Bunlar gizlenemez tarihi gerçeklerdir...

Bazı Sahabelerin Peygamber Efendimize İtirazları!

  • News Code : 477404
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) risalet döneminin tarihi incelenecek olursa, bütün sahabelerin aynı oranda Hz. Resulullah’a (s.a.a) itaat etmediği görülecektir. Sahabelerden bazıları Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emir, yasak ve tavsiyelerini kesinlikle vazgeçilmez prensipler olarak kabul ediyordu, bunlar sayıca çok azdı. Bunlara karşılık sahabe içinde büyük bir çoğunluk Hz. Resulullah’ın (s.a.a) buyurduğu emir ve yasakların pekâlâ tartışılabileceğine, bunların şartlar ve çıkarlara göre değerlendirilebileceğine ve neticede mutlak olmadıklarına inanıyor, hatta icabında o hazretin emirlerine karşı gelmeyi caiz buluyor veya maslahatı o hazretin emrinden başka şeyde görüyordu[1].

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Hatta bazen daha da ileri gidiyor ve sırf Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yaptığına karşı muhalefet göstermek için başka şey yapıyor ve o hazretten farklı davranmayı tercih ediyorlardı. Tarihte bunun epey örnekleri kayıtlıdır:

Hz. Resulullah (s.a.a) Ebu Süfyan’ın ticaret kervanını takib etmeye başladığında, Müslümanlar sayıca az oldukları halde Ebu Süfyan’la kervandakiler onlarla çatışmaya girmeyi göze alamamış, Ebu Süfyan süratle Mekke müşriklerine haber göndererek Müslümanların bir orduyla yaklaştığını bildirmişti. Kureyş ordusunun harekete geçmesi ve ticaret kervanına ulaşmanın artık mümkün görünmemesi üzerine durum tamamen değişti. Başta Ebu Cehil gelmek üzere Kureyş’in büyükleri Müslümanlarla savaşa girmekte ısrar ediyor ve Müslümanları yok etmek için bunun en uygun fırsat olduğunu söylüyorlardı. Bu durumda Müslümanlar çatışmaya girmeden geri dönecek olursa bu da korkaklık ve savaştan kaçma sayılacak, neticede müşriklere; Müslümanlara kendi bölgelerinde saldırma cesareti verecekti ki bu da büyük bir tehlike demekti…

Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) müşriklerle çatışmaya girmekten yanaydı. Sahabe bunu bildiği halde, bir kısmı bu öneriye karşı çıkmaya başlamıştı… Hatta bazı sahabeler Hz. Resulullah’a (s.a.a) çıkışarak “Savaşa hazırlanabilmemiz için bunu neden daha önce bize söylemedin?! Biz bir orduyla savaşmak değil, bir ticaret kervanına baskın yapmak için yola çıktık!” dediler. Bir rivayette de “Ey Allah’ın Resulü! Düşmanı bırakın ticaret kervanına saldıralım” dedikleri geçer. Bu söz üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) pek rahatsız oldu, yüzünün rengi değişti. Ebu Eyyub “Rabbin seni evinden hak uğruna savaşa çıkardığında bazı müminler isteksizdi” ayetinin bu olay üzerine indiğini söyler[2].

Yine tarihte şöyle kayıtlıdır: Hz. Resulullah (s.a.a) Bedir Gazvesi için Ramazan ayında Medine’den çıktığında bir veya iki gün oruç tuttu. Sonra ilahi emir üzere orucunu iftar etti ve Müslümanlara da oruçlarını seferi oldukları için yemelerini emretti, ama onlardan bir kısmı bu emre karşı çıktılar. Sonra bir münadi, “Ey itaatsizler güruhu! Ben iftar ettim, oruç tutmuyorum, siz de tutmayın ve iftar edin” diye ilan etti; çünkü Hz. Resul (s.a.a) onlara oruç tutmayın dediği halde onlar kabul etmeyip oruç tutuyordu.[3]

Yine tarih şöyle yazar: Bazılarının amacı, Hz. Resulullah’la (s.a.a) diğer Müslümanların moralini bozmaktı. Nitekim Hz. Resulullah (s.a.a) (savaşa girme konusunda) ashabıyla meşverette bulununca Hattaboğlu Ömer şöyle dedi: "Ey Allah’ın Resulü! Allah’a yemin ederim ki bu gelen Kureyş’tir ve bütün izzetiyle gelmiştir buraya! Yemin ederim ki bunlar aziz olduktan sonra hiçbir zaman zelil olmamışlardır! Yemin ederim ki bunlar kafir olduktan sonra hiçbir zaman iman etmemişlerdir! Yemin olsun ki bu izzetlerini asla sana teslim etmez ve seninle savaşırlar!” Ömer’in bu sözleri üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) ondan yüzünü çevirdi.”[4]

