Prof. Hüseyin Hatemi

'İslam mezheplerinin en Sünnisi Şii mezhebidir'

  • News Code : 206633
  • Source : haberx
Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, "Ben elbette, Şii’yim. İftihar ederim, 12 imama bağlı olmaktan, Ali’yi, Fatıma’yı, hepsinin reisi olan Ehl-i Beyt’in başı Resulü Ekrem’i sevmekle, Kuran’a bağlılıkla iftihar ederim" dedi.

Ehl-i Beyt Haber Ajansı ABNA- Akademisyen, Yazar ve Hukuk Profesörü Hüseyin Hatemi, Haberx'ten Hülya Okur'a konuştu:" Benden Humeyni'nin kitabını çevirmemi isteyenler, kitabı basmak için tepinmişim gibi gösterdiler" "Referandumda, 'Yetmez ama Evet' diyenlerdendim" "Alevilikte de Sünnilikte de hastalık belirtileri var" "Toplantılarda Fethullah Hoca'nın ajan olması içten bile değildir..."

 “SAKLA KASETİ GELİR ZAMANI”

“Bu röportajı gözleriniz kapalı okumanızı istiyorum. Önce hafızasına yazan fotokopiler gibi neyin kopyasını vereceğinizin tereddüdünü yaşamayın isterim. Sizinle paylaştığı anılarının her biri bir ömür doluluğunda inanın bana. Onun kendisinden küçük olan herkesi anlından öptüğünü görmekle başlayan hissiyatım, büyük bir aşk şeklinde alın yazısına dönüştü. Ve öyle ki sözcüklerinin arasına koyduğu boşluklara birer ‘kalp’ çizebildim. Onun ağırlık ölçüsünün Kuran olması, söyleyeceği her şeye karşı tam bir itikat sağlasa da nezaketi, insanlığın kitabı olacak kadar ileri düzeydeydi. Sevgili Hüseyin Hatemi; mühür yerine kullanılan bir yüzük gibi, tersine dönen elim sayesinde, ona açılan avcumu doldurarak gönderdi. Bu nedenle unutmayınız ki bu röportaj, onu tanımak isteyenler için bir nimettir”

“KÜÇÜKLÜĞÜMDE DİNLEDİĞİM OLAYLAR KİN DUYULARAK ANLATILMAZDI”

Kızılordu Tiflis'e girince, Dilman'da yaşayan Azerilerden bir kısmı İstanbul'a göç eder. Aralarında bir kırtasiye dükkânı açan Ali Asgar Hatemi de vardır.  Üç yıl sonra evlendiği kızdan dört çocuğu olur.  Nadir, Güzin, Hüsrev ve Hüseyin….Bundan sonra ilerleyen sürece nasıl bir katkıda bulundunuz?Bu göçten sonra sizin ailenize katılışınızın hikayesi…

Kaç yılında İstanbul’a geliyordu babam? 1922 ile 1924 arası olabilir. Tabi insan dünyaya geldiği sıraları hatırlayamıyor ama duydukları…Babamdan önce dedem, İstanbul’a zaten gelmişti. O da öyle zannediyorum ki 1916’dan 20’ye kadar yıllarda veya Birinci Dünya Savaşı bitikten sonra da olabilir geldi. Niye böyle düşünüyorum çünkü Türk ordusu o sırada, İran Azerbaycan’ını güvenlik nedeniyle işgal etmişti. Bu işgal sayılmıyordu, İran’ın o sırada zaten doğru dürüst ordusu da yoktu. İran’ın o devirdeki Gacar hanedanının da pek aldırdığı söylenemezdi ama orada Türk ordusunun olması, Türkiye’deki 1915 müessif olaylarından sonra bir intikam hareketini önleme bakımından da İran’daki Azerbaycan bölgesindeki Müslümanlar için bir güvence gibi görünüyordu. Çünkü Türk ordusunun çekilmesi halinde hemen şu başladı: Türkiye’de bir şey yapamasalar bile hiç değilse intikam hareketlerini orada devam ettirmek için, İran’da ciloluk denilen çete hareketleriyle, bizim aileden çok yakın olmasa bile, bilhassa Dilman, Selmas civarında Ehrivan’da bu olayların geçtiğini biliyorum. Mesela halamın görümcesi, eniştemin ablası, hanım-bacı denilen bir hanım vardı. İstanbul’a geldi, eniştemle birlikte. Ablası Ehrivan’da katliam olurken, sırtında alarak(kendisi 14-15 yaşlarında bir kız-kendisi de 5-6 yaşlarında) annesi babası öldürülürken o her nasılsa kardeşini sırtına alarak Ehrivan’dan yaya olarak kaçmayı, gizlenmeyi başarmış. Kim bilir bir akraba büyük vasıtasıyla İstanbul’a gelmeye muvaffak olmuşlardı. Bu gibi olayla çoktur küçüklüğümde dinlerdim. Ama kin duyarak da anlatmazlardı.

