Dr. İsam el-İmad: Selefiliğe 100 soru (19)

  • News Code : 850520
  • Source : Medyaşafak
Brief

Biz muasır Selefiler olarak Şeyh Haris eş-Şevkani, Şeyh Hasan Hekimi ve Nusret Taha Hoca’ın katılımı ile Kadı Ahmer el-Hicri’nin evinde düzenlediğimiz toplantılarda, İmam Ali’yi eleştirilerin hedefine alıyorduk! Bu toplantılarda İmam Ali’nin kınandığı ve karalandığını bizzat bilen birisi olarak 20’inci yüzyılda İmam Ali’ye düşmanlık eden kimsenin mevcut olmadığı iddiasını reddediyorum!

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA – Biz muasır Selefiler olarak Şeyh Haris eş-Şevkani, Şeyh Hasan Hekimi ve Nusret Taha Hoca’ın katılımı ile Kadı Ahmer el-Hicri’nin evinde düzenlediğimiz toplantılarda, İmam Ali’yi eleştirilerin hedefine alıyorduk! Bu toplantılarda İmam Ali’nin kınandığı ve karalandığını bizzat bilen birisi olarak 20’inci yüzyılda İmam Ali’ye düşmanlık eden kimsenin mevcut olmadığı iddiasını reddediyorum!

1968'de Yemen'de dünyaya gelen İsam el-İmad, Suudi Arabistan üniversitelerinde tahsil görmüş ve Bin Baz gibi önde gelen Selefi ulemasından ders almış bir Vahhabi âlimi iken, Şia ile tanışmasının ardından bu mezhebe geçmişti. 1989 yılından beri Kum'da tahsilini sürdüren Dr. İsam el-İmad pek çok kitap kaleme almış önemli bir muhakkiktir.

Medya Şafak olarak, Nasr TV'de yayınlanmış olan "Selefiliğe 100 Soru" programlarının tam çevirisini sırayla sunuyoruz.

66. mesele: Hz. Fatıma'nın (a.s) öfkesi

Selefi müfredatta değindiğimiz konulardan biri de, Hz. Fatıma'nın (a.s) miras meselesinde birinci halife Ebubekir'le ihtilaf etmesidir. Peygamber'in (s.a.a) biricik kızı Fatıma'nın (a.s), babasının vefatının ardından mirasını istemesi üzerine, halife Ebubekir O'na, “Peygamberin (s.a.a) şöyle söylediğini işittim: Peygamberler miras (mal) bırakmazlar” demişti.

Fahreddin er-Razi'nin bu konu hakkında beni çok etkileyen bir görüşünü, düşünüp değerlendirmeleri için Selefi kardeşlerim ile paylaşmak istiyorum. Er-Razi diyor ki: Rasulullah'ın (s.a.a) miras hükmü ile ilgili olan bu konuyu, mirasçısı olmayan birine haber vermesi makul müdür? Müslüman âlimlerin icmasınca Ebubekir, Rasulullah'ın (s.a.a) mirasçısı değil arkadaşıdır. Yani Rasulullah (s.a.a) kendi mirası hakkındaki hükmü arkadaşına açıklıyor öyle mi? Peki bu mantıklı mı? Rasulullah (s.a.a) doğrudan kendi varislerini ilgilendiren bu meseleyi, niçin evlatlarına değil de arkadaşına açıklasın?

Er-Razi şöyle devam ediyor:

Rasulullah (s.a.a) kendi kızı için “Dünya kadınlarının efendisi” derken, O'nu doğrudan ilgilendiren bir mesele hakkında niçin başkasına açıklama yapsın? Ya da Cennet gençlerinin efendileri olarak tanımlanan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dururken niçin veraseti hakkında başkasına bilgilendirme yapsın? Yahut Rasulullah (s.a.a), “Müminden başkası seni sevmez, münafıktan başkası da sana düşmanlık yapmaz” dediği damadı ve amcasının oğlu Hz. Ali (a.s) dururken, mirası ile ilgili hükmü arkadaşına anlatması mümkün mü? Bu, gerçekten tuhaf bir durumdur.

Müslüman ya da gayrı Müslim akıl sahibi insanların, malları ve eşyaları varsa ve bunları varislerinden başkasına bırakmak istiyorlarsa, bu mesele hakkında evlatlarına açıklama yaptıklarını görüyoruz. Ancak, evlatları ahmak ve Kur'an hükümlerini anlayamayacak kadar akılsız iseler, mal sahibi onlara açıklama yapma gereği duymaz ve parasını bırakacağı akıl sahibi kişilere durumu izah eder. Rasulullah (s.a.a) Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Ali ve Hz. Fatıma hakkında böyle mi düşünüyordu ki (Allah'a sığınırım) onlara bu mevzuyu açıklama gereği duymadı!

