G-8 Ülkeleri Erdoğanı BOP’un Eş Başkanı Seçti

  • News Code : 814903
  • Source : Rasthaber
Brief

“G-8 Ülkeleri Büyük Ortadoğu Projesi için üç eş başkan ilan ettiler. Biri Türkiye ve Erdoğan, biri İtalyan başbakanı Berlusconi, diğeri ise Yemen’di. Ancak aktif olarak bu eş başkanlığı sürdüren ve açıkça söyleyen sadece Sayın Erdoğan’dır.”

“BOP’un arkasında İsrail’in kendisi vardır.”

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Abdullatif Şener:”Türkiye’nin ve Sayın Erdoğan’ın bence ilk yapması gereken iş Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Libya’da Ortadoğu ülkelerindeki politikalarında Katar ve Suudi Arabistan’dan ayrı bir çizgi belirlemesi ve hatta onların politikalarının tam karşısında politikalar savunması lazım” dedi.

AK Parti kurucularından eski Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Doç. Dr. Abdullatif Şener’den Tesnim Haber Ajansı’na şu açıklamalarda bulundu:

“Problemler başlarken dış politika konularıyla başladı. Ortadoğu’ya yönelik birtakım emeller vardı.”

“Üniversitede hocalık yapmayı planlıyordum fakat yaptırılmıyor. Bana karşı bütün televizyonlar yasaklanmıştır.”

“G-8 Ülkeleri Büyük Ortadoğu Projesi için üç eş başkan ilan ettiler. Biri Türkiye ve Erdoğan, biri İtalyan başbakanı Berlusconi, diğeri ise Yemen’di. Ancak aktif olarak bu eş başkanlığı sürdüren ve açıkça söyleyen sadece Sayın Erdoğan’dır.”

“BOP’un arkasında İsrail’in kendisi vardır.”

“Müslüman Kardeşlerin, ABD’nin ve diğer Emperyalist ülkelerin yerli işbirlikçiler arayışı içerisindeyken, onlarla temasa girdiklerini ve bölgede Emperyalistlerin yerli işbirlikçileri konumuna düştüklerini düşünüyorum.”

“AK Parti içinde FETÖ terör örgütüne bulaşanları deşifre ederek ortaya çıkarıp, bunları da diğerleri gibi hapishanelere gönderdiğin zaman, iktidar için söylüyorum, senin içindekilerden daha karışık bir hale geleceksin. O zaman asıl FETÖ buradaymış diyecek herkes.”

“Türkiye’nin ve Sayın Erdoğan’ın Ortadoğu ülkelerindeki politikalarında, Katar ve Suudi Arabistan’dan ayrı bir çizgi belirlemesi ve hatta onların politikalarının tam karşısında politikalar savunması lazım.”

Tesnim Haber Ajansı – Belki bu soru size defalarca soruldu ama bir kez daha biz sormuş olalım. Öncelikle siz AK Parti döneminde hem partinin kurucularından ve hem de önemli bir bakanlıkta iken neden istifa edip AK Partiyle yollarınızı ayırdınız?

Abdullatif Şener – Ben 1991 yılında milletvekili oldum ve 2007 yılına kadar 16 yıl mecliste görev yaptım. 1996-97 yılında Maliye Bakanlığı yaptım. 2001-2007 arasında da Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı yaptım.

Adalet ve Kalkınma Partisini Tayip Erdoğan, Abdullah Gül ve diğerleriyle birlikte kurduk. İlk kurduğumuzda parti programının hazırlanması görevi bendeydi. Ancak şu anda ellerinde bulunan parti programı, benim elimdeki programın dışına çıkmış bir programdır. Partinin teşkilatlarından sorumlu genel başkan yardımcısıydım. Türkiye düzeyinde tüm teşkilatları ben oluşturdum. Parti seçimi kazanınca, Başbakan yardımcısı oldum. Beş yıl bu görevde kaldıktan sonra ayrılmaya karar verdim. Daha fazla yürüyemeyeceğimi hissettiğim içim ayrıldım.

En önemli nedenlerden birisi şudur, ben birlikten, beraberlikten seçmeni ayrıştırmamaktan, insanları birbirine kenetlemekten yana bir üslup ve siyaset tarzını benimsemişken, partinin genel başkanı sürekli insanları ayrıştırıcı, insanları kamplara ayırıcı, hatta içte düşmanlar üretici bir üslubu benimsiyordu. Bunlar beni rahatsız eden konuların başında geliyordu.