“ÇARE YOĞDU, GİDECAHSINIZ”

Ciloluk diyerek, normal sayarak adeta kendilerinin hiçbir kan davası konusu olabilmek için yaptıkları bir şey de yoktu. Ama o sırada bir Kürt lider varmış. Hem Türk bölgesinde, hem de İran Azerbaycan’ı bölgesinde. Oralarda sınırlarda geçiş, bugün de olduğu gibi çok olurdu. Türkiye’deki olaylar yani Ermeni’lere, Hıristiyan’lara karşı olaylar, Azerbaycan bölgesinde cereyan etmemişti. Ama orası kan davası için daha uygun göründü. Çünkü Selmas bölgesinde de, Türk sınırlarının ötesinde de Süryaniler de vardı. Ve o Süryanilerin ruhani reisi olan Marşemon’u, Semikko(İsmail) adı verilen Kürt bir reis öldürdüğü için bu da Ermenilerden çok Süryanilerde bir intikam hevesi doğurdu ve kan davası olarak ancak muhatap alabilecek, İran’da ordu yok, Türk ordusu da çekilince Azerbaycan’da bazı katliam olayları cereyan etti. Babam da bunu önlemek için, bir nevi Selmas hakkı da çok endişe ettiği için, o sıralarda 20 yaşlarında bir genç olarak Farsçayı da biliyor diyor, Tebriz’e gönderilmiş. Aslında Tebriz’de Türkçe de konuşsa olurdu çünkü Tebriz’deki Vali de Gacarlardandı, Ana dili Azericeydi ama gene de Vali huzuruna çıkılınca Farsça konuşulur diye babam da heyete dahil edilmiş. Babam konuşmuş, söylemiş halkın isteklerini: “Böyle bir tehlike var, tedbir alınmasını, koruyucu bir kuvvet gönderilmesini istiyoruz Selmas’a” diye. Karşısındaki adam da elinde ordu yok, bir şey yok ama bunu açıkça söylemenin, bir şey yapamıyorum demeyi de kendisine yedirememiş koskoca Vali olarak. Keşke İstanbul’da Enver Paşa zamanında, İran konsolosunun yaptığı gibi açık söyleseydi! Enver Paşa, Çanakkale savaşı sırasında asker sıkıntısı çekilince maalesef genç yedek subay, zabit, okullardan da Çanakkale’ye gidip o nesil çok şehit verince, eh bunlar da Azeri, Müslüman, Türk Müslüman sayılır, Teb’a’nın, vatandaşlığın ne önemi var diye Enver Paşa İstanbul’daki Azerileri de toplayıp, Çanakkale’ye göndermeye karar vermiş. Tabi ömürlerinde ellerine silah almamış bir Azeri, korkudan:”Biz ölmekten başka ne yapacağız” korkusuyla, şimdi İran Konsolosluğu olan, o zamanki İran sefaretinin Çağaloğlu’ndaki binanın kapılarına yığılmışlar. Farsça, Türkçe bağırıyorlar, sefire dileklerini açıklamak için, yaşlıca bir adam sefir. Konsolosluğun balkonuna çıkıyor. Herkes, istediğimiz oldu diye beklerken, Enver Paşa ile konuşurum, Padişaha söylerim” diyecek diye bekleniyordu ama Enver Paşa o zaman Padişahı dinlemiyordu, İran Konsolosunu mu dinleyecek?İran Sefiri de Azeri ve Türkçe biliyor, balkona çıkıyor, herkes ‘Yaşa!’ diye bağırıyor, müjde almayı beklerken, adam, sükunetle, el işaretleriyle bunları yatıştırdıktan sonra sadece üç kelime söyleyerek sükunetle içeriye çekiliyor:”Çare yoğdu, gidecahsınız”

