Suud hanedanlığı skandallar ve şaibeler üzerine kuruldu

Suud hanedanlığı skandallar ve şaibeler üzerine kuruldu

Bir hanedan ki, ardında akla hayale gelmedik vahşet sahneleri var.

Bir hanedan ki, muhaliflerini katlederek ortadan kaldırmada mahareti var.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bir hanedan ki, ardında akla hayale gelmedik vahşet sahneleri var.

Bir hanedan ki, muhaliflerini katlederek ortadan kaldırmada mahareti var.

Bir hanedan ki, cinselliğini insanca yaşama arzusuna tahammülsüzlüğü var, ama eski petrol bakanı Zeki Yemani’nin sekse düşkünlüğüne hoşgörüsü var.

Bir hanedan ki, kadına sürücü belgesini bile lütuf diye sunmada ayak sürümesi var.

Bir hanedan ki, aile içine dahil olabilmiş Türk asıllılara karşı nefreti var.

Bir hanedan ki, Yemen’deki masumlara ölüm yağdırmada vicdansızlık unvanı var.

Bir hanedan ki, kutsal toprakları devasa gökdelenlerle ezmede azmi var.

Bir hanedan ki, ilahi kahraman Mehdiliğe adaylıkta, İran ile Türkiye İslamcılarına karşı düşmanlığı var.

Son günlerin en büyük skandalı İstanbul’da yaşanıyor.

Suudi Arabistan konsolosluğunda Cemal Ahmet Kaşıkçı adında bir gazetecinin, faili meçhul olmasa bile, akibeti meçhul ortadan kayboluşu halen bir macera filmi tadında ve çözülmesi muhal bir muamma kıvamında tartışılıp duruyor.

Suudi gazetecinin kimliğini kısa bir bakışla incelediğimizde ilginç notlara rastlıyoruz.

Cemal Kaşıkçı, 13 Ekim 1958'de Suudi Arabistan'ın Medine kentinde dünyaya gelmiş.

1985 yılında ABD'deki Indiana State University'den mezun olan Kaşıkçı, ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başlamış.

1991-99 yılları arasında Al Madina gazetesinin yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği yapan Kaşıkçı, Afganistan gibi ülkelerden haberler yapmış ve 1987 ila 1995 yılları arasında El Kaide lideri Üsame bin Ladin ile Afganistan ve Sudan'da söyleşiler gerçekleştirmiş.

İlerleyen süreçte demokrasi savunuculuğuna soyunan Cemal Kaşıkçı, Der Spiegel'e verdiği demeçte “Eskiden bin Ladin'in, Arap ülkelerindeki yolsuz rejimleri devirmenin yalnızca iki yolu olduğuna yönelik görüşlerine katıldığını, bunlardan birinin siyasi sistemin içine sızmak, diğerinin ise şiddetli ayaklanmalarla rejimleri devirmek olduğunu ve o dönemlerde demokrasiyi bir seçenek olarak görmediğini” söylemiş.

Bir arada, İngiltere ve ABD'deki Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan ve tuhaf kişiliğiyle bilinen ve Türk asıllı aileye mensubiyeti olan Prens Türki al Faysal'ın danışmanlığına getirilmiş.

Sizce, İstanbul’daki konsolosluğa girene kadar kendisine hiç dokunulmayan bu gazeteci, hangi gerekçelerle ortadan kaldırılmış olabilir?

Bu sorunun yanıtı muhtemelen, Mısır’daki Müslüman Kardeşler adlı radikal dinî görüşe sahip örgütle ve köktendinci ve geleneksel din fetvaları veren Katarlı İslam hukukçusu Yusuf el Kardavi ile kurduğu temas olabilir.

İslam dünyasındaki hilafet merkezli Mehdilik projesinde iddialı olan Suudi Arabistan’ın başındaki aile, kendine rakip olarak gördüğü, Mısır, Katar ve Türkiye gibi sünni tabanlı ülkelerle yakın ilişkili birini hayatta tutması artık imkansız hale gelmiş olmalı ki, sırra kadem basma kabilinden bir yok edilmeyi o gazeteciye layık görmüş olduğunu düşünüyorum.

Türkiye 2000’li yılların başından itibaren sünni jargonla tarafını belli etmeye çalışsa da, İmam Hatiplerdeki yoğun İrancılık etkisi sonucu, siyasi geleneğini İran’a göre şekillendirmekte, ama aynı zamanda Mehdi ve İsa’nın gökten inme beklentilerinde hem şii İran, hem de Vehhabi Suudi Arabistan ile yarışmaktadır. Her ne kadar Mursi’nin iktidardan düşürülüp hapse atılmasından dolayı Mısır’la sorun yaşansa da, Körfez bölgesinde Suudi hanedanına karşıt tavır alan Katar ile ilişkilerini, yani Mehdilik destekçisiyle sıkı bağlarını güçlendirmektedir. Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ne ruhsatsız inşa edilen Saray’ın birçok odasının “Mehdilik Eyalet Odaları” olarak belirlendiğini Mehdi Mesih kitabımda açıklamıştım.