Bunun dışında siyasetin temiz yürümesi lazım ve ben temiz yürüyen siyaset izlenimi almadım. Daha doğrusu kamu malı iktidara emanettir. İktidarın kendisine emanet edilen kamu malını sorumluluk bilinci içerisinde, yolsuzluktan arındırılmış olarak yürüttüğünü görmedim. Tüm parti örgütleri dahil, böyle bir siyaset üzerinden kazanç arayan bir yöne doğru savruluyor idi. Buna karşı da partinin bünyesinde bu gidişatı engelleyecek bir durum da görmedin. Tabi problemler başlarken dış politika konularıyla başladı. Ortadoğu’ya yönelik birtakım emeller vardı. Başlar başlamaz kavga dövüş yapmamaya özen gösterdik ama bu sürdürülebilir değildi. Neresinden bakarsanız bakın, birçok olumsuzluğu birlikte gördüm.

Ben, Adalet ve Kalkınma Partisine başlarken iktidar olacağını görüyorduk ama öyle bir siyaset tarzımız olsun ki bu ülkede yaşayan herkes, sağcısı, solcusu bize destek veren, vermeyen kim olursa olsun, bizim yönetim tarzımıza baktığı zaman, ‘Ya bunlar ne güzel insanlar! Ülkeyi ne güzel bir adalet anlayışıyla yönetiyorlar, herkese eşit davranıyorlar, bu ülkede çalışan, yeteneğini artıran, verimli ve başarılı olan insan, hangi düşünceye sahip olursa olsun, ister iktidarı desteklesin, ister desteklemesin, mesafe alabiliyor, iyi yerlere gelebiliyor desinler’ isterdim.

Ama benim kurguladığım bu düşüncelerin hiçbiri yoktu, gelecekte de olmayacağı aşikardı, bunu anlayınca bu nedenle tarzımız farklı olduğundan, böyle bir ortamda siyaset yapılamayacağını gördüm. Her ne kadar partinin kurucusu olsam da, o yapıyı dönüştürme gücüne de sahip değildim.

Biz de Anayasa ve siyasi partiler kanunu gereği genel başkan kimse o hakim olur. Oturduktan sonra değiştiremezsiniz partinin bütün politikalarında ana çizgilerinde tek başına belirleme gücüne sahiptir. Böyle bir ortamda sadece unvanları paylaşmak için sadece koltukları paylaşmak için, sadece menfaati paylaşmak için kalmanın faydalı olmadığını düşündüm ayrıldım.

Üniversiteye gidecektim fakat ayrıldıktan sonra da eleştirilerim devam ettiğim için, partide iken de eleştiriyordum ayrılınca da eleştirilere devam ettim ve çalıştığım üniversiteden de ayrılmak zorunda kaldım. Bundan sonra da yeni üniversiteler oldu iş teklif ediyorlardı kendileri ondan sonra da dış kapıya kadar yolcu ediyorlar, işlemleri başlatıyorlar sonra da biriyle haber gönderiyorlar ve ‘kusura bakmasın sayın bakan alamıyorlar’ diyorlardı. Şu an şöyle bir durumdayım, üniversitede hocalık yapmayı planlıyordum fakat yaptırılmıyor. Emr-i bil maruf farzdır iktidar da olsa, muhalefet te olsa yanlışları eleştirecek ki bir şeyler düzelsin. Bana karşı bütün televizyonlar yasaklanmıştır. Sadece bu yasağı dinlemeyen bir iki muhalefet kanalı dışında, hiçbir kanalda görüş ve düşüncelerinizi anlatma imkanına sahip değilsiniz. Böyle bir ortamdayız.

Tesnim Haber Ajansı – Sayın Erdoğan başbakanlığı döneminde ‘ Ben Ortadoğu Projesinin eş başkanıyım’ dedi. Nedir bu Ortadoğu Projesi?

Abdullatif Şener – Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi vardı. Bu projenin eş başkanıyım dedi. Bu 1980 yıllardaki MOSSAD ve ABD’ ki Yahudi lobilerinin, İsrail’in geleceğiyle ilgili çalışmalara kadar, geriye götürülerek izah edilebilecek bir konu. Seksenli yıllarda İsrail’in bazı kuruluşları ve İsrail lobileri, İsrail’in bölgede güçlü bir ülke olarak varlığını sürdürmesi için nelerin yapılması, hangi stratejiyi İsrail’in benimsemesiyle ilgili çalışmalar yaptılar.