Ehl-i Beyt'ine “dünya kadınlarının efendisi” ve “Cennet gençlerinin efendileri” demişken böyle bir şey mümkün olabilir mi? Öyleyse bu konuda ya Rasulullah (s.a.a) hata etmiş olmalı (!) ya da birinci halife!

67. mesele: Âl-i Muhammed'e (s.a.a) adil olmadık

Selefiler ile girdiğim münazaraların tamamında bana Selefiliği niçin terk ettiğim sorusu yöneltildi. Onlara her zaman “Biz (Selefiler) Âl-i Muhammed'e (s.a.a) karşı adil olmadık” cevabını vermişimdir. Çocukluğumdan bu yana bize Hafız İbrahim'in Ömer kasidesinin öğretildiğini hatırlıyorum. Kur'an-ı Kerim'i ezberlediğimiz gibi bu kasideyi ezberlerdik hatta. Bunlarla gurur da duyardık:

Bir söz söyledi Ömer Ali'ye,
Onu dinleyene duyur ve söyleyenini tazim et,
Biat etmez isen yakarım evini, kimseyi bırakmam orada,
O evde Mustafa'nın kızı olsa da,
Bunu Ebu Hafs'tan (Ömer) başkası söyleyemez,
Adnan kabilesinin kahramanı ve hamisi olan Ali'ye.

Ezberlediğimiz kasideki, ikinci halifenin Hz. Fatıma'nın evine saldırmasını sağlayan “cesareti” ile böbürleniyorduk! Ne var ki İbn Teymiyye'nin “O ikisi Allah'ın malını geri almak için Fatıma'nın (a.s) evini bastı” düşüncesini reddediyorduk. Ben küçük bir çocuk iken, hakkında anlatılanlar yüzünden Hz. Fatıma'nın (Allah'ın selamı üzerine olsun) müminlerin malını çalan bir insan (Allah'a sığınırım) olduğunu zannediyordum! Çünkü halife müminlerin malını geri almak için Fatıma'nın (a.s) evini basmıştı! Şimdi biz bu sözler ile Âl-i Muhammed'e karşı adaletsizlik etmiş olmadık mı? Niçin bir kez olsun Fatıma'nın (a.s) haklı olabileceğini düşünmedik?

Ben Selefi âlim Şeyh Osman Hamis ile yaptığım münazaralarda ondan duyduğum şu sözü hiç unutmuyorum: “Bu Ebubekir'in değil Fatıma'nın (a.s) ayıbıdır!” Fatıma'ya (a.s) yaptıklarınız yüzünden Allah'tan korkun! Ebubekir ile ihtilafa düşmesi niçin Fatıma'nın ayıbı olsun? Rasulullah'ın (s.a.a) “Kuşkusuz Allah senin öfkelenmenle gazap eder ve senin hoşnutluğunla hoşnut olur” hadis-i şerifi zikredilen Sahihü Müslim ve Buhari'de ayrıca “Fatıma, Ebubekir ve Ömer'e karşı öfkeli hal üzere vefat etti” bilgisi de yer alıyor!

Yüce Allah'ın, öfkesi ile öfkelendiği Fatıma (a.s) niçin gazaplı hal üzere vefat etti? Niçin Fatıma'ya (a.s) hakkı verilmedi? Yahut bizler Hz. Fatıma'nın Ebubekir'e öfkesinin sebebini niçin araştırmadık? Ebubekir Fatıma'yı (a.s) kızdıracak ne yapmıştı? Peki, Rasulullah (s.a.a) niçin Fatıma'yı gazaplandıran Allah'ı gazaplandırır demişti? Fatıma'nın (a.s) öfkesi ile Allah'ın (celle celâluh) öfkesi arasında ne alaka var? Nebi'nin (s.a.a) bu hadisi ile Ebubekir ve Ömer'e olan öfke arasındaki bağlantı nedir?

68. mesele: Devrimler ve darbeler tarihinden öğrendiğim

Darbelerin ve devrimlerin dünya tarihinde önemli bir yeri vardır. Benim de Selefi mezhebinden İsna Aşeriyye (On İki İmam) mezhebine geçmemde bu hareketlerin tarihini incelemem çok etkili olmuştur. Şöyle ki, dünya liderlerini deviren darbelerin arkasından gelen süreç ile Rasulullah'ın (s.a.a) vefatı sonrasındaki dönem arasında kurduğum bağ, Selefi düşünceyi terk ederek Ehl-i Beyt mezhebini benimsememde müessir olmuştur.

