s. 47

[25] Usd’ul Gabe, c. 1, s. 257

[26] El-Alam, Zerkeli, c. 2, s. 104 ve Rical-i Tusi, s. 12

Download FILES


8th Conference of Imamia Medics Intrnational
Tekfirci Akımlar Konferansı