Lanet eden kimse kafir olur mu?

Şialar, Sahabelere Küfür Ederek Lanet Okumakta mıdır (2)

  • News Code : 447406
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
İslam fakihleri, kıble ehlinin tekfiri olayına çok ihtiyatla yaklaşmış çok özel durumlar dışında buna izin vermemişlerdir. Zira tekfir meselesinin şeraitteki etkileri son derece zor ve çetrefillidir. Nebevi sünnetin sert tavrı meşhur olması nedeniyle bu hususta çeşitli örnekler sunmamızı gereksiz kılmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Tekfirin başlıca şartlarından biri, ilgili şahsî görüşün yanlış bir içtihaddan kaynaklanmış olmamasıdır. Zira meseleyi anlamada hataya düşen müçtehid mazur sayılır ve bir başka müçtehid ise onun görüş ve fikrini değiştiremez. Lanetleme olayında da temel yapı budur. Bir müçtehidin içtihadı veya mezhebi anlayışı, bazı sahabenin lanetlenmesinin caiz olmasına yol açıyor, hatta bunu olumlu ve müstehab görüyorsa; sözkonusu iddiadaki asla göre onun tekfir veya tefsikine (fasık görme) yol açsa dahi bunu yapma hakkına sahip olmadığımızı bilmeliyiz. Binaenaleyh içtihad, bu hükmün istisna durumlarına girmektedir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-

7- Lanetleyen Kimse Kafir Olmaz

Bahsimizin bu kısmında İbn Teymiye’yle İbn Kayyım Cevziyye’nin bu konudaki görüşlerine yer vermek istiyoruz. Bu kısımlar, Vahabiliğin kurucusu Muhammed b. Abdulvahhab’ın kardeşi Süleyman b. Abdulvahhab’ın “es-Sevaiku’l-İlahiye Fi Redd-i ale’l-Vahabiyye” adlı eserinden alınmıştır. Yazar şöyle diyor:

“Her hal-u kârda bunlar, adak ve benzeri şeylerin küfür olduğunu sanıyorlar. Bu noktada bir başka esas vardır ki Ehl-i Sünnet’in usullerindendir ve Şeyh Takiyyuddin’le İbn Kayyım’ın da aktardığı üzere bu usullerde icma vardır. Bu esasa göre; İslam ümmetinden bir cahil ve hatalı insan şirk veya küfür olan bir amel işlediğinde ona kafir veya müşrik denilmez, zira cehalet ve hata küfür ve şirkin nedeni olamaz ve böyle biri mazur sayılır. Şahıs ancak bilerek ve anlayarak günah işler ve işlediği günah, dinin zaruretlerinden olan bir şeyin inkarı olursa küfre veya şirke yol açar. Bütün Müslümanların bu hususta icması vardır.[99]

İbn Kayyım Cevziyye’den de şöyle nakleder: Mürtedlerin küfrü iki türlüdür: Genel ve mutlak küfür; özel ve sınırlı küfür. Mutlak küfür, Yüce Allah’ın indirdiği ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğinin gerektirdiği her şeyi inkar etmek demektir; özel ve sınırlı küfürse farzlar veya haramlardan sadece birinin reddi veya kendisinde Allah’ın sıfatlarından birinin bulunduğuna inanma veya bilerek ve anlayarak Allah’tan ulaşan bir haberi yalanlama … gibi durumlardır. Bu gibi durumlar cehalet veya tevil nedeniyle baş gösterirse şahıs mazur görülür ve tekfir edilmez. Çünkü sahihler, sünenler ve müsnedlerde Ebu Hüreyre’den şöyle rivayet edilir:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ailesi için hiçbir hayırlı iş yapmayan ve çok günah işlemiş olan biri ölüm döşeğinde evlatlarını çağırıp, öldüğünde cesedini yakmalarını ve külünün yarısını denize, yarısını da karaya savurmalarını vasiyet etti. Öldüğünde bu vasiyetini yerine getirdiler. Vallahi kimsenin görmediği bir azaba düçar olması mukadder kılınmıştı. Allah Teala denize ve karaya emrederek onun küllerini bir araya toplayıp “neden böyle yapmalarını vasiyet ettin?” diye sordu; adam “Allah’ım; biliyorsun ki ben bunu, senden korktuğum için yaptım” dedi. Bunun üzerine Allah Teala onu affetti. Bu adam Allah Teala’nın onun üzerindeki mutlak kudretini, yeniden diriltebilecek güce sahib olduğunu ve kıyameti inkar ettiği halde, bunu cahilliği nedeniyle yaptığı için Allah özrünü kabul etmiş ve onu affetmiştir.

Zira o, inada girişerek inkara kalkışmamış, bilgisi bundan fazlasına elvermediğinden öyle davranmıştır[100].