Bu dönemdeki çalışmalar Arap baharı başlamadan önce yayınlanmış kitaplarda, makalelerde çok geçer. Sonunda şu proje çıktı ortaya, denildi ki İsrail, bölgesinde Emperyalist bir devlet gibi davranmalıdır. Bu da yetmez, etrafındaki Müslüman ülkelerin küçük parçalara ayrılması lazım. Yani öyle olaylar meydana getirilmeli ki bölgede ve Kuzey Afrika’da İsrail’in etrafını çevreleyen devletler, birinci çevre, birinci halka anlamında söylemiyorum, daha geniş bir halka olarak çiziliyor. Kuzey Afrika da denilince bu bölgede bulunan İslam devletleri var Müslüman devletler var işte Libya’dan, Tunus’tan tutun Mısır’dan, Suriye’den, Irak’tan hatta Arabistan’ı ve Yemen’i buna katmak lazım o İsrail’i kuşatan İslam kuşağındaki devletleri küçük parçalara ayırmak lazım, İsrail bunu sağlayacak politikalar geliştirmelidir. Küçük parçalara böldükten sonra da bu küçük parçalar üzerinde, dominant hakim bir devlet olarak, bunları yöneterek devam etmelidir.

Bu konular pek çok Türkçe ve İngilizce basılmış kitaplarda var. Daha sonra ne oldu? Bu içten içe hem ABD’deki Yahudi lobileri hem de İsrail’in kulisleri vasıtasıyla, nasıl gerçekleştirilir diye araştırıldı, üzerinde çalışmalar yapıldı ve neticesinde 2004 yılında ABD’nin SEA adasında G-8 toplantısı yapıldı. Bu toplantıdan sonra ilk defa BOP Projesini ilan ettiler. Bu konu İnternette de var gizli bir konu değil. Bildiride bu projeyi şöyle ilan ettiler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelerde tek adamlık var, diktatörlük var bu ülkelerde insan haklarıyla ilgili ihlal ve sınırlamalar var denildi.

Bunlarda aslında İsrail’i kuşatan ülkeler. Bu ülkelerin rejimlerini değiştirip, insan haklarına ve demokrasiye daha uygu devletler buralarda kurulması lazım yani bu devletlerin niteliğini tek adamlıktan, diktatörlükten çıkarıp, demokrasiye insan haklarına dayalı bir yapıya kavuşturmak lazım. Peki, bunu kim yapacak? Peki, buna kim karar verecek?

Elbette o ülkenin halkları. Bu nasıl sağlanacak? Bunun nasıl sağlanacağına dair ayrıntı yok. Ama üslubu incelediğinizde bu dış müdahaleyle yani Emperyalizmin G-8 dedikleri dünyanın en gelişmiş ülkelerinin dışarıdan da sağladıkları müdahaleleriyle bu değişim yapılacak.

Bu ülkeler için rol modele ihtiyaç var, örnek gösterilecek liderlere ihtiyaç var özendirmek için. Bu noktada bölgede demokrasiyle idare edilen tek ülke var o da Türkiye’dir. Dolayısıyla o ülkelerin halkına Türkiye’yi ve başbakanını rol model olarak göstermek lazım diye düşünmüşleri. Bu nedenle Türkiye G-8 üyesi olmadığı halde o toplantıya davet edilmiştir.

Bu toplantıda alınan bildirinin içerisinde, BOP’la ilgili demokrasi eş başkanı o dönemde Türkiye’yi ve başbakanını Sayın Erdoğan’ı ilan etmişlerdir. Bu uluslararası metin gizli değil, kurgu ve yakıştırma değil, her yerde vardır. Bu gerçek bir vakıadır. Burada sadece demokrasi eş başkanı olarak sadece Sayın Erdoğan ilan edilmemiştir. Üç eş başkan ilan edilmiştir. Biri Türkiye ve Erdoğan, biri İtalyan Başbakanı Berlusconi diğeri ise Yemen’di. Ancak aktif olarak bu eş başkanlığı sürdüren, basında da yer aldığı üzere tespit edilebildiği kadarıyla, otuz iki kez ‘ben Ortadoğu Projesinin eş başkanıyım’ diyerek bizzat açıkça söyleyen sadece Sayın Erdoğan olmuştur.