1962 yılında Yemen'in yönetimi düştüğünde, ilk saldırı Kral Muhammed el-Bedr'in evine düzenlendi. Mısır'da, Kral Faruk yönetimine askeri darbe düzenlendiğinde, ilk hamlede Faruk'un evi vuruldu. 1917 yılındaki Rus Devriminde de ilk aşamada Çar'ın sarayına saldırı oldu. Fransa, İngiltere, Almanya, Çin ve Hindistan gibi tarihte görülen askeri darbe ve ihtilallerin tümünde, ilk adımda fiili yöneticiye saldırıldığını görüyoruz. Bunun ardından da toplumu yöneten liderin doğrudan evine saldırı düzenleniyor.

Diğer taraftan, Rasulullah'ın vefatından sonraki döneme gelecek olursak, önemli bir soru karşımıza çıkacaktır. Medine'de Abbas'ın evi, Ben-i Haşim ailesinin yüzlerce, sahabenin binlerce evi varken, niçin -İbn Teymiyye'nin tabiri ile- Fatıma'nın evi basıldı? Bu saldırı, onu gerçekleştirenlerin burayı fiili yöneticinin evi olarak gördüğüne delalet etmiyor mu? Abbas'ın, Abdullah b. Abbas'ın ya da Beni Haşim'den hiçbir ailenin evine saldırılmıyor da niçin yalnızca Ali'nin (a.s) evine saldırılıyor?

Bu, onların Ali'nin (a.s) hakkındaki biatlarına sahip çıkmadıklarını göstermiyor mu? Bugün dünyanın neresinde olursa olsun, herhangi bir askeri darbede yeni yönetici gelir gelmez ilk iş olarak eskisine saldırıyor ve ona “Ya biat, ya ölüm” diyor! Bu baskın, onların kalpleri ve vicdanları ile Rasulullah'tan (s.a.a) sonra gelen en üst düzey liderin İmam Ali olduğunu bildiklerini ve bu yüzden ilk iş olarak O'nun evine saldırdıklarını gösteriyor.

69. mesele: Toplantılarımızda İmam Ali'yi (a.s) karalıyorduk!

Biz muasır Selefiler olarak Şeyh Haris eş-Şevkani, Şeyh Hasan Hekimi ve Nusret Taha Hoca'ın katılımı ile Kadı Ahmer el-Hicri'nin evinde düzenlediğimiz toplantılarda, İmam Ali'yi eleştirilerin hedefine alıyorduk! Bu toplantılarda İmam Ali'nin kınandığı ve karalandığını bizzat bilen birisi olarak 20'inci yüzyılda İmam Ali'ye düşmanlık eden kimsenin mevcut olmadığı iddiasını reddediyorum! Iraklı Ehl-i Sünnet İmamı el-Kubeysi'nin canlı yayın esnasında Nasıbi (Ehl-i Beyt düşmanı) olduğunu söylemesi, sözlerimi destekleyen örneklerden biridir. Sadece Kubeysi değil, Irak'taki Enbar halkı arasında da Nasıbiler mevcuttur. Öyleyse bu, tuhaf bir çelişkidir.

Bazı Selefiler, Ehl-i Beyt'in makamlarının abartıldığına inanıyor, ancak kendilerinin Ehl-i Beyt düşmanlığı yaptığını asla kabul etmiyorlar! Ben de açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim ki, tıpkı Kubeysi gibi ben de Nasıbi idim. İmam Ali'yi (a.s) kötülüyor, hatta O'ndan nefret ediyordum! Halid Şevkani'nin de katıldığı bu toplantılarda bizimle birlikte Hz. Ali'nin nasıl kötülendiğine şahit olan birçok tanık vardır. Abdullah Haşim el-Seyani de bu tanıklardan biridir. Seyyid Kutub'un İmam Ali'yi savunan kitaplarını, Sıddık Gımari'nin İmam Ali: Ariflerin İmamı ya da İhvan-ı Müslimin başkan yardımcısı Ahmed Hasan el-Bakuri'nin İmam Ali: İmamların İmamı gibi kitapları okumaya başladığımda, O'nun hakkındaki bakış açımı tamamen yenilemem gerektiğini fark ettim.