“ÇANAKKALE SAVAŞINDA AZERİLERE PATATES SOYDURTMUŞLAR”

Ama sonra bunlar nasıl gitti, sonra da işe yaramayacakları anlaşılarak nasıl gönderildi bunu da bizim küçüklüğümüzde, iyice yaşlanmış sevimli bir ihtiyarcık vardı, çok gençken İran’da doğru dürüst Farsça bir eğitim görmeden, İstanbul’da büyümüş, bir çuvala satın aldığı defterleri doldurup perakende satmak üzere küçük bir dükkanın da sırtına vurarak götürürdü; kasketli, beyaz sakallı, Beşiktaş tarafından geliyordu. Babamın dükkanın da dinledik. Daha doğrusu birader duymuş bana anlattı, birbirimize rapor verirdik, ilgi çekici şeyleri anlatırdık zaten. Adam şöyle anlatmış, Çare yoğdu, gidecahsınız’dan sonraki safhayı: “Bizi Çanakkale’ye götürdüler, Alaman Paşası demiş ki, bunların eline silah verin, tüfek verin! Ben ömrümde elime tüfek almamışım, ben ne yapayım?” Sonra bakmışlar bunların orduda işe yarayacakları yok, patates mi ne soydurmuşlar. Bir müddet sonra da işe yaramadıklarını ve yük olduklarını görünce de tekrar İstanbul’a postalamışlar. İşte bu şartlar içinde İran ordusunda da, ordu diye bir şey doğrusu dürüst olmadı. Merasimde kullanılmak üzere, sarayın civarında Hassa askerleri gibi İngilizlerin, Tebriz’deki vilayette kullandıkları bir iki çakaralmaz tüfekler var ama öyle Selmas’a, Dilman’a gönderilecek işler, silahlı güç teşkil edecek bir şey yok. Onun için babam da bunu,  “Çare yoğdu, gidecahsınız” diyemeyip, azametle gizlemeye çalışıyor. Muhteşemus Saltana’ imiş lakabı da. ‘Saltanatın Muhteşemi!’. Muhteşemus Saltana’ başını geriye atarak(Babam Farsça söylerdi, içerleyerek, çok kızdığı bir sözdü bu: “Biz bir Avuç Selmas hakkı için Hıristiyanları kılıçtan geçiremeyiz, katledemeyiz ”Halbuki babam, ondan Hıristiyanları katlet demeye gelmemiş, bizi koru demeye gelmiş. O da bunu o şekle çevirip, biz bir avuç Selman halkı uğruna, onlara hiç değer vermediğini gösteren bir avuç Selman halkını, Hıristiyanlar öldürse de bizim için önemli değil ama biz tedbir olarak sanki babam öyle istemiş gibi, “Biz tedbir olarak Hıristiyanları kılıçtan geçiremeyiz” demiş.