İbn Teymiye’den de şöyle aktarır: Gayet açık ve net bid’atlerden biri de Müslüman bir boy ve kabileyi tekfir edip kanlarını ve mallarını helal saymaktır. Bu, iki açıdan çok tehlikeli ve düşündürücüdür:

1- Tekfir edici kabilede, tekfir ettiğindekinden çok daha kötü bir bid’at varolabilir; zaten yekdiğerini tekfir eden güruhlarda sıkça görülen bir şeydir bu. Bu gibileri hakkında Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar; sen hiçbir şeyde onlardan değilsin”[101].

2- Grup veya kabilelerden birinin sünnete uygun davrandığını, diğerininse bid’at koyduğu varsayılacak olursa, bu durumda da sünnete uygun davranış; hatalı bir şey söyleyeni hemen tekfir etmek değildir; zira Yüce Allah Kur’an’da “… Rabimiz, unuttuklarımızdan veya hatalarımızdan dolayı bizi azaplandırma…” buyurmaktadır[102]. Rivayette, Yüce Allah’ın böyle diyenlere “kabul ettim” diye cevap verdiği geçer.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bilmeyerek ve yanlışlıkla yaptıklarınızdan dolayı size bir vebal yoktur; ama bilerek yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.”[103]

Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Yüce Allah hata, unutkanlık ve mecburiyet yüzünden işlenen suçları affeder.”[104]  Bu hadis sahihtir ve İbn Mace’yle diğerleri rivayet etmiştir. Sahabe, tabiin ve Müslümanların imamları, birinin bir hata yapması halinde, sözü sünnete aykırı da olsa hemen tekfir edilemeyeceğinde icma etmişlerdir. Kısacası tekfir bahsi bu kısıtlı kitapçıkta ele alınamayacak kadar geniş ve teferruatlıdır.[105]

Yine ondan rivayettir: “Yüce Allah bu ümmetin hatalarını affetmiştir. Rivayet ve ilmi konulardaki hatalar da affedilmiş hatalardandır; çünkü selef sürekli rivayet ve ilmi konularda ihtilaf etmiştir; ama onlardan hiç biri hiç kimseyi açık bir şekilde kafirlik, fasıklık veya günah işlemiş olmakla suçlamamıştır.

Bazen selef arasındaki ihtilaflar kanlı çatışmalara yol açsa da, Ehl-i Sünnet’e göre selef arasında çıkan savaşta iki grup da mümindir. Kan dökmeleri adaletlerini zedelemez; çünkü te’vil ederek savaşan selef zalim olsalar bile te’vil etmesi onu fasık olmaktan kurtarır.

Selefin genel ve kulli sözleriyle tayin edici net sözleri arasında fark vardır; çünkü seleften genel anlamda, “Şunu yapan kafir olur, bunu yapan kafir olur” şeklinde sözler nakledilmiştir; doğrudur da. Ama selef bu sözlerle hiçbir şahsı açık ve net bir şekilde tekfir etmemiştir. Bu konu ümmet arasında ihtilafa neden olan temel konulardan biridir. Kur’an-ı Kerim’deki korkutmalar da genel anlamdaki cümlelerle bildirilmiştir. Örneğin: “Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler.” (Nisa, 10)

Ve bunun gibi insanları korkutmak için kullanılan tabirler hep genel cümlelerle beyan edilmiştir. Seleften nakledilen “Kim peygamberin sözlerinden birini yalanlarsa kafir olur” gibi sözler genel manada kullanılmış korkutmalardır. Yani her zaman ve her yerde bu hükmü taşımaz; bazen bir şahsın, peygambere ait bir sözü yalanlamasının mazeret sayılabilecek delilleri olabilir; mesela: Yalanladığı sözün peygambere ait bir hadis olduğunun farkında olmayabilir ve bu yüzden böyle bir hataya düşmüş olabilir.

Sahihaynde nakledilen bir hadisi hiç unutmam; bu hadiste Allah’a iman etmiş ve O’nun azabından korkan bir kişi, Allah’ın insanları tekrar dirilteceğinde şüphesi olduğu ve Allah’ın böyle bir şeye kadir olmadığını zannettiği için ailesine, “Ben öldüğümde cesedimi yakın” demişti. O adam ahiretle ilgili konuları bilmediği için böyle zanlara kapılmıştı ve bütün Müslümanlar böyle düşünen birini kafir saydıkları halde, Allah onu cehaletinden dolayı affetmiş ve bağışlamıştır.

Bazen Resulullah’ı (s.a.a) izlemeye çalışan, fakat içtihat ve te’vil ederek hatalara düşen insanlar, Allah Teala tarafından affedilmeğe daha layıktırlar.”[106].