SUUD HANEDANININ KARANLIKLI TARİHİNDEN KESİTLER

Aslında Suud hanedanının kötü mazisinden gelen alışkanlıklar ve bilinçaltına sızmış hatırlanması hoş olmayan travmalar az değildir.

Mesela, 1979 yılında Kâbe’yi basıp Mehdiliğini ilan eden Kahtani ve Cüheyman adlı şizofrenleri, Fransız askerlerine güya Müslüman kimliği sağlayarak operasyonla öldürten Suud hanedanı, meşru savunma bahanesine bürünemeyek ölçüde eli kanlı bir iktidar olduğunu göstermişti. Çünkü onlara göre, Kâbe’yi basanların en büyük suçları Mehdiliğe aday olmalarıydı. Yoksa, dünyanın tanıdığı en büyük teröristlerinden biri olan Üsame bin Ladin’i hiçbir şekilde lanetlememiş, tam tersine Ladin ailesini ve yatırımlarını desteklemişlerdi. Mekke ve Medine şehirlerindeki en büyük alışveriş merkezleri, Bin Davud ile Üsame bin Ladin ailesine ait Ladin AVM’leridir. Şaşıracaksınız ama buralarda dünyanın en ünlü içki markalarının satışı bile yapılabilmektedir.

SUUDİ PRENSESİN FİLMLERE KONU OLAN İDAMI

Suud hanedanı sadece Mehdilik pozisyonu için cinayetler işlemiyor, kendi aile bireylerinden bile bedel ve kurban veriyordu.

Modern adı verilen bu çağda dahi Suudi Arabistan’da, kadının insan olup olmadığı tartışılırken 1970’li yıllarda bir kadının kalbinin sesini dinlemesi söz konusu olamazdı. Fakat dönemin Türkiye basınında “Mişa” diye geçen prenses, yüreğinin sesini dinledi ve bu yüzden hayatı ondan çalındı. Suudi Prenses, ailesi tarafından eğitim için Lübnan’a gönderildi. Burada bir adama âşık oldu. Bir sevgilisi olduğunun öğrenilmesi, evlenmeden bir erkekle ilişkide olması zina suçlamalarını beraberinde getirdi. Prensesin taşlanarak ölümüne karar verildi. Daha sonra bu ceza değiştirildi ve kurşunlanarak idam edildi. 1978 yılına ait Milliyet haberine göre ise yaşananların seyri farklıydı. Prenses, gelenekleri hiçe sayıp halktan biriyle evlenmiş, bu yüzden kendisi de kocası da öldürülmüştü. Tabi kaynaklarda bahsi geçenler bu değil fakat anlatılanın değişmesi neticeden daha mühim olamaz. Nitekim 15 Temmuz 1977’de bir aşk, bir kadının hayatına mâl oldu.(1)

TÜRK ASILLI PRENSİN İDAMI

2016’da Suud ailesinden bir prens idam edilmişti, ama dikkat edildiğinde prensin adının tıpkı konsoloslukta vahşice öldürüldüğü düşünülen gazeteci gibi aslında bir Türk aileye mensubiyeti olan Türkî bin Suud el Kebir idi.

ŞİMDİKİ SUUD KRALININ DEDESİNİ TÜRKLER İDAM ETTİ

Suudi Arabistan Kralı Selman'a Ankara'da Cumhurbaşkanı tarafından devlet nişanı takılmıştı. Peki, Kralın büyük dedesi olan Abdullah bin Suud'un İstanbul sokaklarında boynunda zincirle gezdirildikten sonra başı kesilerek idam edildiğini biliyor muydunuz? İkinci Mahmud'un Osmanlı'nın tahtında bulunduğu ve Arap Yarımadasının Vehhabiliği benimseyen Suud Kabilesi tarafından yakılıp yıkılmasını ve Kral Selman'ın büyük dedesi Abdullah bin Suud’un İstanbul'a getirilerek idam edilmesini...

O halde bu ibretlik öyküyü anlatayım…

Arap Yarımadası 18. yüzyılda Vehhabiliğin etkisine girmişti.

Vehhabilik, 1703'te Necd bölgesindeki Uyeyne köyünde doğan Abdulvehhab'ın, Selefi akımının kurucusu kabul edilen İbni Teymiyye'nin görüşlerinden etkilenen dinî doktrinine dayanıyordu.

Vehhabilik, Hazreti Muhammed dönemindeki hayat tarzına dönülmesini savunuyor ve gittikçe yaygınlaşıyordu.

Her türlü yeniliğe ve mezarlara karşı olan Vehhabiler, bulundukları yerlerde mezar ve türbeleri yıkmaya başlayınca bu öğretilerin yayıcısı Abdulvehhab da çeşitli sürgünlere tabi tutuldu. Ancak Suud Kabilesinin lideri Muhammed bin Suud'dan himaye gördü. 1744'te Der'iye sözleşmesi ile mutabakat altına alınan gelişmeyle birlikte bu dinî öğreti siyasallaştı ve bölgesinde yayılıp bir İslam devleti kurmaya çalışan Suud Kabilesinin meşrulaştırıcı ideolojisi haline geldi.