“KÖPEĞ UŞAHLARI BU  RUSLAR! BEN BUNLAR KADAR REHMİSİZ BİR GOVM(KAVİM) GÖRMEDİM”

Babam oradan kötü izlenimlerle ayrılıyor, sonra Tiflis’e gidiyor, Tiflis’ten Kızılordu geldiği zaman, benim unuttuğum yine biraderden dinlediğim bir vakaydı, ben şey zannediyordum, Bolşevikler geldi, artık ben burada rahata edemem. Osmanlı’ya verilmişken Batum’a gidiyor çünkü Tiflis’ten. Yani üç vilayet, önce Osmanlı’ya iade edildi 93 harbinde. 1876’da mağlup olduğumuz için Ruslara verilen üç Osmanlı vilayeti, Ardahan, Kars iade edildi Lenin zamanında. Babam da Batum’a naklediyor, Türkiye’ye de daha yakın liman şehri. Ama tekrar Batum Gürcistan’a iade adı altında Sovyet eline geçince Bolşevikler geldi diye, İstanbul’a geliyor, korkuyor orada kalmaktan ama korkmasının ciddi ve özel bir sebebi de varmış. O Rus eline, Sovyet eline geçtikten sonra dükkâna gelen bir Rus Generali tehditkar bir üslupla yüksek sesle bir şeyler söylüyor, babam bu muameleden korkarak, bunlar demek ki beni burada yaşatmayacaklar diye Tiflis’te kalan anneannemin amcaoğlu Ahmetzade vardı. O Tiflis’te kalmaya devam etmişti, Stalin zamanında İran vatandaşı olan o Tiflis halkından kişiler Sibirya’ya sürülmüştü. Seneler sonra İran’a dönmüştü, dönünce çektiklerinin tazminatı olarak konsoloslukta görev verilmişti, 50’li yılların sonunda amca kızının yaşadığı İstanbul’u görmek isteyerek, İran’dan demek ki İstanbul konsolosluğuna gönderilmesini istemişti. Senelerce İstanbul’da emeklilik yaşı geldiği halde İran’a dönmedi, İstanbul çok hoşuna gittiği için burada da vefat etti. Konsolos Emmi dediğimiz, konsolos yardımcısı Ahmetzade’den de Sibirya  maceralarını birader vasıtasıyla dinlemiştim. Size çok kötü muamele mi ettiler diye birader soruyormuş, o da çok kötü bir üslupla söze başlamış:” Köpeğ uşahları bu  Ruslar! Ben bunlar kadar rehmisiz bir govm(kavim) görmedim” Birader de bekliyor, şöyle işkence yaptılar diye anlatacakları…Onlara bütün gün el işi verilmiş ve yemek olarak da bir borç veriyorlardı bir de her yemekte bir at eti vardı. Onun için köpek uşakları diyor. İşkence görmemiş, İstanbul’da vefat etti.

“YÜKSEK LİSANS, DOKTORA GİBİ HİÇBİR FAALİYETİMDEN PARA ALMAYI DÜŞÜNMEDİĞİM HALDE, DERS VERMEM ENGELLEDİ “

Akademisyenlik, yazarlık ve hukuk profesörlüğünün hepsini bir arada yürütürken soluğunuzu en çok tüketen hangisi oldu? Hangisi size en faydalı işi yaptığınızı düşündürttü?