Diğer taraftan, sahabe içinde bu gruptan tamamen farklı bir tavıra sahip kimseler de görülmektedir. Mesela Ömer’in bu sözleri üzerine Mikdad b. Amr ayağa kalkarak şöyle demektedir: “Ey Allah’ın Resulü! Allah’ın emri nasılsa ona göre davran ve bil ki biz seninleyiz! Allah’a andolsun ki biz İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi “seninle Rabbin gidip savaşın, biz burada kalıp neticeyi bekleriz…[5]” demeyeceğiz sana. Bilakis, sen ve Rabbin savaşa evet diyorsanız biz de evet diyoruz ve senin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz! Seni hak üzere peygamber olarak gönderene yemin ederim ki bizi ateşin içine de götürsen, geliriz seninle!..” Mikdad’ın bu sözleri üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) memnun olup ona hayır duada bulundu.

Onun ardından, Ansar’dan Sa’d b. Muaz ayağa kalkıp “Ya Resulullah” dedi, “Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik ve getirdiğin her şeyin hak olduğuna şehadette bulunup şartlar ne olursa olsun her durumda daima emrinde olup itaat edeceğimize dair söz verip ahitleştik seninle! Ey Allah Resulü! Sen, doğru bildiğin gibi davran! Seni hak üzere peygamber olarak gönderene yemin ederim ki şu denize doğru gider ve oraya dalacak olursan son nefere kadar hepimiz ardından geliriz! Dilediğinle dost ol, dilediğinle ilişkini kes; malımızdan ne kader dilersen al ve bil ki aldığın, bizim için bıraktığından daha hayırlıdır bizim nazarımızda! Canımı elinde tutana yemin ederim ki ben bu yolu hiç gitmedim ve bilmem de, ama yarın düşmanla karşı karşıya gelmekten asla korkmuyoruz biz! Savaş meydanında kurşun gibi sağlam ve azimliyizdir! Düşmana asla sırt çevirmeyiniz; bakarsın Yüce Rabbim bizim vasıtamızla gözünü aydınlatır-yüzünü güldürür- senin.[6]

Yukarıda aktarılan birkaç örnek, Resulullah’a (s.a.a) tam anlamıyla teslim olup olmama konusunda sahabenin konumunu gözler önüne sermeye yetmektedir.

Dahası; kimi zaman bazı sahabeler Hz. Resulullah’ın (s.a.a) görüşüne muhalif ve o hazrete tamamen karşı bir görüş ve tavır sergiliyor, başka bir deyişle “nassa rağmen, içtihad” da bulunuyorlardı ki bu da onların Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emirlerini dinlemediklerini gösteriyordu. Bu içtihadlar çeşitli münasebetlerle kendisini göstermiştir. Örneğin, Ebu Said Hıdrî şöyle anlatıyor: “Ebubekir, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna varıp “Ey Allah Resulü!” dedi, !”Falan yerden geçiyordum, huşuyla namaz kılan güzel yüzlü bir adam gördüm” Hz. Resulullah (s.a.a) “Git onu bul ve öldür!” buyurdu.

Ebubekir gitti, ama onu o haliyle namazda görünce öldürmeye kıyamayıp geri döndü. Bunun üzerine Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Ömer’e gidip onu öldürmesini söyledi. Ömer de adamı o halde görünce öldüremeyip geri döndü ve “Ya Resulullah!” dedi, “O adamı huşuyla namaz kılarken gördüm ve bu yüzden onu öldürmek içimden gelmedi!” Hazret (s.a.a), Ali’ye dönüp “Ya Ali, git o adamı öldür!” buyurdu. Ali emri yerine getirmek için oraya vardığında, adam artık gitmişti. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yanına dönüp “Adamı orada bulamadım” dedi. Hz. Resulullah (s.a.a) “O ve izleyicileri Kur’an okuyorlar, ama okudukları Kur’an gırtlaklarından yukarı gitmiyor!” buyurdu, “Ok yaydan nasıl çıkarsa onlar da dinden öyle çıkar ve yayından çıkan ok bir daha nasıl geri dönmezse onlar da bir daha dine dönmezler! Onları öldürün, yeryüzünün en kötü yaratıklarıdır onlar![7]