Suud kabilesi 1790'larda Arabistan Yarımadasında Necd bölgesine sahip oldu. Suudların bu yayılmasına, Rus ve İran savaşları ile uğraşan Osmanlı pek bir karşılık veremedi. Bundan yararlanarak faaliyetlerini genişleten Vehhabiler, Basra Körfezi çevresinde hakimiyetlerini genişlettiler ve Necef'i ele geçirdiler.

1802'de Kerbela törenlerine katılan Şiileri kılıçtan geçirip, Hz. Hüseyin'in türbesini yağmaladılar. Ardından Taif, Mekke ve Medine'yi de ele geçirdiler. Mekke Şerifi Galip kısa bir süre sonra Mekke’yi geri alınca Suud şeyhi Abdülaziz, Necd'e geri döndü. Burada, Kerbela'nın intikamını almak isteyen bir Şii tarafından öldürüldü. Yerine geçen oğlu Abdülaziz, 1805'te yeniden Hicaz'a girdi, Medine'yi tekrar ele geçirdi ve Vehhabiliği kabul etmeyenleri ölümle tehdit etti. Şehirdeki türbe ve mezarları yakıp yıktı. Vehhabiler, Hz. Muhammed'in türbesini de yağmaladılar. Bir yıl sonra da Mekke'yi ele geçirdiler ve Mekke Emiri Şeyh Galip, Vehhabi itikatlı Suud yönetimini tanıdı.

Yani bir nevi Mehdiliğini ilan edebilmiş oldu, Vehhabi itikatlı Suud hanedanı.

Kutsal topraklarda terörün hakim olması ve hac yolunun uzun zaman kapalı kalması üzerine Osmanlı daha fazla Vehhabi tehdidinin gözardı edemeyeceğini anladı.

Hükümdar İkinci Mahmud, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya durumu havale etti. Paşa oğlu Tosun emrindeki ordu, 1812-1813 yılları arasında Mekke, Medine ve Taif’i Vehhâbilerden kurtardı. Bu sırada Suud bin Abdülaziz 1814’te ölmüş yerine de oğlu Abdullah geçmişti.

Diğer taraftan Mısır ordusunun başına da Tosun Paşa’nın ölümü nedeniyle kardeşi İbrahim Paşa geçmişti. İbrahim Paşa, Vehhabilerin başkenti Der’iye’yi kuşattı ve Nisan 1818’de ele geçirdi. Abdullah bin Suud yakalandı. Önce Mısır’a, oradan da İstanbul’a gönderildi.

1820 yılının Şubat ayının ikinci haftasında, Abdullah bin Suud'un kafası, Beyazıt Meydanı’nda Sultan Mahmud’un huzurunda Bostancıbaşı Halil Ağa’nın kılıcıyla kesildi.

İdam başkentte sevinçle karşılandı.

Suud'un başı Topkapı Sarayı'nın surlarında sergilendi.

Abdullah bin Suud'un beraberinde yakalanan Vehhabi alimlerinden bir kısmı da idam edilir ve bunlar arasında Abdulvehhab’ın torunu ve Der’iye kadısı Süleyman bin Abdullah da vardı.

Cevdet Paşa Tarihinde, Abdullah bin Suud’un Arabistan’da yakalanıp İstanbul’a getirilişi ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.(2)

Belki konular çok karışık, belki örnekler çok yönlü, ama gerçek olan şu, hiçbir devletin yönetimi bir kişiye, aşirete, zümreye ya da hanedan nitelikli ailelere bırakılamaz.

Hiçbir devlet, ne bir hanedanın özel hırsları için kullanılabilir ne de hiçbir din, bir özel topluluğun hegemonyasına terk edilebilir.

Din, vicdan ve ahlâktan ayrı farz edilip, ailelelere ve kurumlara mahkûm edildiğinde, yüce değerlerini yitirmektedir. Emevilerle başlayan zalim halifelik ve zorba yönetimlerin malzemesi, hep din olmuştur. Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin İslamcı iktidarlarında da din, menfaat uğruna kullanılmıştıır. Suudi Arabistan, Pakistan ve İran’daki “Kurumsallaşmış ve hanedanlara teslim edilmiş din”, özgür düşüncenin prangası durumundadır.

Her şey bir yana, unutmadan şunu da hatırlatmakta fayda var…

Reyhanlı’da ve Gezi'de öldürülen fakir halka ağlamayan, hatta o günlerde düğün dernek düzenleyenler, şımarık zengin Suudi Arabistan kralının ölümünde yas ilan edebilmişti.

Şimdiyse siyasal İslamcılara yas yerine, gazeteci Cemal’in hasmı olan Suud hanedanına karşı, şüphe ve zan üzerine kurulu büyük bir miras kaldı.

Nazif Ay

(1)- (https://gaiadergi.com/prensesi-taslamak-mishaal-bint-fahd/)

(2)- (Yeniçağ Gazetesi, 14.4.2014)


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamanei’nin 2018 Hac Mesajı
Şeyh Zakzaki