Nakle göre İbn Teymiye’den tekfir hakkında konuşan iki kişiyle ilgili bir şey sorulduğunda cevabı epey uzattıktan sonra şöyle dedi: “Kafir olmadığına inandığı birinin kafirlikle suçlanmasını önlemeye çalışan ve onu savunan birinin bu amacı dinî bir hayır olduğundan, sonuçta doğruya ulaşırsa iki sevap kazanır; içtihad eder de içtihadında hataya düşerse bir sevap kazanmış olur”[107].

8- Sahabeye Sövmekle Suçlananların Tekfirinin Siyasi Kaynağı

Üstad Esed Haydar’ın bu konuda öz ve faydalı görüşleri vardır; üstad Haydar şöyle yazıyor:[108]

“Şia’nın, sahabeye sebbetmekle suçlanmasının ardında gayet önemli ve köklü nedenler vardır. Zalim ve zorba egemenler, kendilerine itiraz edip karşı çıkanları daima türlü bahanelerle, kafir ve fasık olmakla suçlamışlardır. Şia hakkındada aynı yöntem çok daha sert ve acımasız şekilde uygulanmıştır. Zorba iktidarlar bozuk yönetimleri boyunca Şia aleyhine propaganda yapıyor ve Şia’nın genelde bütün sahabeyi, özellikle de Ebubekir’le Ömer’i lanetlediğini iddia ediyorlardı. Fikir adamları ve ulema bu iftiraya karşı koyup gerçeği açıklamaya kalkıştığında zulüm iktidarlarınca hemen ortadan kaldırılıyorlardı. Zalim iktidarlar Şia’yı töhmet altında bırakmak istediklerinde onları Hz. Ali’yi (a.s) sevmekle değil, Ebubekir’le Ömer’e sövmekle suçluyorlardı. İbn Esir “el-Kâmil”de HK. 407. yılının olaylarını anlatırken şöyle yazar: Bu yıl, Afrika kıtasındaki bütün Şiileri; Ebubekir’le Ömer’e sövmekle suçlayarak katlettiler[109].

Bu noktayı unutmamak gerekir ki, bu vahşi amellerin ve korkunç cinayetlerin sebebi çoğunlukla siyasi düzenlerin ayakta kalabilmesidir. Ve bu cinayetleri işleyenler siyasi hedef ve delillerle işlemişlerdir; yoksa bu konuda herhangi bir İslami hedef ve delile sahip değillerdir.

Şiiler dinin esaslarına aykırı davranan hiçbir sultanın hükümetini kabul etmiyor ve böyle bir  sultanın Müslümanlara hükümet etme hakkının olmadığına inanıyorlar; ve Şia böyle bir hakkın sadece Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beytine (a.s) ait olduğuna inanıyorlar. İşte bu yüzden her zaman hakim güçler Şiilere düşman kesilmişlerdir; bu Şiilerin tarih boyu karşılaştığı en büyük sorundur. Bu siyasi düşmanlıktan dolayı Şiiler tarih boyu zalim sultanların amansız zulmüne uğramışlardır. Şia akidesinin yayılmasıyla siyasi güç ve hakimiyetleri nasıl bir tehlikenin tehdit edeceğini anlayan güç sahipleri, menfaatleriyle çelişen bu düşünceyle her zaman savaşmışlardır.

Şiiler İslam’ın anlaşılması, İslamî düşüncenin yayılması, sapma ve bid’atlerin engellenmesi yolunda verdikleri mücadele sürecinde Emevî ve Abbasi iktidarlarınca sürekli olmadık sıkıntı ve baskılara maruz bırakıldılar.

Şiayla baş edemeyeceğini gören zalim egemenler, iğrenç bir yola başvurarak Şia’yı kafir ve fasık olmakla suçladılar. Emellerine ulaşabilmek için Şia’nın bütün sahabeyi kafir bildiği ve hepsini lanetlediği iftirasını yaymaya başladılar. Giderek, bizzat Hz. Resulullah’la (s.a.a) ümmül mümininleri bile bu iftira şümulünün mevzuu yaptılar.

Bu bağlamda geliştirdikleri bir yöntemi usuldenmiş gibi göstererek toplumda yaygın hale getirdiler. Yöntem şuydu: Sahabeyi eleştirmeye kalkışan biri zındık ve fasıktır; çünkü Hz. Resulullah (s.a.a) haktır, Kur’an haktır ve bunların bize ulaşmasını sağlayansa sahabedir. Sahabeyi eleştirmeye kalkışanlar, aslında Kitap’la sünneti noksan göstermeyi amaçlamaktadırlar!”[110]

Şeyheyn’i sebbetmekle suçlananın kafir olduğu, cenazesinin gusledilemeyeceği ve cenaze namazının kılınmaması gerektiği yolunda fetva bile verdiler ve şöyle dediler: “Allah’ın birliğine şehadet etmesi ve kelime-i şehadet getirmesi de onu kurtaramaz, cenazesi bir tabuta konulup bir çukura atılır ve öylece gömülüp gider”[111] Tevbe ederse, tevbesi asla kabul edilmez. Dahası, katli de farzdır![112] Hatta Şia’nın kestiği hayvanın yenilmesinin ve onlarla evlenmenin haram olduğuna fetva verenler bile oldu!