Ben tüm Selefilerin Ali (a.s) düşmanı olduğunu söylemekten Allah'a sığınırım elbette. Ancak Selefilerin bir bölümünün Nasıbi olduğunu belirtmem gerekiyor. Maalesef ben de bu Nasıbilerden biriydim. Bu sebeple Selefi akımda yer alan bazı insanların İmam Ali'den nefret ettiklerini ve her durumda da bunun işaretlerini verdiklerini söyleyebilirim.

Örneğin ben Selefi iken, Ali (a.s) düşmanı olduğumun farkında değildim ancak şu cümleyi sıklıkla tekrar ediyordum: “Eğer İmam Ali (a.s) Rasulullah'ın (s.a.a) zamanında öldürülseydi, İslam bunca musibete maruz kalmazdı!” Ben İslam'ın başına gelen tüm belaların ve Müslümanların ihtilafa düşmesinin tek sorumlusunun İmam Ali (a.s) ve evlatları olduğunu zannediyordum!

70. mesele: İmam Hüseyin'in şehadetinden habersiz insanlar var

İmam Hüseyin'in (a.s) şehit edildiğini bilmeyen Müslümanların varlığı bugünkü konumuz. Bazı kesimler, böylesine kesin bir olgunun bir Müslüman tarafından bilinmemesinin mümkün olmadığını söylüyor. Ben de tecrübelerime dayanarak, Hz. Hüseyin'in (a.s) öldürüldüğünden haberi olmayan Müslümanlar olduğunu savunuyorum.

Ben kendimi bildim bileli Selefi okulundaydım. Benim yetiştiğim ve hâlâ validem ile kardeşlerimin yaşadığı ev, Selefi kız okuludur. “Selefi Kızlar için Hz. Hatice Enstitüsü” adı ile kurulmuştur. Ben evlenene kadar bu evde yaşamış, bu enstitüde evlenmiş ve ilk yıllarda burada kalmıştım. Babam ise Sana'da ilk Selefi kız okulunu kuran kişidir. Ayrıca köydeki ilk Selefi çocuk okulunu açan kişi de benim babamdır. Amcam ise, İhvan hareketi kurucularındandır.

Şia mezhebine yeni geçtiğim günlerde büyük kız kardeşim Nebile'nin eşi ile Hz. Hüseyin hakkında konuştuğumuzda, bana “Hüseyin öldürülmedi” diyerek karşı çıkmıştı. Zikrettiğim mesele yirmi sene öncesine dayanıyor. Günümüzde uydu kanallarının yayına başlamasından sonra, böyle vakalar elbette meydana gelmiyor, çünkü Şia ekolünde yayın yapan bu kanallardan sonra pek çok kişi Hz. Hüseyin'in şehadetini öğrenmiş oldu. Ablamın eşi yirmi yıl önce bana, Hz. Hüseyin'in evinde öldüğünü ve şehit olmadığını iddia etmişti. Bana, “Hüseyin'in öldürüldüğünü sana kim söyledi? Bu İranlıların düşüncesi mi?” diye sormuştu. Demek ki, Hüseyin'in öldürüldüğünü herkes bilmiyormuş.

Suriye müftüsü Şeyh el-Hassun onlarca yıl boyunca “Ben büyük şeyhlerin yanında okudum ve Hüseyin'in (a.s) öldürüldüğünü bilmiyordum” dedi. Benim Şeyh Osman Hamis ile dört ay süren münazaralarım sonucunda bazı Selefiler Şii oldular. Dr. Emira Mağribi de bunlardan biridir.

Dr. Mağribi bana şöyle anlatmıştı: “10 Muharrem'de annem beni aradı ve bugün bayram, seninle bayramlaşmak için aradım” dedi. Ben de ona “Bugün Hüseyin katledildi, bugünü bayram bilme, bugün Hüseyin için ağla!” dedim. Bu da demektir ki Emevi medyası 20'inci yüzyılda İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetini insanlardan gizlemeyi başarabilmiştir.

Eğer bu Şia kanalları, sosyal ağlar ve Hüseynî meclisler olmasaydı Hüseyin'in (a.s) katli şehir efsanesi olarak bilinecekti! Evet, Vehhabi müfredatında İbn Teymiyye'nin “Hüseyin öldürüldü” yazdığını okumuştuk, ama Minhâcü's-Sünne'yi kim okuyor ki? Tüm Selefiler bu kitabı okuyor mu? Eğer araştırırsanız, çoğu Selefinin Minhâcü's-Sünne kitabından haberi bile olmadığını siz de göreceksiniz.

Nasrtv.com 

Çeviri: Merve Soydaş


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamanei’nin 2017 Hac Mesajı
پیام امام خامنه ای به مسلمانان جهان به مناسبت حج 2016
Şeyh Zakzaki