Bundan sonra ne oldu? Demek ki dışarıdan birtakım çalışmalar oldu. Benim kabinede olduğum dönemde bu konu benim dikkatimi çekmemişti. 2004’ten sonra daha çok telaffuz edilmeye başlandı. Benim dönemimde bu konu hiç bilgime girmedi. Daha sonraki dönemlerde dikkatimi çekip, araştırma yaparken rastladığım şeylerdi bunlar. Sadece benim değil, kimsenin dikkatini çekmemişti. Çünkü buna yönelik yayınlar o dönemde hiçbir yerde olmadı.

Sonra o sessizlik döneminde orada alenen bir kez ilan ettikten sonra bir sessizlik dönemine birtakım çalışmalar yapılmış. Benim gördüğüm kadarıyla bir rol model geliştirelim demiştir ikincisi büyük bir istihbarat ağı kuralım demişler. İstihbarat ağı bu ülkelerde ayaklandırmayı başlattıktan sonra bilgileri oralarda ve tüm dünyada saptıralım demişlerdir. İyi bir istihbarat ağı kurmuşlardır.

Katar’da El- Cezire Televizyonunu istihbarat ağının ana merkezi olarak kurmuştur. Çok büyük paralarla dünyanın en pahalı televizyonu olarak doğrudan doğruya bu Arap baharına yönelik olarak, BOP’un uzantısı olarak inşa edilmiş kurulmuştur. Demek ki rol model, iyi bir istihbarat bilgilenme ağı, başta El-Cezire televizyonu oluşturulmuştur. Bir de bu emperyalist ülkeler planladıkları ülkelerde hareketliliği başlatabilmek için, yerli işbirlikçiler oluşturmuşlardır. O ülkelerdeki bazı kimseler ve kesimlerle ilişkiye girmişlerdir.

Bildiğiniz gibi Irak işgali önemli bir adım olmuştur. İşgalden önce yani Saddam’ın ana komuta merkezine daha önceden bağladıkları, satın aldıkları anlaşılmıştır. Amerika’nın işgalden sonrada Ebu Gureyp hapishanesi başta olmak üzere, asker orjinli Irak ordu kaynaklı insanlar hapishanelere atılmıştır.

Mesela IŞİD o hapishanelerde örgütlenmiştir. Nasıl örgütlenmiştir? O zamanlar Zargavi vardı. Zargavi El- Kaideye bağlıydı. Zergavi, Afganistan ve Suriye arasında örgütlenen ve eylemler yapan bir örgüttü ve Talibanla bağlantılıydı. Taliban da dünyadaki tek İslam anlayışı Taliban anlayışıdır diyen bir örgüttür. Uluslararası eylemler yapmaya odaklanmış bir örgüttü.

Daha sonra Irak’ta El-Kaideden organik ilişkisini koparmaya başladı. ABD şuanda IŞİD’in başında olan Ebubekir Bağdadi’yi bu mahkumlara imam olarak görevlendirmiştir. ABD, IŞİD örgütlenmesini Bağdadi’nin telkinleriyle bu hapishanelerde örgütlemiştir.

Bölge ülkelerine sadece IŞİD ve Kaide unsurlarıyla bölge ülkelerine girmesinden ibaret değildir. Bunun dışında da bölgede; Suriye’de, Libya’da, Yemen’de vesaire halk tabanını ayaklandıracak işbirlikçiler ortaya çıkarılmıştır. Bu unsurlarla irtibat kurulmuştur. Böylece sahaya sürülmüştür.

Bunu zaman zaman söylemekte istemem ama Türkiye’de Müslüman kardeşler örgütünün, ta altmışlı yıllardan beri Türkiye’deki İslamcı hareketler üzerinde önemli etkileri vardır. Geçmişte önemli isimler konusunda da Türkiye’de büyük saygı vardır dindar insanlar arasında. Ama Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, ben Müslüman Kardeşlerin, ABD’nin ve diğer Emperyalist ülkelerin yerli işbirlikçiler arayışı içerisinde, onlarla temasa girdiklerini ve bölgede Emperyalistlerin yerli işbirlikçileri konumuna düştüklerini düşünüyorum. Bu konuda da fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Aslında Kaidenin felsefesinde Müslümanlar hedef olarak seçilmez, hedef ABD’dir, Hristiyanlardır, Yahudilerdir gibi bir mantık vardır. Ama IŞİD’in temel mantığı bunun tam tersidir. Yahudiler, Hristiyanlar, ABD vesaire değil, öncelikli hedef İslam ülkelerindeki kendini Müslüman gösteren yönetimlerdir. Asıl tehlike bu bunların ortadan kaldırılmalıdır demişlerdir.