Şia’nın tekfir edilmesi fikri, işte bu inanılmaz iftira ve fetvalarla beslenip yaygın hale getirildi.

Zira tacını tahtını korumaktan başka bir şey düşünmeyen ve hakka zerrece değer vermeyen zalim iktidarlar, muhaliflerini susturmak veya ortadan kaldırabilmek için her yola başvurmadaydı.

Bu noktada, iki grubun görüş farklılıkları konusunda merhum üstad Kâşifu’l-Gıta’nın şu değerlendirmesini aktarmamız yararlı olacaktır[113]:

Allame Kâşifu’l-Gıta (r.a) halifelik konusundaki ihtilafları teferruatıyla açıkladıktan sonra şöyle yazıyor: “Bu da günah ve hata sayılamaz; inanç ve içtihaddan kaynaklanıyorsa fasıklığa nedenmiş gibi gösterilemez. Hatta yapılan içtihad ve doğurduğu inanç hatalı bile olsa bu gerçeği değiştiremez. Zira:

İçtihad konusunda herkesin tevafuk ettiği nokta şudur: İçtihatta hata eden müçtehid 1 sevap, hakikate ulaşan müçtehidse 2 sevap kazanır.

Bilindiği üzere Ehl-i Sünnet uleması sadr-ı İslam’da Sıffin, Cemel ve benzeri gibi sahabe arasında baş gösteren bütün savaşları sahih göstererek onaylamış ve şöyle demişlerdir: Talha, Zübeyr ve Muaviye kendi içtihadlarına göre davranmışlardır. Hata etmiş olsalar da; kendi içtihadlarına göre davrandıkları için bu hata onların manevi makam ve adil olma özelliklerine hiçbir leke düşürmez!

İşte bu noktada bu sorunun sorulması kaçınılmazdır: Binlerce Müslüman’ın katline ve kanlarının dökülmesine yol açanları temize çıkaran böylesine bir içtihad anlayışının, bir takim kişilerin aşırılıklarını onaylamaması mümkün müdür?

Bu özet yazımızın İslamî kardeşliği zedeleyen ve böylece düşmanlarının uğursuz hedeflerine ulaşmasında büyük bir etkisi olan bu önemli konuda Şia ulemasının görüşlerini aktarmaya kapasitesi yetmez.

Şia’yı, sahabeye sebbetmekle suçlama ve bu iddiayla tekfir etme komplosu, zalim ve zorba siyaset adamlarınca tertiplenmiş iğrenç bir oyundur. Çoğunluğunu nefsine düşkün heva perestlerin oluşturduğu bir grup cahil de bu konuda onlara yardımcı olmuş, böylece bu görüşü topluma aşılamayı başarmışlardır.

Sözkonusu zalim yöneticiler ilmî eleştiriye bütün kapıları kapamış, hür düşünceyi engellemişlerdir. Şia’ya karşı tekfir iftirasından başka silah bulamamış, belgeye dayalı ilmî tartışmalara hiç yanaşmamışlardır.

Bunlara sorulacak olsa ve denilse ki:

1- Resulullah’ın (s.a.a) sahabesinin tamamını tekfir edip onlardan teberri eden bir tek Şii gösterebilir misiniz?

2- Ehl-i Beyt İmamlarına (a.s) (neuzubillah) ilahlık yakıştırmasında bulunan bir tek İmamiye Şii gösterebilir misiniz?

3- Öğretilerini Mecusilikten alıp onu inançlarına karıştıran Şia nerededir?

4- Kur’an’ın tahrif edilip noksan olduğuna inanan bir tek Şii gösterebilir misiniz?

5- İslam inançları dışında mezhepler kurma bid’atine girişen bir Şii gösterebilir misiniz?

… vs.

Bu sorulardan hiçbirine verecek bir cevapları yoktur.

Verdikleri tek cevap şu olmaktadır: “Bir zamanlar hükumet sizi bunlarla suçlamıştır ve hükumetin verdiği karara karşı çıkılamaz!”

Evet, korkunç da olsa, gerçek budur… Oysa bu iddiaya kalkışanda bir nebze insaf ve gerçeği bulma sevdası olsa ve zerrece Allah korkusu bulunsaydı hakikati bulmak ve gerçeği anlamak çok kolay olacaktı.

