H

  • News Code : 801585
  • Source : ABCgazetesi
Brief

Türkiye açısından önümüzdeki dönemde bu cihatçı çeteler bir tehlike arz ediyor mu?

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Suriye savaşı ve Ortadoğu hakkında yazdığı kitaplar ile tanınan Sendika.Org yazarı Hamide Yiğit, Alev Doğan'ın sorularını yanıtladı.

Suriye ve Ortadoğu üzerinde yaptığı araştırmalar ve yazdığı kitaplar ile tanınan, Sendika.Org yazarı Hamide Yiğit ile AKP’nin sürekli değişkenlik arz eden Suriye politikalarına ve Suriye’deki emperyalist işgale ilişkin söyleştik. “AKP’nin Suriye Savaşı-Erdoğan’ın Yıkılan Hayalleri” isimli kitabı ile bölgeye ilişkin önemli bilgileri kamuoyu ile paylaşan Yiğit, röportajımızda önümüzdeki dönemde şekillenecek tabloya ilişkin de önemli veriler sundu.

“Kardeşim Esad’dan, Esed’e” evrilen süreci biraz değerlendirebilir misiniz?

Hamide Yiğit: Öncelikle AKP’nin Suriye ile yakınlaşma sürecinin aslında projenin bir parçası olarak görülmesi gerektiğinin altını çizelim. Hatırlanacağı üzere “kardeşim Esad”lı günler, aynı zamanda Davos’tan İsrail’e sözde meydan okunan “one minute”lı günlerdir. Suriye ile vizelerin karşılıklı kaldırılması, birbirlerini ziyaretler vb. yakınlaşmalar, AKP’nin Ortadoğu’ya ilk adımı Suriye kapısından atma one minute ile de “Ortadoğu’nun fatihi” olarak tura çıkma hamlesiydi.

Burada AKP sadece kendisine verilen rolü oynadı. Bu rol de, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin taşeronluğundan başka bir şey değildir. Zira AKP’nin kendisi de zaten böyle bir projenin ürünüdür. AKP liderliğine vaat edilen “Yeni Osmanlı” tahtı uğruna yapmayacağı hiçbir şey yoktur ve “kardeşim Esad” günlerinde bu yeni Osmanlı hayalleri için, adeta Ortadoğu’nun fatihi edasıyla tura çıkıldı.

Tabi o dönemde Beşşar Esad’a birtakım reformlar paketiyle gidildi… Bu reform paketi Suriye’de yavaş yaşaş açılmaya da başlamıştı. Kabaca söylersek, Suriye’yi içerden fethetmek isteniyordu. Fakat Arap halklarının Tunus’ta alevlenen özgürlük isyanları, BOP ittifakını endişelendirdi ve hızla yukarıdan müdahale programları devreye girdi. Buna da “Arap baharı” dediklerini biliyoruz. Aslında yok edilmek üzere müdahale edilecek ülkeler için “mecburen düğmeye erken basıldı” da diyebiliriz.

Libya müdahalesi öyle oldu. Aynı müdahale program Suriye için de devreye sokuldu. Yukarıdan düğmeye basanlar, rolünü oynamakta olan Erdoğan’a da “artık rol değişti” dediler ve “kardeşim Esad”, birden bire “katil Esed” oluverdi. Dostluktan düşmanlığa geçen o ince çizgi BOP çizgisidir ve AKP de sadece “BOP eş başkanlığı” (biz buna taşeronluk diyelim) rolünü oynayan bir figürandır.

AKP bu süreçte kamuoyunda yaratılan algı operasyonlarını nasıl yönetti?

Hamide Yiğit: AKP’nin algı operasyonun “iyi” yönettiğini söylemek mümkün. Lakin bu O’nun başarısı değildir. Büyük Ortadoğu emelleri olan küresel güçlerin uzun zaman önceden hazırlığını tamammış oldukları bir savaş medyası programları vardı. Bölgede başta Katarlı El Cezire ile Suudi Arabistanlı El Arabiya olmak üzere Türkiye’de, ABD’de ve Batı’da medya merkezleri eş zamanlı olarak devreye sokuldu.