Ben galiba öğretmenlikten bir türlü ayrılamıyorum. Görüyorsunuz 2006 yılının 2 Ocak’ında emekliye ayrılmış olmama rağmen ne İstanbul Üniversitesini bırakabiliyorum, ne de Maltepe Üniversitesini. Ve de İstanbul Üniversitesinde lisans dersi veremediğim için burada da o zevkimi devam ettirmek üzere bulunuyorum. Yüksek Lisans, doktora derslerini de öyle yapıyorum. Emekli aldıktan sonra aynı fakültemde sözleşme diye para almak istemediğimi başta söyledim. O zamanki rektörün isteğiyle lisans derslerine devam etmeme rağmen 6 ay sonra bizim sözüm ona meslektaşlar, benim lisans derslerimi engellediler. Halbuki rektör bunu kendisi istemişti. “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Türkiye’nin bir numaralı fakültesi iken gitgide o özelliklerini kaybediyor, sizin ayrılmanızı istemiyoruz, emekli olduktan sonra da sözleşmeyle devam eder misiniz?” demişti. Ben de, bu benim çok istediğim bir şeydi ama reddedilirim diye size söylemeye cesaret edemedim, siz şimdi teklif ettiğinize göre büyük bir sevinçle, devam ederim ama para da almam dedim, çünkü ben zaten emekli maaşı aldığım bir yerden ikinci kere para almam” dedim. Rektör kabul etti, o yılın yarısına kadar ders vermeme ses çıkarmadılar. Rektörün yanında birleşen bir iki habis, kim bilir ne laflarla rektörü bile etkilemeye çalışmışlar, o zamanki rektör, Mesut Parlak etkilenmemiş, zaten o rektörlüğünden sonra onun da emekliliği geldi, ben de bir konsolosluk davetinde yanına gidip konuşurken şunu dedi:”Sizin fakülte ölmüş, bana size ders verdirmemem için kendi meslektaşlarınız öyle korkunç şeyler söylediler ki sizin hakkınızda, size söylemedim ama ders vermeye devam etmenizi de sağlayamadım.”Ama ne oldu, o devirde benim ders vermemi engelleyenlerden başı çeken dekan, emeklilik süresi dolmadan, Koç Üniversitesinden daha cazip paralı teklif geldi diye, derhal süresinden önce emekliliğini isteyip, fakülteyi bırakıp Koç Üniversitesine gitti. Orada iyi para aldığı için. Ama ben de tam aksine, yüksek lisans derslerinden mahrum edildiğim için. Yüksek Lisans, doktora gibi hiçbir faaliyetimden para almayı düşünmediğim halde, ders vermem engelledi, bu gibi zevat tarafından.

“BAZI PROFÖSÖRLER, “HATEMİ VASITASIYLA, DAVUL ONUN BOYNUNA ASILSIN AMA TOKMAĞI DA BİZ VURALIM” DEDİLER”

Bu hikaye şu mu? 1983’te Türkiye'nin tüm üniversitelerinde atılma tedirginliği yaşanıyorken, sizi  içki içmemek suçundan ihbar etmişlerdi.

Bu da eğlenceli söylentilerden biriydi. Bu da söylendi sebep olarak ama asıl sebebin bu olduğunu zannetmiyorum. Asıl sebep, hiçbir zaman açıkça söylenmese bile benim 1979 Humeyni İran’a döndükten sonra tabi 12 Eylül 1980’e çok vardı, Amerikan elçiliği işgali, İran’da idamlar daha çok fazla değildi, idamlar olmuştu ama devrimin ilk günleri diye çok fazla etki uyandırmamıştı. Türkiye’de sözüm ona sosyal demokratlar, şimdiki Hayırcıların, o zamanki şekilleri, birden bire İran devrimini çok iyi karşıladı. Çünkü İran’da bunların hayallerinde kim bilir ne kadar petrol geliri var, Şah bize çok önem vermiyordu, Türkiye profesörleri aryan ırkından olma saplantısıyla Avrupalılara önem veriyordu ama Türkiye ile İran arasında akademik ilişki perdesi altında İran’ın nimetlerinden pek istifade edemedik, bedava halı falan alamadık. Bundan sonra çağrılabilmek için, İran’ın bir şöhreti var, bari şu Hatemi vasıtasıyla, davul onun boynuna asılsın ama tokmağı da biz vuralım, parsayı da biz toplayalım, diye benim yanıma sosyal demokratlardan hem de sözüm ona İran karşıtı olan Müslümanlardan bir alay kişi gelip gitmeye başladı. İki gurubun da söz birliği yapmış gibi şunu diyordu:”Senden başka kim yapacak bunu! Farsça biliyorsun. Biz Humeyni’nin eserini okumak istiyoruz. Yakında tüm Avrupa dillerinden çıkacak, sen onlardan önce Türkçeye kazandır, kazandır ki okuyalım” Sonra da beni her yerde konuşmaya davet etme modası başladı. Ben de başıma gelecekleri kısmen sezerek şöyle diyordum:”Dışarıda hiçbir davete gitmem, Yücel Sayman arkadaşım olduğu halde gitmem. Osmanlıdan korkarım ben.