Tarihte, Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) Hudeybiye barışı sırasında müşriklerin öne sürdüğü şartları kabul ettiği yazılıdır. Burada bazı sahabeler o hazretin Müslümanları küçük düşüren bir antlaşmayı kabul ettiğini söylemeye başladılar! Oysa o hazret neyin doğru, neyin yanlış olduğunu onlardan daha iyi bilmekteydi ve o anlaşmayı imzalamıştı. Peygamberin; Müslümanların ve İslam’ın zararına olabilecek bir antlaşmayı imzalaması elbette düşünülemezdi. Buna rağmen bazı sahabeler Allah Resulü’ne (s.a.a) itirazda bulunacak kadar haddi aşıyorlardı. Nitekim Buhari bizzat Ömer’den aktardığı rivayette onun şöyle dediğini yazar: “… Ben itiraz ederek “sen gerçekten Allah’ın peygamberi değil misin?!” dedim, “Evet” dedi, “O halde bu küçük düşürücü antlaşmanın zilletini neden kabulleniyoruz?” diye sordum “Şüphesiz, ben Allah’ın elçisiyim ve O’nun emrinden asla çıkmam” dedi, “O bana yardım edecektir!” Bunun üzerine “Sen Beyt’ul Haram’ı tavaf edeceğimizi söylemedin mi?” dedim, “Evet, ama bu yıl mı tavaf edeceğimizi söyledim?” diye sordu, “hayır” dedim, “Sen Ka’be’ye varacak ve onu tavaf edeceksin!” dedi. Bunun üzerine Ebubekir’in yanına gittim, aramızda şu konuşma geçti:

-Ey Ebubekir, o gerçekten Allah’ın peygamberi değil mi?

-Evet!

-Biz hak, düşmanımızsa batıl üzere değil mi?

-Evet!

-O halde bu antlaşmanın zilletini neden kabul ediyoruz biz?!

-Behey adam! O Allah’ın elçisidir ve asla Rabbinin emrine aykırı davranmaz! Allah, peygamberine elbet yardım edecektir. O halde sakın onu bırakma, vallahi o hak üzeredir!

-O, bizim Beyt’ul Haram’a gidip tavaf edeceğimizi söylememiş miydi?

-Söylemişti! Ama bunun bu yıl olacağını mı söylemişti?

-Hayır!

-Sen gelecekte Ka’be’ye ulaşacak ve onu tavaf edeceksin!

-Ben bu antlaşmayı engellemek için bazı şeyler yaptım…

Hudeybiye antlaşması yazılıp imzalandıktan sonra Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) ashabına dönüp “Ayağa kalkın ve getirdiğiniz kurbanlık develeri kurban edin!” buyurdu. Vallahi o hazret (s.a.a) bu emri üç kez tekrarladığı halde kimse yerinden kalkmadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) Ümmü Seleme’nin çadırına gidip ashabından duyduğu rahatsızlığı anlattı, Ümmü Seleme “Ey Allah Resulü” dedi, “Emrini yerine getirmelerini istiyorsan çadırdan çık ve kimseyle tek kelime konuşmadan kendi kurbanlık deveni kes, sonra da başını traş ettir!” Hazret (s.a.a) bu öneriyi yerine getirdi, bunu gören diğerleri de ayağa kalkıp kurbanlık develerini kestiler ve birbirlerinin başlarını traş ettiler, üzüntüden neredeyse birbirlerini öldüreceklerdi…[8]

Yukarıdaki olay bazı sahabelerin durum ve tavrını anlatmaya yetmektedir. Bu hadisede Hz. Resulullah (s.a.a) Hattaboğlu Ömer’e kendisinin peygamber olduğunu ve Allah’ın emrinden asla çıkmayacağını; bunun da verdiği kararların hak olduğunu ispatlamaya yettiğini söylediği ve yakın bir gelecekte Beytullah-i Haram’ı tavaf ve ziyaret edeceğini haber verdiği halde Ömer, Allah’ın peygamberinin sözünü yeterli bulmamakta, onun açıklamalarıyla ikna olmayınca Ebubekir’e gitmekte ve aynı şeyleri ondan sormakta ve bu kez ikna olmaktadır!!! Oysa Hazret (s.a.a) bu sırada onlara kurbanlıklarını kesmelerini ve başlarını traş edip ihramdan çıkmalarını çoktan emretmiş bulunmaktadır!!..