Müslüman katliamı yapmayı fetvalandırmışlardır. Ama Ortadoğu’daki bu ülkeleri karıştıran bütün eli silahlı çeteler, aynı IŞİD mantığına sahiplerdir. Bu görüş sadece IŞİD’ın görüşü olmaktan öte, eline silah alan bütün gurup ve çetelerin, terör guruplarının temel görüşüdür. Örneğin Suriye’de Nusra, Ahrar-ı Şam, El kaide bağlantılıdır. Hedef Müslümanlar olarak belirlenmiş. Ya mezhep farklılığı ya anlayış farklılıklarından dolayı hatta daha ileri giderek kendilerini desteklemeyen bütün Müslümanları birinci hedef olarak görmüşler. Sadece bunlar da değil ÖSO ve saire gibi eline silah alan kaideyle hiçbir ilgisi olmayanların da temel görüşü budur.

Burada öyle bir yapı ortaya çıkarılmış ki yani birinci hedef olarak Müslümanları kesmeyi, öldürmeyi, ırza geçmeyi, yağmalamayı, İslam dünyasının bütün değerlerini yok etmeyi, hedef alan yüzlerce eli silahlı çete ve terör örgütleri türemiştir. Bu yapı BOP’un uzantısıdır. Artık büyük Ortadoğu projesi kavramı pek kullanılmıyor. Eş başkanlık ta yıllardır kullanılmıyor. Telaffuz edenlerde artık bunu yapmıyor.

Buradan ben şunu çıkarıyorum süreç başlamıştır ve kendi kendine büyüyen bir çark haline gelmiştir. Hatta kimin başlattığına dair görüntünün görünmez hale getirilmeye ihtiyacı vardır. Ama sürecin kalktığını düşünmüyorum, daha güçlü olarak devam ediyor.

Sanki IŞİD, Nusra, ÖSO, Ahrar gibi örgütler bağımsız örgütlermiş gibi gözüküyor, birinin ardında ABD, birinin Rusya, diğerinin başka bir ülke karmakarışık bir süreç. Sanki bunun ana senaristi, planlayıcısı, destekçisi, senaristi yokmuşçasına sürüyor. Halbu ki bu yapının arkasında İsrail’in kendisi vardır. Şu anda eş başkanlık sorusunu sormaya gerek yok ama süreci iyi okumak lazım diye düşünüyorum.

Tesnim Haber Ajansı – Sizce FETO terör örgütü, neden AK Parti dönemini darbe yapmak için seçmiştir?

Abdullatif Şener – Bu konuda herkesin bu böyledir dediği şeye ben de öyledir demek zorunda değilim. Paradigma denilen bir şey var, bir toplum dindar bir toplumsa, herkes Allah’a inanıyorsa tartışmaksızın o toplumun Allah inancı bir paradigmadır. Tartışmasız herkesin kabul ediği bir değerdir. Veya siyasi bir konuda, demokrasi bu ülkenin vazgeçilmezidir diye inanıyorsa insanlar bir ülkede, o insanlar açısından paradigma o ülkenin demokratik değerleridir. Veya hilafetin ilan edildiği bir ülkede mesela IŞİD’in hakimiyet ilan ettiği yerlerde, hilafet bağlı olmak gereken bir yapıdır diye inanıyorsa insanlar, tartışmasız kabul varsa bu bir değerdir ve bu o bölge için bir paradigmadır. Bilmiyorum, IŞİD’in hakimiyette olduğu bir bölgede bu böyle midir?

15 Temmuzda bir şey oldu, bu şöyle bir şeydir diye yayın yapıldı deklare edildi, bütün televizyonlar ister AK Partili, ister CHP’li, ister MHP ve HDP’li olsun, bütün insanlar ve siyasiler de bu iş böyledir dedi ve onun nasıl bir şey olduğuyla ilgili, bir fotoğraf topluma sunuldu. İnsanların hemen hemen tamamı o sunulan fotoğrafı doğru olarak görüyor. O konu konuşulurken o fotoğrafa göre konuşuyor.