“HUMEYNİ’NİN KİTABINI TERCÜME ETMEMİ İSTEYENLER, BEN BU KİTANI BASAYIM DİYE TEPİNMİŞİM GİBİ GÖSTERDİLER”

Bir müddet sonra Osmanlı Paşaları hakim olursa, askeri bir idare gelirse ben, üniversite dışında akademik olmayan bir toplantıda konuşmam ama üniversite içinde devrim hakkında, İran Anayasası hakkındaki konuşmalara gelirim”Yücel de 1402 olduğu halde- Yahu bu konulardan çok daha cesaretliyim, sen niye bu kadar korkuyorsun dedi. Ben buna riayet ettim ama riayet etmem bir işe yaramadı. Ama beni üniversite içinde konuşmaya çağıranların hepsi de İran’a gidip, bir müddet bedava ziyaretlerde hatta sosyal demokrat bir hava hakim olacak, Humeyni’nin ilk söylemleri ile bizim içki içmemize de karışılmayacak, orada bol konferanslara, ders vermelere davet edileceğiz, petrol gelirinden nimetleneceğiz diye beni hep o toplantılara çağırdılar. Beni Müslümanlar da sosyal demokratlar da hep Humeyni’nin bu kitabını mutlaka benim tercüme etmemi istediler. Ben de tercüme ettim. Ama benden gelip ısrarla basmak isteyen(mesela Ali Bulaç başlarındaydı) bu kitabı bir kere bastıktan sonra bana doğrudan doğruya söylemeseler bile kulağıma gelenler; sanki ben bu kitabı basayım diye tepinmişim, tercüme edeyim, siz de basın diye, bu kitapta şii propagandası varmış, onun için bir daha basmayacaklarmış, Anadolu’dan tepkiler geliyormuş, bunu diyen Müslümanlar. Solcular da hatta liberal, mason solcular bana basmam için ısrar ettiklerini unuttular.

“BENİM 1402 OLMAMDA DA, SULHİ DÖNMEZER’İN ROLÜ OLDU”

Ondan dolayı mıdır ki, Ali Bulaç, Turan Dursun’un öldürülmesinden sonra ortaya bir “ağabey gazeteci”nin çıktığını ve köşesinden sizi (kendisini, Abdurrahman Dilipak ve sizi) isim vererek hedef gösterdiğini iddia etmişti?

Ben hatırlamıyorum ağabey gazeteciyi. Ama Ergun Göze’yi kastediyor belki. Çünkü Ergun Göze, benim aleyhime çok kötü şeyler yazdı. Ve benim 1402 olmamda da, Sulhi Dönmezer’in rolü oldu. Hatta 1402 olmamdan önce benim belki askeri mahkemede yargılanıp idam kararı çıkmasından da çok memnun olurdu. Çünkü beni şu şekilde ihbar etti:” Ben Almanya’daydım ama sonra öğrendim ki Almanya’da değilmişim, rüya görüyormuşum. Ben İran Anayasasını hazırlamak üzere İran’da bulunuyormuşum. Ve sık sık İran’a Atina üzerinden gidiyormuşum…(gülüyor)

“HATEMİ, ÖMRÜNDE AĞZINA İÇKİ KOYMAMIŞ, DEMEK Kİ, ATATÜRK’E KARŞIYMIŞ”