Bedir ve Rıdvan Biati ehlinin de aralarında olduğu ashab-ı Resulullah’ın (s.a.a) birçoğu Şia değil miydi?

Hz. Ali’yi (a.s) seven ve halifeliğe onun daha layık olduğunu söyleyen o insanlar Hz. Resulullah’ın (s.a.a) güzide sahabesinden değil miydi?

Şia uleması arasında pek büyük ilmî derece ve manevî makama sahip nadide simalar olduğu bütün mezheplerin ulemasınca itiraf edilen bir gerçek değil midir?

Bunu itiraf ve teyid eden simalar arasında Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmed b. Hanbel, Buhari… vb. gibi büyük alimlerle üstadlar yok mudur?

Sahihlerde sayısı üç yüze varan büyük Şia ulemasının adı geçmektedir ki bunca ismi teker teker bu sınırlı kitapçığa sığdırabilmek mümkün değildir.[114]

Acaba İslam’ın risaletlerini taşıyan büyük zatlar Şiiler değil midir? Bu yolda türlü türlü musibetlere katlananlar Şiiler değil midir? İslamî ilimleri korumada Şiiler İslam’ın kuvvetli bir kolu olmadılar mı?

Burada hakkı arayan biri için en önemli konu Şiilerin “sahabeye küfür etmesi veya onları kafir sayması”yla suçlanmasıdır. Biz bu suçlamanın siyasi bir taktik olduğunu ve gerçekle hiçbir alakası olmadığını defalarca dile getirdik; “Şia” ismi Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) bağlıdır; çünkü Şiiler onların dostları, ensarı ve yarenleridirler. Ehl-i Beyt (a.s) ise her zaman zalim hâkimlerin boğazını tıkayan kemik olmuştur.

Bu da zalimlerin, siyasi menfaatleri her zaman karşı tarafın çekiciliğini yitirmesi için halk içinde onlara karşı bir kin ve düşmanlık uyandırmayı gerekli kılmıştır.

Bu kudret savaşında muhalif Şiilerin, düşüncelerinde haklı veya haksız olmalarının, sultanlar açısından hiçbir önemi yoktu, onlar için önemli olan karşı tarafında ne kadar tehlikeli olduğu ve ne ölçüde tehlike yaratabileceğidir. Bu yüzdendir ki, tarih boyunca Şii olmakla suçlanan şahıslara verilen hüküm ve cezalar, İslam dinini temelden inkar eden mülhit ve dinsiz şahıslara bile verilmemiştir.

Halkı saptırma ve onları hakkın dışına yönlendirme sorumluluğunu üstlenen satılmış saray ulemasının yardımıyla oynanan siyasi oyunlar sonucu, Şia’nın ortadan kaldırılması için inanılmaz fetvalar verildiği bilinmektedir. Zalim egemenlerin hizmetine giren saray alimleri hiçbir dayanak ve geçerli gerekçe göstermeksizin Şiayla savaşmanın cihad-ı ekber olduğuna ve Şiayla savaşta ölenin şehid sayılacağına dair fetvalar vermişlerdir!!

Fetvaların sonunda diyor ki: Onların -yani Şia’nın- kafir olduğunda şüphe eden kimse kafir olur. İbn Abidin “Resail”inde şöyle yazar: Rafizi, Şeyheyn’e lanetleyip sebbederse kafirdir ve Ali’yi bu ikisinden daha efdal bilirse bid’at ehlinden sayılmış olur.[115]

Evet, bu iftira ve iddialarla hiçbir delil ve dayanağı olmaksızın Allah’ı öfkelendirse bile sırf sultanı memnun etmek için Müslümanları birbirine düşürüp Müslüman’ın Müslüman kardeşi tarafından öldürülmesini mubah ilan ettiler.

Biz bu grubun olayları ne derecede idrak ettiklerini gösteren tabirlerini burada nakletmeye hiç gerek görmüyoruz. Bu kof hurafelerin üzerinde durarak sözü uzatmak istemiyoruz.

Ancak olayın gün ışığına çıkması için bu olaylar karşısında iki noktaya dikkat edilmelidir:

a- Sahabeleri eleştirmek bunca zulüm, iftira ve acımasızlığa mı yol açmalıdır; yoksa eleştirenler arasında bir fark ve ayrıcalık mı var?

Kaldı ki burada da bir çifte standart uygulanmaktadır.