Sahabenin, Hz. Peygamberin (s.a.a) emrine karşı gelmesi olayı bu hadiseden sonra da defalarca tekrarlandı. İş öyle bir noktaya vardı ki Allah Resulü (s.a.a) sahabesinin kendisine reva gördüğü onca eziyet, itiraz ve muhalefetten açıkça şikâyetçi oldu!

Aişe rivayet eder: Zilhicce ayının 4. veya 5. gününü geride bırakmıştık. Allah Resulü pek üzgün ve öfkeli bir halde içeri girdi “Ey Allah Resulü, kim sizi bunca sinirlendirdi? Allah cehennemlik etsin onu!?” dedim; şöyle buyurdu: “Görmez misin; şu insanlara bir emir verdim, ama yerine getirmede tereddüt ediyorlar!.. Ben bir işe adım atarsam ondan dönmem! Bu kurbanlıkları kurban kesmek için getirdim buraya…” Sonra Hazret (s.a.a) ihramdan çıktı, ona bakarak diğerleri de ihramdan çıktılar.”[9]

Yine Aişe’den rivayettir: Hz. Resulullah (s.a.a) mübah ve caiz bir amelde bulunduğu halde bazı sahabeler bu ameli işlemek istemediler. Bunu duyan Hz. Peygamber (s.a.a) onları toplayıp Allah’a hamd-u senadan sonra “Size ne oluyor da benim yaptıklarımı bazılarınız beğenmiyor ve onu yapmak istemiyor? Allah’a yemin ederim ki ben kulları arasında Allah’ı en iyi tanıyan ve O’ndan en fazla korku ve haşyeti olanım!”[10]

Göründüğü kadarıyla sahabe arasında bazıları kendilerini Hz. Resulullah’tan (s.a.a) daha takvalı ve daha dindar sanmadaydı. Allah Resulü (s.a.a) karşısında sergiledikleri bu şüphe ve tereddütlü tavrı başka şeyle açıklamak mümkün değildir. Sahabe arasında yeralan bu zatlar o hazretin yaptıklarının Allah’ın emirlerine aykırı olduğunu nasıl düşünebiliyor, o Hazrete tam bir teslimiyet göstermeye neden yanaşmıyorlardı sahi?!

İş öyle bir noktaya vardı ki bazıları o Hazretin büyük veya küçük; her konudaki emir ve yasaklarına karşı muhalefet sergilemeye başladılar. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) söylediğine karşı muhalif fetva verme hakkını kendilerinde bulabilecek hale gelmişlerdi!..

Cabir’den aktarılan şu rivayet ilginçtir: Hz. Resulullah (s.a.a) kadınlarımızı kendimizle birlikte dışarıya götürmememizi emretmişti, ama biz götürdük![11]

Büyük Küstahlık

Üsame’nin komutanlığına karşı sergiledikleri açık muhalefette de bu tavrı görmek mümkündür.

Tarihte şöyle kayıtlıdır: Hz. Resulullah (s.a.a) Üsame b. Zeyd’i komutan tayin edip sancağı kendi mübarek elleriyle bağlayarak onun eline verdiği halde sahabeden bazıları buna karşı çıkmaya ve Üsame’nin komutanlığa atanmasını alaya almaya başladılar. Bu güruh, Üsame’nin yaşça genç olduğunu ve aralarında Ebubekir, Ömer, Ebu Ubeyde vb.’lerinin bulunduğu Ensar’la Muhacirin’in büyüklerine onun komuta etmesinin doğru olmadığını söylüyorlardı[12].

Bu itirazlar, kinayeli konuşmalar ve alaycı ifadeler Hz. Resulullah’ı (s.a.a) pek incitmişti. Ağır şekilde hastalanmış olmasına rağmen fevkalâde üzgün ve öfkeli bir halde minbere çıkıp şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Üsame’nin komutanlığı hakkında bazılarınızın söyledikleri nedir?!. Bugün Üsame’nin komutanlığını alaya alan sizler, dün de onun babası komutan olduğunda aynı tavrı koymuştunuz!.. Ama Rabbime yemin ederim ki o, komutanlığa layıktı, tıpkı bugün oğlunun layık olması gibi!..”[13]

Üsame’nin komutasına girmeleri ve onun ordusuna katılıp bir an önce yola çıkmaları konusunda Hz. Resulullah’ın (s.a.a) verdiği kesin emir ve direktiflere rağmen, muhalifler sürekli bahaneler çıkararak ordunun harekete geçmesini engelliyordu. Derken, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) vefat etmiş, ama Üsame’nin ordusu halâ hareket etmemişti. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) onca ısrarına rağmen neredeyse bu ordu hiç gönderilmeyecek, ya da komutanını değiştireceklerdi…[14]

  1. ağırlaşmıştı Bazı sahabeler, bu arada Ömer de oradaydı; Hz. Resulullah (s.a.a) “Gelin size bir şey yazayım, böylece benden sonra sapmazsınız!” buyurdu, Ömer hemen itiraz edip “Peygamber sayıklıyor!” dedi, “Elimizde Kur’an var, bize Kur’an yeter!”