 İçki meselesi de şuradan çıktı: onu da şöyle öğrendim, biraderin iyi bir bilinçsiz mason hocası vardı, Fikret Biyal’di. Zaten tıbbiyede bir mason olma geleneği vardı o sıralarda. Birader o geleneğe uymadı ama tıbbiyelerin hemen hepsi yükselmek için başlarına bir şey gelmemesi için mason olurlardı. Fikret Biyal, biraderin hocası, beni de tanırdı, onun bir diyabetikler derneğindeki bir probleminde bilhassa bana sık sık hukuki yardımlar almıştı. Ben birden 1402 olunca, adamcağız üzülmüş, şaşırmış, bende bir sivrilik olmadığını bildiği için. Sonradan bana anlattığına göre, sıkı yönetimde çalışan biri ona muayeneye gelmiş, subaya:“Bu 1402’lerden görevden alınanların hepsini anlıyorum ama bu Hatemi niye görevden alındı, onun ben solculuk veya kanun dışı bir şeyini bilmiyorum”deyince, -Ben tanımıyorum, dosyasına bakıp söyleyeyim demiş. Sonra gelmiş o subay şöyle demiş:”Ömründe ağzına içki koymamış, demek ki, Atatürk’e karşıymış.

“TÜRKİYE’DE YERLİ AZERİLERDEN BİR ÇOĞU DA Şİİ OLMALARINA RAĞMEN KENDİLERİNİ MHP’YE VERİYORLAR”

O mu Boğaz'da içki içtiğinizi söylese de ikna edememiş subayı? Haklarınız yedi yıl sonra iade edilmiş galiba. Bir darbezede haklarını iade alabilir mi?

O bunun üzerine beni kurtarmak için, “Aman Albayım bir yanlışlık olacak ben onunla hafta en az bir kere boğazda oturur kafaları çekeriz” demiş. Ben de “Keşke öyle söylemeseydiniz, şimdi de buna inananlar çıkacak” dediğimde, adam kötü bir şey yaptığını kabul etmedi tabi. Ama bir şeye de yaramadı. Ben de bunu eğlenceli bir üslupla Ankara’da toplanan 1402’ler kurultayında anlatınca, Melih Aşık köşesinde yazdı. Benim, ‘Keşke böyle söylemeseydiniz, inananlar çıkacak sözü de başıma geldi” Çünkü yedi yıl sonra döndüm, 1990’da. Bu defa da o sırada Türkiye’de revaçta olan Esat Coşan diye bir profesör vardı, Nakşibendi şeyhi diye tanınırdı, o Nakşibendi şeyhi o sırada sağdı, onların Hakyol vakfı çok faaldi, Konya’da sık sık bilimsel toplantılar tertip ederdi, beni de hukuk devleti mi, demokrasi mi toplantısına Murat Belge(o sıralarda toplantılarda çok karşılaştığım şimdi temasım olmayan) ile davet etmişlerdi. Konya’ya gitmek üzere uçaktayken birden baktım, Hakyol vakfının başka bir toplantısı için o da Konya’ya giden İlahiyat Fakültesinden bir 1402 olmadan önce benden randevu alan, gelip tezi için konuşmak üzere ama 1402 olur olmaz hemen dudağı uçuklayıp korkudan bana telefon edip, “Konuşacaktım ama diye, eşini kastederek, Müslüman diliyle çocuklar rahatsızlandı, bugün hastaneye gideceğim, ben sonra size tekrar telefon ederim”dedi. Sonra tabi çocukların rahatsızlığı bir türlü geçmedi. Sonra o adam uçakta karşıma gelmesin mi? Hayrola, dönmüşsünüz galiba? Tebrik ederim, dönmüşsünüz diye yanıma geldi. Halbuki bu yedi sene içinde telefon dahi etmedi. Arkasından şunu söyledi,”Geçenlerde sizin hakkınızda gözüme bir yazı ilişti, doğru mu acaba? Siz ayyaşlıktan mı 1402 oldunuz?” Ve ben ona baktım, korkum yerindeymiş…

“SÜNNİ- AZERİ OLARAK DAHA FAZLA MHP’Cİ ÇIKIYOR”