15 Temmuzla ilgili bir paradigmik bir algı ortaya çıkmıştır. Ama ben üniversite hocalığı yaptım, bizim akademisyenlerde, akademik çalışma yapanlardan, doktora, Doçent, Profesörlük gibi insanlarda birinci adımı sorgulamadır. Bilim de öyledir. Aykırı soruyu sormadan yapacağınız bilimsel çalışma olmaz. Bizde akademisyen olarak bir gelenektir. Herkesin tek yanlı olarak tanımladığı, gece- gündüz yüzlerce televizyona çıkıp, yüzlerce, binlerce insanın üzerine aynı tek yanlı destanların oluşturduğu ve de tek bir kişinin tek bir yayına telefonla bağlanıp ta, ‘hayır o iş böyledir, öyle değildir’ deme hakkının olmadığı bir ortamda, sizin de paradigmik bir varsayımla bir soru sormaya kalkmış olmanızdan dolayı ben cevapta biraz zorlanıyorum.

Bunun böyle olduğuna inanmak zorundasınız. Zaten farklı bir şey söylemek zaten hukuken yasak. Hukuk bunu belirlemez ama Türkiye’de belirler olmuştur. Bunun böyle olduğuna inanmak zorundasın ve ona göre konuşmak durumundasın.

Tesnim Haber Ajansı – FETÖ terör örgütüyle ilgili siyaset ayağına özellikle AK Parti içine neden dokunulmuyor?

Abdullatif Şener – Şimdi bu vesileyle bütün muhalefet sindiriliyor. Türkiye’de böylesine bir iktidar gücü nasıl oluştu? Demokratik siyasi rekabet olmadığı için oluştu. Her ne kadar Türkiye’de seçimler var, demokratik kurarlar var, buna göre yönetimler oluşuyor, iktidarlar seçiliyor vesaire ama demokratik siyasi rekabet olmadığı zaman, orada aksayan bir şey var demektir. Nasıl yok? Seçimlere girerken bakıyorsunuz para bir tarafta, bütün medya desteği de bir tarafta bütün siyasi toplum ayağı bir tarafın kontrolünde başka birde aleyhte konuşma yasak.

Bazen milletvekillerinin dokunulmazlığı var parti genel başkanları konuşabiliyor ama toplumda insanların aykırı konuşmalarının üzerinde baskı var, sınırlamalar var nitekim birtakım insanlar sosyal medyada tek bir tweet attığı için hapse giriyor, propaganda özgürlüğü yok böyle bir ortamda tabi bir taraf lehine bütün dengeler değişiyor ve sürekli seçimlerden büyük bir oyla çıkıyor. Zaten bir ülkede bir partinin oyları sürekli yüzde elli ve üzerine çıktığı zaman, o partinin çok güzel işler yaptığından kaynaklanmaz, o demokratik siyasi rekabetin olmadığından kaynaklanmaktadır.

Bu dünyanın birçok yerinde uygulamalarda tespit edilmiş bir şeydir. İktidar bunu çok kullanıyor. Vaktiyle mesela Ergenekon, Balyoz davaları, Oda TV davaları bilmem ne davaları, casusluk davaları çok sayıda dava sadece askerler de değil, yazarlar, çizerler, akademisyenler, üniversite öğretim üyeleri yargılandı hapse atıldı. O zaman da konuştuğun zaman suçlanıyor ve töhmet altında kalıyordunuz.

Bu davalar doğru değildir diyemiyordunuz. Ama şimdi rüzgâr tersine döndü. O davalarda iktidar kendisini eleştirilemez haline getiriyordu. Ama şimdi aynı iktidar yeni rüzgârla bu davaların hepsi beratlarla sonuçlanıyor ve kapanıyor. Bu davalar yanlışmış, FETÖ’nün açtığı davalarmış deniliyor. Ama o davalar sürerken iktidar bundan çok yararlanmıştı. Şimdi başka bir dava sürüyor o davanın adına da FETÖ davası deniyor.

Ama FETÖ nedeniyle 15 Temmuz nedeniyle OHAL ilan edildi ve yapılan şeylerin sonucuna bakıyoruz 130 bin kişinin kamuda işine son verilmiş 45 bin kişi hapse atılmış. Bunlar kim? Bunlar Gülen taraftarı değil hepsi. Bir bakıyorsun Cumhuriyet Gazetesindeki yazarlar içeriye girmiş, Ahmet Şık girmiş bir bakıyorsun Hüsnü Mahalli gidiyor, bir bakıyorsun öbürü gidiyor beriki giriyor ilgisi olmayan. Ama hepsinin ortak bir özelliği var o da iktidara karşı muhalefet yapmalarıdır.