Bu savaş, tam anlamıyla bir medya savaşı biçiminde başladı. Libya’da bu savaş medyası aracılığıyla yürütülen algı yönetimi başarılı oldu ama Suriye için bunu söyleyemeyiz. Evet, Suriye savaşında çok “başarılı” bir şekilde gerçekleri manipüle ettiklerini gördük. Ama küresel hedefleri tutturma konusunda başarısız oldular. Artık bu savaş medyası çoktandır meşruluğunu (ki zaten yoktu) ve inandırıcılığını yitirmiş durumdadır. Bu noktadan itibaren AKP’nin de bu artık algı operasyonunda artık “iyi” bir yönetici olmadığı ortadadır.

AK-troller projesiyle takviye yapsa da durum değişmiyor. Bu gün için artık şunu söyleyebiliriz: AKP’nin algı operasyonlarının hedefi sadece kendi tabanıdır. Bir yandan tabanını konsolide etmeye devam ediyor, hem de ayrı bir tek sese tahammül etmeksizin.. Diğer yandan Suriye’de mezhep çatışmasını kışkırtmak için araçsallaştırılan mezhepçi söylem ve nefret dilini yönetmeye devam ediyor; buna ırkçılığı ekleyerek.. Kısaca, algı operasyonunun hedef kitlesi artık AKP tabanıdır diyebiliriz…

"ASAYİŞ KONTROLÜ YOK"

Mit tırları özelinde, Türkiye'nin cihatçı çeteleri nasıl beslediği ve desteklediği konusunu açabilir miyiz?

Hamide Yiğit: MİT tırlarıyla kamuoyu gündemine giren silah sevkiyatı, 2001 yılının başından itibaren vardı. Aralıksız devam eden cihatçı ve silah transferini çokça yazdık. Örneğin linç edilerek öldürülen Kaddafi’nin Libyası’dan İskenderun limanına tonlarca askeri mühimmat taşıyan gemiler oldu. Keza Libya’ya dışarıdan taşınan cihatçıların bu kez Libya’dan Suriye’ye transfer seferleri başlamıştı. Tırlar dolusu silah ve savaşçı hep taşındı. Durdurulan MİT tırları buz dağının sadece yüzeyde görünen küçük bir noktasıdır. Suriye’de onlarca örgüt ve hepsinin ellerinde son model teknoloji silahlarla onbinlerce yabancı militan türedi. Savaş uzadıkça da bu sayılar sürekli arttı. Bütün artışın güzergâhı neresidir? Büyük oranda Türkiye’dir.

Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçılar için ilk kavşak Türkiye’dir. Transfer geçişler için tercih edilen Türkiye, cihatçılara yapılan bütün silah sevkiyatları için hem sınırlarını açan, hem de nakliye hizmetini üstlenen bir ülkedir. Bunun birçok belgesi mevcuttur ve BM’ye sunulmuş durumdadır.

Bu transferler “insani yardım” adı altında ve devletin gözetiminde yapıldığı gibi, dünyanın bir çok ülkesinden gelen cihatçıların ve toplanan paraların aktarımı için çalışan STK’ların sayısı da çoktur. İşleyiş şu şekilde oluyor: Örneğin paralar ya da militanlar Türkiye sınırına ulaştırılıyor ve sınırdan Suriye'deki aracılara aktarılıyor. Bu aktarım nakdi para ya da silah olarak gerçekleştiriliyor. Neden Suud ya da Irak sınırından değil de Türkiye sınırından? Çünkü Türkiye sınırları risksizdir ve şöyle tanımlanıyor; unpoliced, yani asayiş kontrolü yok!

Suriye halkı için savaşın gidişatını değiştiren şey ne oldu?

Hamide Yiğit: Öncelikle krizin başından itibaren söylediğimiz şuydu: Her ne kadar Libya planının bire bir taklidi Suriye’de uygulandıysa da Suriye Libya olmayacak!.. Çünkü Birincisi, Suriye, Libya gibi bir kabile devleti değildir, köklü bir devlet geleneğine sahiptir. Üstelik Filistin davasını sahiplenen ve sürgün Filistinlilere en fazla ev sahipliği yapan bir ülke olması sebebiyle İsrail’in her zaman hedefindeki bir ülkedir. Yani Suriye daima fiili savaş teyakkuzu içindeydi. Halkıyla birlikte buna her zaman hazırdı diyebiliriz. İkincisi, Suriye’ye yönelik saldırının temel gerekçesini mezhepçilik argümanına dayandırdılar ki, bu en büyük yanılgıları oldu. Zira Suriye halkları, çok sayıda etnik kimlik, din ve inançların bir arada yaşamsının sigortası olarak seküler yaşama sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu seküler yaşama karşı bir saldırıya onay veremezlerdi. Nitekim Suriye’de kışkırtılan mezhep çatışmasının bir karşılığı olmadığı gibi, böylesi bir gerici kuşatmaya karşı mahallelerini koruyan direnişçiler türedi.