Eğer bu hüküm, herhangi bir sahabeyi eleştiren ve kınayan veya onu layık olmadığı bir sıfatla sıfatlandıran herkesi kapsıyorsa; o zaman Osman’ı eleştirip sert dillerle kınayan sahabelerin ileri gelenlerine dil uzatanlar bu kapsamın dışında tutulmaya çalışılmaktadır?! Sahabenin; kanunsuz uygulamaları nedeniyle Osman’a ve işlediği canilikler nedeniyle de Muaviye’ye karşı çıktıkları ve kınadıkları herkesçe bilinmektedir. Acaba onlar zamanın imamına karşı ayaklanan düşük sevileli haysiyetsiz kimsler olarak nitelendirmek ve onları “mufsidun fi’l-arz” ve İmam'a başkaldıran kimseler olduklarında şüphe yoktur[116] demek onlara dil uzatmak sayılmaz  mı?

İbn Teymiye “Osman’ı öldürenler harici ve müfsid-i fil arzdı” diyor ve şöyle ekliyor: “Osman’ı, tuğyankar ve zalim olan bir avuç azınlık öldürdü. Ama onun öldürülmesi için halkı tahrik edip kışkırtanların tamamı sadece suçlu değil, aynı zamanda zalim ve canidir de!”[117]

İbn Hacer, Osman’a itiraz edenleri tanımlarken şöyle diyor: “Yaptığı içtihadlar konusunda müçtehide itiraz edilmez, ama onu lanetleyip itiraz eden o muhalifler anlamaz, hatta akılsız insanlardı”[118]

Onlar, bir fitne baş gösterinceye kadar bütün sahabenin adil olduğu prensibiyle hareket etmektedirler. Kimin adalete uymadığı ise, bir fitne baş gösterdikten sonra yapılan araştırmalarla anlaşılacaktır. Mevcut kavillerden biri budur.[119]

Osman’ın öldürülmesi olayına katılan sahabeleri temize çıkaran bütün kavillere itiraz etme amacında değiliz. sormak istediğimiz şey, Osman’a itirazda bulunan sahabeyi dil uzatanların neden sahabeyi eleştirenler ve onlara dil uzatanlar olarak değerlendirmediği ve iş buraya varınca neden çifte standart uygulandığıdır.

b- Şia, Hz. Ali’ye (a.s) karşı düşmanlıkta bulunana düşman olduğu gerçeğini gizlememektedir. Zira hadis-i şeriflerin nassı gereğince o hazrete düşman olan münafıktır. Nitekim bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) “Ya Ali, seni müminden başkası sevmez ve münafıktan başka kimse sana düşmanlık etmez” buyurmuştur.

Münafıkların yeri elbette ki cehennemin dibidir ve her Müslüman bilir ki sahabe lâkabının ardına gizlenen bazıları Hz. Ali’ye (a.s) düşmanlık besliyor, ona sövüyor, onu lanetliyordu. Bu güruhun şu şiiri pek meşhurdur:

“Allah şahittir ki biz onları sevmiyoruz ve bu düşmanlığımızdan dolayı Allah’ın gazabına uğramaktan da vallahi korkmuyoruz!”

Muaviye’yle yandaşları, şüphesiz Hz. Ali (a.s) ve evlatlarına karşı düşmanlığın ve kin beslemenin simgesi kesilmişlerdi; nitekim bu düşmanlıklarını gizleyemeyip açığa vurdular ve o hazretle savaştılar; Hz. Ali’yle (a.s) onun evlatlarını lanetleme gibi çirkin bir bid’at çıkardılar, onların safında yer alan ve sahabeyle tabiinden olan zevat da onlara uymaktan geri kalmadılar. Bu güruh dünyayı Hz. Ali’ye (a.s) zindan etmiş, onu akıl almaz eziyetlere maruz bırakmıştır. Nerede bulunsalar yakalanıp  öldürmüşlerdir. Fakat onların bu amelleri karşısında susmak ve bu yaptıklarını doğru görmek mümkün değildir.

Muaviye’nin içtihadla amel ettiğini söylemek hakikaten insafa sığmamaktadır. Onun içtihadı, Allah’ın hükümleri olan hududu bütünüyle iptal etmiş, topluma batılı yayıp yerleştirmiş, Müslümanların kanını dökmüş, ırzını, namusunu arsızca kirletmiştir.

Muaviye iktidarı Müslüman kadınları esir alıp esir pazarlarında güpegündüz satışa çıkarmıştır.[120]

Ebu’l-Gadiyye-i Cuhnî sahabedendi ve Hz. Resulullah’tan (s.a.a) duyduğu hadisleri rivayet ederdi. “Ey Ammar, seni azgın ve yoldan çıkmış bir topluluk öldürecektir” hadisini rivayet edenlerden biri de bu sahabedir. Elem verici nokta, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) pek sevdiği Ammar b. Yasir hazretlerini (r.a) acımasızca öldürenin işte bu sahabe, yani Ebi’l-Gadiyye olmasıdır!