15 Temmuz ve sonrası FETÖ soruşturmaları süreci, sadece 15 Temmuz’u yapanları yakalamaya yönelik değil, tüm muhaliflere yönelik bir kırbaca dönüşmüştür. Bu söylediklerimizden sonra sorunuzun cevabı da net ve parlak bir şekilde ortaya çıkıyor. AK Parti içinde bu örgüte bulaşanları deşifre ederek ortaya çıkarıp, bunları da diğerleri gibi hapishanelere gönderdiğin zaman, sen senin içindekilerden daha karışık bir hale geleceksin iktidar için söylüyorum. O zaman asıl FETÖ buradaymış diyecek herkes.

Halbuki iktidar bunu bir propagandaya, kendisini eleştirilemez bir zırha dönüştürmeye çalışıyor. Bu amacıyla bağdaşmıyor. Ben daha önce bir demeç vermiştim demiştim ki AK Parti içinde benden başka FETÖ’ye bulaşmayan kimse yoktur diye. Bunu söyledikten sonra senin onlarla irtibatın var diye kimse söyleyemiyor. Gazeteler bunu manşet yaptı ilk sayfadan bir gazete benim bu cümlemi verdi ve çok tartışıldı. Bugüne kadar iktidar yanlısı tek bir kişi bile bak Gülen konuşurken sen iki kilometre uzaktan seyrediyordun bu da fotoğrafın diyemediler.

Tesnim Haber Ajansı – Peki darbe yaşayan bir Türkiye, henüz 15 Temmuzun travmasını üzerinden atmadan başkanlık sistemini meclisten geçirip referanduma götürülmesi ve bunun hayati bir önem taşıdığı vurgusunu nasıl okuyorsunuz?

Abdullatif Şener – Aslına bakarsanız bir anayasa değişikliği sadece bugünü belirlemez, ülkenin geleceğini belirler çünkü anayasa değişiklikleri kolay yapılmaz. Değişiklik yapıldıktan sonra ya bu çok yanlış olmuş hadi değiştirelim desek bile bunu başarır mıyız, başaramaz mıyız bundan çokta emin değilim. Ben Türkiye’nin her tarafında 16 Nisan’da yapılacak olan referandumda hayır oyu verilmesi için konuşmalar yapıyorum.

Bunu anlatırken de parti ve şahıslar üstü bir mesele olarak anlatıyorum. Gerçekten de öyle. 2019- 2024-2029- 2034 te seçim olacak bu seçimlerde kimler gelecek kimler bu yetkileri kullanacak bilmiyoruz. Belki bakarsın Allah’ın veli bir kulu seçilir seçimin birinde, bir bakarsın Allah’ın deli bir kulu seçilir. Ama bu kadar bir yetkiyi Allah’ın veli bir kuluna verirseniz onu delirtirsiniz. Bu kadar yetkiyi Allah’ın deli bir kuluna verirseniz onu da zır deli haline getirirsiniz. Onun için şu anki konjonktürle ilgili değerlendirme yapmayım.

Tesnim Haber Ajansı – Türkiye – İran ilişkilerine bakacak olursak, bölgenin iki büyük ülkesi zaman zaman siyasi farklılıklar olsa da her iki ülkenin birlikte hareket etmesi bölgenin hayrınadır. İran 15 Temmuzda Türkiye hükumetinin arkasında duran ilk ülke, ticari potansiyeli yüksek, ilişkiler daha da gelişmeye yüz tutmuşken Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan, Katar ve Bahreyn temasları sırasında ‘Fars milliyetçiliğinin önünü almalıyız’ ifadesiyle gerginliği yeniden tırmandırdı. Ne oldu da Türkiye bu ziyarette bu sözleri sarf etti?

Abdullatif Şener – ‘ Şimdi biz Ortadoğu Projesinden bahsettik ya şimdi Ortadoğu’nun en diktatör ülkeleri olan Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn körfez ülkelerine hiç uğramadı. BOP’un amacı neydi, bölgedeki diktatörlüklerin, insan haklarının olmadığı, demokrasinin olmadığı ülkeleri dönüştürmekti. Öyleyse ilk olayların çıkması gereken ülkeler Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn vesair ülkeler olması gerekirdi.

Gerçi Bahreyn’de büyük gösteriler oldu hala devam ediyor Büyük Ortadoğu Projesinin patronları, Suudi askerlerin baskısıyla halkın o talepleri kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldı. Yemen’de hakeza. Demek ki bu projenin asıl amacı tek adam rejimlerinin son vermek, demokrasi falan değil, İsrail’in o seksenlerde yaptığı stratejilere yönelik olarak karışması gereken ülkeleri karıştırmaktı amacı öyle okumak lazım.