Yani Suriye hakları direndiler ve bu direnişten NDF dediğimiz ulusal savunma birlikleri doğdu. Öncelikle emperyalistler için savaşın gidişatını değiştiren bu direniş hattıdır. Tabi Suriye direnişi emperyalist projeleri başarısızlığa uğratmıştır ama neredeyse dünyanın yarısından fazla ülkeden “cihat” için Suriye’ye akan militanlara ve bunları destekleyen onlarca devlete karşı verilen bir savaştan söz ediyoruz. Böylesi bir kuşatmaya karşı dinildi ama verilen kayıpların haddi hesabı yok. Kanla yazılmış bir beş yıllık direniş öyküsü var. Ama bu beş yılın en önemli dönemeci Halep oldu. Halep’in kurtarılması, Suriye halklarının beş yılı aşkın kuşatmaya karşı sürdürdükleri direnişin finali gibi oldu. Bu finalin adı zafer. Halep zaferi, her şeyi değiştirdi. Suriye halkları için ‘Zaferli günlerin başlangıcıdır, Emperyalistler için ise hezimetin…

"HALEP'TEN ÖNCE VE HALEP'TEN SONRA"

Halep'in cihatçılardan temizlenmesinin ardından, tablo nasıl şekillenecek?

Hamide Yiğit: Bundan sonra bu savaşı anlatırken artık “Halep’ten önce ve Halep’ten sonra” söylemini çok duyacağız. Halep’in etkisi, “Halep neden bu kadar önemliydi?” sorusunda gizlidir. Öncelikle buna bir açıklık getirmek isterim. Halep, en önemli ekonomi merkezi olmasından dolayı Suriye için ikinci başkent konumundadır. Bunun yanı sıra cihatçı gruplar vasıtasıyla gelecekte inşa edileceği düşünülen selefi iktidar için de başkent olarak kurgulanan bir vilayettir Halep. Nedeni de şudur: Türkiye’nin taşeronluğunu üstlendiği BOP planına göre Katar doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılmasının kavşağındaki Suriye kenti Halep’dir. güneyden kuzeye doğru Suriye’yi boydan boya ikiye bölmesi beklenen hattın Türkiye’ye açılan kuzey noktasıdır. O yüzden Halep’e çok yüklenildi ve Türkiye sayesinde de en erken rehin alınan kent oldu. O yüzden tekfirci/selefi projenin başkenti olarak kurgulanmıştı ama onca yatırım yıkıldı gitti!..

Halep zaferine kadar ABD ve müttefiklerinin Suriye halklarını bezdirmek ve tamamen teslim almak için şiddetin dozajını giderek arttıracakları belliydi. Lakin bu ittifak için Halep zaferi tam bir kırılma noktası oldu. Halep’i kaybeden bu küresel ittifaktır, ama Suriye halkları Suriye’yi kazandılar diyebiliriz. Çünkü Halep motivasyonu bir domino etkisi yarattı ve cihatçı militanlar bir çok yerde peş peşe teslim olmaya başladılar. Örneğin sözde isyanın ilk tutuşturulduğu kent olan Dera için “devrimin kenti” diyorlardı. Halep zaferinden sonra Dera’da onlarca militan silahlarını bırakıp teslim oldular. Keza Halep’in yarattığı moral bozukluğu cihatçı grupları birbirine düşürdü. Örneğin cihatçı toplama merkezi olan İdlib’de silahlı gruplar birbirlerini “Halep’i satmakla” suçlamakta, hatta Nusra Cephesi, bu “satışta” yer alan militanları tutuklamaya başladı bile..

Türkiye açısından önümüzdeki dönemde bu cihatçı çeteler bir tehlike arz ediyor mu?

Hamide Yiğit: Halep’le birlikte BOP’çular için “Suriye’de savaşı kaybetme” süreci başladı. Ama altını çizmek gerekir ki, asiller kaybederken vekillerin kazanması olası değil. Aksine en çok kaybeden vekiller, yani taşeronlar olacaktır. Tam bu noktada Türkiye’nin konumunu değerlendirmemiz lazım: Maalesef ki en fazla kaybeden ülke Türkiye’dir. Çünkü Projecilerin kendisine biçtikleri rolü oynamanın da ötesinde, kaybettikçe sürece pervasızca dalan, daldıkça da Suriye bataklığında hesapsızca ilerleyen bir AKP söz konusudur.