Bu büyük cinayeti işlediği için halk onu gördüğü her yerde lanetliyor, hatta bizzat kendisi de cehennem ateşi ehlinden olduğunu itiraf ediyor ve “Vallahi bütün bir insanlık Ammar’ı öldürmüş olsa, hepsi birlikte cehennem ateşine atılırdı” diyordu![121]

Böylesine fesad ehli bir caniden ve onun komutanından teberride bulunup onu lanetleyen bir Müslüman’ı, dinden çıkmış olmakla suçlamak akıl kârı mıdır sahi?![122]

Bu sahabenin bizzat kendisi cehennem ehli ve Allah’ın düşmanı olduğunu itiraf ederken  bir takım muhaddisler halâ onu aklamaya çalışmakta ve “O bir müçtehidi bir hata etti, ama sahabeye karşı yine de hüsn-ü zan beslemek lazım gelir” demektedirler!![123]

Sahabeye hüsn-ü zan besleme adına; işlenen onca fesada ses çıkarmamayı ve bu uğurda Allah’ın Kitabı’nın hüküm ve emirlerini bir kalemde silip atabilmeyi mazur gösteren bu mantığı anlayabilmek gerçekten mümkün değildir…

Busr b. Ertat’ın vahşice işlediği caniliklere susmak bir Müslüman’a yakışır mı sahi?

Şam ordusunun (Muaviye’nin) komutanı olan ve sahabe lakabını taşıyan bu adamın inanılmaz cinayetler ve facialar işlediğini inkar edebilir miyiz? Bu adam Yemen’e girdiğinde çocuklarla yaşlılara bile acımamış, bütün Müslümanları kılıçtan geçirmiş, kadınları esir almıştır. Hatta Ubeydullah b. Abbas’ın iki masum yavrusu Kusem’le Abdurrahman’ı anneleri Umm-ü Vahile’nin gözleri önünde kılıçla doğramıştır. Böylesine inanılmaz bir zulme maruz kalan bu kadıncağız her yıl hacca gidip orada yas tutmuş, gözleri önünde gaddarca doğranan yavrularına ağıt yakmıştır…

Busr ve benzerlerinin işlediği bunca zulüm ve gaddarlığı duyup onların gadrine uğrayan Müslüman analarla yetin yavrularının feryatlarını işiten bir Müslüman’ın bu sahabeler karşısında dayanamayıp öfkeye kapılması ve onları lanetlemesi yanlış mıdır? Böyle bir Müslüman’ı, zulme karşı gösterdiği bu haklı tepkisinden dolayı bu cinayetlerin işlenmesi için emir veren sahabeden olan Muaviye’yi eleştirdi diye zındıklık ve râfizilikle suçlamak doğru mudur?

Busr’un amelleri karşısında susup kulaklarımızı tıkamamız, ağıtları yürekleri yakan ve karşılaştığı zalimleri adil kişilere şikayet eden kadınların seslerini duymamamız câiz midir?

Hiçbir itiraz ve eleştiriyi kabul etmeyip, sahabeliği her suça karşı bir kalkan olarak kullanmak elbette ki doğru değildir.

Birinin kalkıp da “ben sahabeyim” diyerek Müslümanların malına, canına ve namusuna saldırması, üstelik buna da içtihad adını vermesi elbette ki yüce İslam diniyle bağdaştırılamaz.

Birisinin sırf sahabe lakabını kullandığı için bunca zulmü işleyebileceği, sosyal düzeni istediği gibi bozabileceği ve çağının imamına karşı isyan ve huruc edebileceği nasıl kabul edilebilir sahi?..

İşlediği onca cinayet ve zulümle Muaviye’nin sadece içtihada bulunmuş olduğunu söylemek, üstelik bu yüzden onun sevap bile kazandığına insanları inandırmak mümkün müdür?

Böyle olsa, diğer sahabeler onun yaptıklarına karşı çıkmaz, itiraz etmezdi. Oysa nice sahabe, mesela Hz. Resulullah’ın (s.a.a) pek sevdiği sahabelerinden biri olan ve doğru sözlü olarak ün kazanan Ebuzer hazretleri (a.s) Muaviye’nin gittiği yol ve yaptığı işlerin tamamen dine aykırı ve dinden sapma olduğunu herkese ilan edip açık açık söylüyordu.

Hucr bir Adiyy’le arkadaşları gecelerini ibadetle geçiren yiğit Müslümanlardı; Muaviye onları şehid edince Ayşe Muaviye’yi kınamış, onu huzuruna kabul etmemiş, öne sürdüğü bütün özürleri reddetmiştir.