Benim gördüğüm ve okuduğum kadarıyla bölgede ne oluyor diye empati kurmaya çalıştığımda ve aktörlerin ne yapabileceği konusunda empati kurmaya çalıştığımda gördüğüm olay şudur: Bu projenin birinci ayağı; İsrail’in etrafındaki İslam ülkelerinde büyük karışıklıklar çıkarmak, can, mal, namus güvenliğini ortadan kaldırmak, ekonomilerini çökertmek ve bunları paramparça etmek.

İkincisi; bu bölgeye yetiştirilmiş uluslararası terör örgütlerini bela etmek. Bu olaylar önümüzdeki on yıl, yirmi yılda dinmez. Bu kadar karışmış bir bölge kolay kolay sükunete kavuşmaz. Bu her zaman İsrail açısından bir avantaj olarak devam edecektir. Bence en önemlisi de bu vahşet görüntülerle dünyanın gözünde İslam’ın imajını çirkinleştirmek. Bunu da gerçekleştirdiler. ABD ve Avrupa’da halkın Müslümanlaşmasından büyük endişe duyuyorlardı.

Müslüman olma oranı da baya yüksekti. Şimdi bu çirkin görüntüler sonrasında ABD ve AB kendi ülkelerinin Müslümanlaşması anlamında kendileri açısından risk saydıkları bu durumdan da kurtulmuş oldular. Bu projenin bir başka büyük ayağı vardı o da bölgede mezhep savaşları çıkarmaktı. Bu IŞİD, Nusra gibi gurupların yapmış olduğu eylemler, katliamlar, seçmiş oldukları ana hedefler zaten bu mezhep savaşını kışkırtmaya yöneliktir. Onun ötesinde Katar ve Suudi Arabistan’ın tavır ve davranışları da doğrudan doğruya Büyük Ortadoğu Projesinin son ayağı olan bu mezhep çatışmalarını gerçekleştirmeye yönelikti.

Şimdi bu noktada durmamız lazım neden? Yani Emr-i bil maruf farzdır diyoruz ya şimdi iktidar kendisini eleştirilemez hale getirip gücünü artırabilir ama bu ortam yanlışlarını da artırır. Onun için İslam’da emir-i bil maruf oldukça önemli bir konudur. İktidar sahiplerinin yanlıştan vazgeçmelerini hep doğru iş yapmalarını sağlayabilecek bir mekanizmadır. Bu niyetle söylüyorum yani Türkiye’nin ve Sayın Erdoğan’ın bu Suudi Arabistan ve Katar’la Ortadoğu politikalarında aynı cephede olmaktan vazgeçmesi lazım.

Yani onu iktidara ve Cumhurbaşkanlığına taşıyan partiyi en az kendi emeği kadar belki ondan daha fazla emek vermiş biri olarak diyorum bu Katar’dan bu Suudi Arabistan’dan bir hayır gelmez. Bunların tavırları, bunların davranışları, politikaları, eylemleri, bunların harcadığı milyarlarca dolar, Allah ümmetin zenginliği için petrol vermiş ama bunların tepesindeki art niyetli yöneticiler bu zenginlikleri İslam alemini kan gölüne çevirmek için kullanıyorlar. Bunlardan kimseye bir fayda bir hayır gelmez. Müslümana hiç gelmez, insanlık arayana hiç gelmez.

Türkiye’nin ve Sayın Erdoğan’ın bence ilk yapması gereken iş Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Libya’da şurada burada, Ortadoğu ülkelerindeki politikalarında Katar ve Suudi Arabistan’dan ayrı bir çizgi belirlemesi ve hatta onların politikalarının tam karşısında politikalar savunması lazım.

Türkiye’nin de selameti buna bağlıdır. Bölgede daha büyük kitlelerin öne çıkmasını engellemenin yolu da budur. Türkiye Rusya’yla güzel bir adım attı. İşte Astana görüşmeleri vesaire oluyor, o halkanın içerisinde İran var Rusya var. Bu ilişkileri kısa zamanda Irak yönetimiyle, Suriye devletiyle de düzeltmeli. Bunun anlamı da şu Katar ve Suudi Arabistan ne yapıyorsa bu bölgede onların izlediği politikanın karşısında yer almak lazım. Bunu gerçekleştirmelidir diyorum.


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Mourining of Imam Hossein
İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamanei’nin 2017 Hac Mesajı
پیام امام خامنه ای به مسلمانان جهان به مناسبت حج 2016
Şeyh Zakzaki