Suriye savaşı AKP için artık bir bataklıktır.. Bu bataklıktan çıkmak için kendisini öne süren müttefiklerinden yardım bekledi, lakin BOP’un iflasından kendisini sorumlu tuttuklarını ve hezimetin faturasının doğrudan kendisine kesileceğini de gördü. Bugün Rusya’ya yanşaması bundandır (eğer bir oyun değilse tabi.. ki AKP her zaman kendisine verilen rolü oynayan bir aktör olduğu için, burada da yine ABD adına bir rol üstlenmiş olabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir)

Bütün bunların toplamından Türkiye’yi bekleyen asıl tehlikeye uzun zamandır dikkat çekiyoruz. O da şudur: Suriye hezimetinin Türkiye’ye faturası, bütün giden cihatçıların geri dönecekleri tek ülke olması nedeniyle fazlasıyla ağırdır. AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde bir tampon ülke istemesindeki ısrarın altında bu yatıyor; sınırlarını sonuna kadar cihatçılara açan bir ülke olarak, geri kaçışlar olduğunda sınırlarını kapatamaz, çünkü kolunu kaptırdığı bu cihatçı okların hedefi haline gelir. Açık sınır politikasının devam etmesi demek, Türkiye’nin cihatçı merkezi haline gelmesi demektir.

Suriye hezimetinden kaçan ve ülkelerine geri dönemez halde olan bütün cihatçı gruplar ve aileleri için Suriye topraklarında bir toplanma merkezleri açma düşüncesinin adıdır tampon bölge.. AKP başına kalacak olan bu cihatçı potansiyeli barındıracağı bir alan açmak için tampon bölge ısrarını yeniledi durdu. Lakin bunun mümkün olmadığı da görüldü. Bu durumda Suriye’ye gönderilen bütün bu militanlar maalesef Türkiye’nin başına kalıyor.

Halep’ten önce Suriye ordusunun sürdürdüğü kararlı operasyonlar sonucunda temizlenen bir çok bölgede silahlarını teslim edip ayrılmak isteyen cihatçıların tahliyeleri hep İdlib’e yapıldı. Keza doğu Halep’te sıkışan beş binin üzerindeki cihatçı militan da aileleriyle birlikte yine İdlib’e yollandılar. Zaten İdlib yoğun bir cihatçı potansiyel barındırmaktaydı. 2012 Haziranından beri El Kaidenin Suriye şubesi olarak bilinen Nusra Cephesinin emirlik ilan ettiği bir kenttir. Hatay sınırında yer alan bu kentte bütün cihatçı eğitimlerin yapıldığı kampları AKP sıralamıştı. Yani Suriye felaketinin Türkiye’ye açık olan kapısıdır İdlib…

On binlerce cihatçı militanın yığıldığı bu kentteki devasa boyutlara varan cihatçı tehlike, Türkiye için bir kabus gibi duruyor. Maalesef bu bağlamda deniliyor ki, başı en fazla belada olan ülke Türkiye’dir. Bu günlerde Fırat Kalkanıyla Suriye topraklarına giren Türkiye’nin kaybedilmiş ve bedeli ağır ödenmekte olan bir savaşı “zafer”miş gibi propaganda etse de, buradan yeni bir bataklığa doğru yol almaya devam ediyor. Bir yandan belki ABD’nin izin vermesi nedeniyle girdiği için yine ABD adına bir başka bataklığa sürüklenirken, diğer yandan Rusya’nın Suriye operasyonuna “sınırlı” göz yummasının diyetlerini ödemek zorunda. Bu diyet reçetesinin bir kısmı Halep’ten elini çekmesiydi. BU bile tek başına AKP’nin kendi beslediği cihatçılarla başının dertte olduğu anlamına geliyor. Çünkü örneğin Nusra cephesi, Halep’in kaybedilmesinden Türkiye’yi sorumlu tuttuğu, o yüzden Fırat Kalkanına katılmak üzere Türkiye’ye gidecek olanları tutukladığı biliniyor. Nusra militanlarının başta Rus Büyükelçisinin öldürülmesi de dahil olmak üzere başka hangi araçlarla Türkiye’ye “uyarı” yapacağı konusu kritiktir.


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

buyuk-yarisma
پیام امام خامنه ای به مسلمانان جهان به مناسبت حج 2016
Şeyh Zakzaki