Sahabe arasında ihtilaf başlamıştı. Kimi Hz. Resulullah’ın (s.a.a) isteğinin yerine getirilip hemen ona kağıt kalem verilmesini ve istediği şeyi yazmasına engel olunmamasını söylüyor, böylece o Hazretten sonra bu yazılı belge sayesinde artık ihtilaf ve sapmaya mahal kalmamış olacağını vurguluyorken bazısı Ömer’den yana tavır alıyor ve yazıyı engelliyordu!.. İhtilaflar büyüyüp de yüksek sesle tartışmalar başlayınca, isteğinin yerine getirilmediğini gören  Resulullah  “kalkın, gidin buradan!” diyerek odadan çıkmalarını istedi.” İbn Abbas sık sık bu olayı anlatır ve “O yazının yazılmasının engellenmesi Müslümanların en büyük felaketi oldu; yazılmasını engellemeselerdi ümmet arasındaki ihtilaf ve sapmalar engellenebilecekti!” derdi[15].

Buhari, aynı olayı Said b. Musayyeb aracılığıyla İbn Abbas’tan şöyle kaydeder: “… Korkunç bir Perşembe günüydü… Hz. Resulullah (s.a.a) ölüm döşeğinde can çekişiyordu, bir ara “bana kağıt kalem getirin, benden sonra sapmamanız için bir şey yazayım size!” buyurdu. Oradaki sahabeler bunu duyunca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda tartışıp çekişmeye başladılar, pek yakışıksızdı bu yaptıkları… “Ne oluyor şuna, nesi var, sayıklıyor mu, ne?!” diyenler oldu… (Bunlar aslında o Hazretin (s.a.a) ne yazacağını çok iyi anlamışlardı, ama bunu bilmiyormuş gibi yapıyor, kırıcı sözlerini sürekli tekrarlıyorlardı…) Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) “Beni yalnız bırakın!” dedi “Benim bulunduğum durum sizin yöneltmek istediğiniz şeyden daha hayırlıdır.!!” Sonra da “Size üç tavsiyem var” buyurdu:“Müşrikleri Arap Yarımadasından sürün, heyetleri benim kabul ettiğim gibi kabul edin” ve üçüncüsüne gelince, Resulullah (s.a.a) ya sustu, ya da galiba onu unuttuğunu söyledi!”[16]

İslam ümmetini sapmaktan koruyacak bir yazıyı Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yazmasını engellemekle ellerine ne geçti acaba?.. Bu yazıyı neden engellediler?.. İbn Abbas bunu “İslam ümmetinin büyük felaketi” olarak tanımladığına göre, çok önemli bir sebep sözkonusuydu… “İbn Abbas bu acı olayı anlatırken o kadar ağlardı ki, toprak ıslanırdı…” şeklinde rivayet vardır… Galiba Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yazmak istediği vasiyetname ileride açıklanacağı üzere bazı sahabelerin işine gelmiyordu, bu nedenledir ki onun yazılmaması için ortalığı velveleye vermiş ve yazılmasını engellemişlerdir.

Devam edecek…

Dünya Ehlibeyt Kurultayı

ABNA24.COM

...........................................................................................

[1] - Siretu’n-Nebeviyye ve’l-Asaru’l-Muhammediyye, Siretu’l-Halebiyye’nin haşiyesinde, c.1, s.370-373.

[2] - Siretu’n-Nebeviyye ve’l-Asaru’l-Muhammediyye, Ahmed Zeyn-i Dehlan, Siretu’l-Halebiyye’nin haşiyesinde, c.1, s.371 ve Enfal Suresi, 5.

[3] - Meğazî, Vakidi, c.1, s.47-48.

[4] - Ae.

[5] - Maide, 24.

[6] - Meğazî Vakidi, c.1, s.47-48.