Muaviye “onları İslam ümmetinin iyiliği için öldürdüğünü ve onların yaşamasının ümmetin zararına olduğunu” söyleyince, Ayşe “Hz. Resulullah’tan (s.a.a) şöyle duydum” demiştir: “Çok yakın bir zamanda Azra’da (Hucr’un şehid olduğu yer) bir grup insan öldürülecek, onların öldürülmesi Allah’ı ve göklerin ehlini öfkelendirecektir”.

-*-

Bahsimizin Özeti

Lanet kavramı, sövüp sayma kavramlarından farklıdır; şer’i ve lügavî açıdan da farklı anlamlara sahiptirler. “Lanetleme” akide ve inançla ilgili bir kavram olup “Allah’ı seveni sevmek, Allah’ın düşmanına düşman olmak”la eşanlamlıdır.

Kur’an-ı Kerim kitab ehli, kafirler, münafıklar ve büyük günahları işleyen Müslümanlar için bu tabiri kullanmıştır.

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu tabiri, daha ziyade İslam şeraitine aykırı davranışlarda bulunan Müslümanlar için kullanılmış olması ilginç ve düşündürücüdür. İslam tarihi boyunca tür ve şahısların lanetlenmesi yaygın bir davranış olup bu hususta sahabeden de bolca rivayet nakledilmiştir.

Ehl-i Beyt (a.s) taraftarları, haklarında iddia edilen suçlamaların aksine, sahabenin tamamını lanetlememekte; ancak Allah ve Resulünce (s.a.a) lanetlenenleri lanetlemektedir.

Bazı şahısların isim verilerek lanetlenmesi içtihad eseri olursa; günah kapsamına girmediği gibi, küfre de yol açmaz.

Şia’nın sahabeyi sebbetmekle suçlanıp tekfir edilmesinin İslam şeraitinde hiçbir yeri ve dayanağı yoktur. Bazı satılmış saray uleması, sultanlarla zalim egemenlere yaranabilmek ve Müslümanlar arasında fitne ve ihtilaf yaratabilmek için bu iftiralara başvurmuş, zalim egemenlerin istediği fetvaları vermiştir.

-*

Dünya Ehlibeyt (a.s) Kurultayı

ABNA24.COM

.......................................................................................................

İLGİLİ HABERLER

Şialar, Sahabelere Küfür Ederek Lanet Okumakta mıdır (1)

---------------------------------------------------------------------------------

[99] - Sevaiku’l-İhaliye, s.33, Daru’l-Hidayet bas.

[100] - Ae. s.85.

[101] - En’am, 1.59

[102] - Bakara, 286.

[103] - Ahzab, 5.

[104] - Sevaiku’l-İlahiye, s.85.

[105] - Ae. s.80-81.

[106] - Saffat, 12.

[107] - Sevaiku’l-İlahiye, s.81-84.

[108] - el-İmamu’s-Sadık ve’l-Mezahibu’l-Erbaa, c.2, s.614-623.

[109] - el-Kamil, c.9, s.110.

[110] - el-Kifâye, Hatib Bağdadi, s.49. Bu görüşün batıl olduğu ortadadır. Çünkü Kur'an ve hadislerin bize ulaşmasını sadece sahabeden çok az bir kısmı sağlamıştır. Çoğunluk bu konuda bir röle sahip değildi.

[111] - es-Sârimu’l-Meslul, s.575.

[112] - Risail-i İbn Abidin, c.1, s.364.

[113] - Risaletu’l-İslam dergisi, Beyanu’l-Müslimin, s.227-228, 2. yıl, 3. sayı.

[114] - Allame Şerefuddin, el-Müracaat’ında 100 Şia alimine, Allame Emini, el-Gadir’inde, c.3’te çok sayıda Şia alimine yer vermiştir. Esed Haydar “el-İmamu’s-Sâdık (a.s) ve’l-Mezahibu’l-Erbaa’da İmam Sadık’ın (a.s) öğrencisi olan 300’e yakın isim vermektedir. Bunların tümüne Şeyh Muhammed Cafer el-Mürevic-i Tabesî Necefî “Ricalu’ş-Şia Fi Esnafi’s-Sünne” adlı kitabında değinmiştir.

[115] - Resail-i İbn Abidin, c.2, s.169.

[116] - Tarih- İbn Kesir, c.1, s.176.

[117] - Minhacu’s-Sünne, c.2, s.191-206.

[118] - Sevaiku’l-Muhriha, İbn Hacer, s.68.

[119] - Şerh-u Elifyyeti’l-Irâkî, c.4, s.36.

[120] - el-İstiy’âb, c.1, s.157.

[121] - Usdu-l-Gabe, c.5, s.267.

[122] - el-İsabe, c.4, s.151.

[123] - el-Kamil, İbn Esir, c.3, s.195.


conference-abu-talib
Şeyh Zakzaki