[7] - Müsned-i Ahmed, c.3, s.15. Bu adamın sonradan Haricilerin başlarından biri olarak ortaya çıkıp yüzlerce kişinin sapmasına sebep olduğu tarihte kaydedilmiştir. (Musahhih).

[8] - Sahih-i Buharî, c.2, s.81, eş-Şurut kitabı, eş-Şurut-u fi’l-Cihad-i ve’l-Musalehe mea Ahli’l-Harb babı ve Kitabetu’ş-Şurut; Sahih-i Müslim, Sulu’l-Hudeybiyye babı.

[9] - Sahih-i Müslim, c.4, s.34; Sünen-i İbn Mâce, c.2, s.993; Müsned-i Ahmed, c.4, s.286 ve c.6, s.175; Bera b. Azib’in rivayetinde ise şöyle geçer: Resulullah (s.a.a), “Haccınızı umreye çevirin” buyurdu. İnsanlar, “Ya Resulullah! Hac için ihram bağladığımız halde haccımızı nasıl umreye çevirelim?” dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), “Size neyi emrettiysem ona bakın ve onu yerine getirin” buyurdu. Onlar da Resulullah’a (s.a.a) karşı sözlerini tekrarladılar… Zehebî şöyle diyor: Avalî’den alınan bu hadis sahihtir. İbn Mâce bunu Siyer-u A’lami’n-Nubela’dan tahriç etmiştir, c.8, s.498.

[10] - Sahih-i Buharî, c.8, s.145.

[11] - Musannef İbn Ebi Şeybe, c.7, s.727; Müsned-i Humeydî, c.2, s.543; Müsned-i Ahmed,, c.3, s.308; Müsned-i Ebi Ya’Lisanu’l-Arab,, c.3, s.373.

[12] - Tabakatu’l-Kubra, İbn Sa'd, c.2, s.190; Tarih-i Yakubî, c.2, s.74, Beyrut basımı; el-Kamil -İbn Esir- c.2, s.317; Şerh-u Nehci’l-Belaga, İbn Ebi’l-Hadid-i Mu’tezilî, c.1, 53; Siretu’l-Halebiyye, c.3, s.207; Siretu’n-Nebeviyye -Dehlan-, Siretu’l-Halebiyye’nin haşiyesinde, c.2, 339; Kenzu’l-Ummal, c.5, s.312; Ensabu’l-Eşraf, c.1, s.474, Usame’nin biyografisi, Tehzib-u Tarih-i Dimaşk’ten.

[13]- Tabakatu’l-Kubra, İbn Sa'd, c.2, s.19; Tarih-i Yakubî, c.2, s.74, Beyrut basımı; el-Kamil, İbn Esir, c.2, s.317; Şerh-u Nehci’l-Belaga, İbn Ebi’l-Hadid-i Mu’tezilî, c.1, s.53; Siretu’l-Halebiyye, c.3, s.207; Siretu’n-Nebeviyye, İbn Dehlan, Siretu’l-Halebiyye’nin haşiyesinde, c.2, s.339, Kenzu’l-Ummal, c.5, s.312; Ensabu’l-Eşraf, c.1, s.474; Usame’nin biyografisi, Tehzib-u Tarih-i Dimaşk’ten; bkz. el-Meğazî Vakidî, c.3, s.1119.

[14] - Tarih-i Taberî, c.3, s.226; el-Kamil, c.2, s.335, Siretu’l-Halebiyye, c.3, s.209.

[15] - Sahih-i Buharî, c.1, s.22, İlim kitabı.

[16] - Sahih-i Buharî, c.5, s.137, Marazu’n-Nebi ve Vefatuh babı; buna yakın bir tabirle de Sahih-i Buharî, 4. cüz, s.65, Cizye kitabı, Yahudilerin Arap Yarımadasından Çıkarılışı babı. İbn Abbas’tan rivayet edilen üçüncü vasiyet konusunda suskunluk veya Said’in onun unutuluduğunu iddia etmesi konunun önemini göstermektedir. İlerideki konularda bu önemli meseleyi inceleyeceğiz. Yine bkz. Sahih-i Buharî, c.8, s. 61, İ’tisam bi’l-Kitab-i ve’s-Sünne kitabı, Kerahetu’l-Hilaf babı; Sahih-i Müslim, c.5, s.75, Vasiyet kitabı; Müsned-i Ahmed, c.4, s.356, hadis: 2992, sahih senetle.


conference-abu-talib
İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamanei’nin 2018 Hac Mesajı
Şeyh Zakzaki