Çok güldüğüm bir şey daha…Bir tıp profesörü şimdiki terimlerle; Ergenekoncu bir tıp profesörü, MHP eğilimli, Azeri o da sözde ama Sünni- Azeri olarak daha fazla MHP’ci çıkıyor ama Türkiye’de yerli Azerilerden bir çoğu da Şii olmalarına rağmen, şu sebeple zannediyorum, orada Kürt etnik gurubu daha fazla çoğaldığı ve güçlendiği için bunlar da kendilerini MHP’ye veriyorlar. Maalesef Türkiye’de birkaç nesildir yerleşmiş olan veya Türkiye sınırları içinde olan Azeriler bizim gibi hele İran- Azerbaycan’ından göçen ailelerden değildi, eskiden beri o bölgelerde yaşayan Azeriler, Kürtler orada güç kazanmaya başladıkça, bunlar da tam aksine MHP’ye bağlanmaya başladılar. Gene de durum öyle zannediyorum. Iğdır’da Kürt nüfusu çoğunlukta, Sünni Kürtler çoğunlukta olunca bu Iğdırlı Şiiler de MHP’ye sığınıyordu. Biz ikiz olduğumuz halde birader Türk- Azeri- Türk Milliyetçisi- Aydını ama benim görevden alınma sebebim şuymuş, ben Azeri olduğumu söylermişim ama aslında Farsmışım. Fars olsam ne yazar, Türkiye’ye sığınmış şimdi İran devriminden sonra, Türk vatandaşı olmuş, yerleşmiş, üniversitelerde görev almış, ben demek ki ikiz birader olduğu halde ben Fars olma suçu işlemişim.

İRAN DEVRİME SEMPATİM KÖRÜ KÖRÜNE SEMPATİ DEĞİL.”

Önceki ve Bugünkü Hukukta Vakıf Kurma Muamelesi, doktora tezinizdi, Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları ise doçentlik teziniz oldu. Profesörlük tezinizi ise Medenî Hukuk Tüzel Kişileri üzerine yaptınız. Fakat sizin için ilginizi hep İslam’ın Şii koluna kaydırdığınız, İran devrimine olan sempatiniz konuşuldu.

Bunu ben gizlemiyorum ki Şii’yim. İran devrime sempatim körü körüne sempati değil. Ben İran’ın bazı yaptıklarına gene karşı çıkıyorum. Ben mesela recm cezasının İslam’da olmadığını söylediğim için, bilhassa Türkiye’de 12 Eylül’den sonra kaçıp, o sıralarda İran’a sığınan, Sünni, mutaassıp kimseler İran’dakilerin de kafasını karıştırarak, bana senelerce İran radyosundan ‘garpzede’ diye Batı etkisinde kalıp, İslam’dan uzaklaşmış diye hücum ettirildi. Onlar şimdi tehlike biraz geçince kimisi Türkiye’ye döndü, gene İran düşmanı oldu. Bana garpzede diyenler, bir kısmı da Almanya’ya giderek, daha iyi maddi şartlarda, Sünni mutaassıplıklarını orada devam ettirerek, onlar da İran’a döndü. Ama İran’da bulundukları sırada bana şu hücumu yapıyorlardı ve İran halkını da etkiliyorlardı. Bu şeriatı inkar eden, garpzede, Batı etkisinde, Batı vurgunu yemiş kimse diye gösterildim.

“İRAN’DA RECM’E, EL KESMEYE KARŞI ÇIKIŞIMDAN RÜCU ETMEMİ İSTEDİLER”, “BEN ELBETTE, Şİİ’YİM. İFTİHAR EDERİM, ON İKİ İMAMA BAĞLI OLMAKTAN, ALİ’Yİ SEVMEKTEN”

Hatta İran’dan birisi geldi. Fars bir genç din adamı yüksek mertebelerde geçmeden bana nezaketle şunu söyledi:”Kum’daki arkadaşlar beni sizden şu rica için aracı olmak üzere gönderdiler, biz duyduğumuz kadarıyla sizi severiz ama şimdi İran’da recm’e, el kesmeye karşı çıktığınız, bunların İslam’da olmadığını söylediğiniz söyleniyor, ben de arkadaşlar adına, İran’daki kimselerin sevgisi size karşı gölgelenmesin diye şu ricada bulunmaya geldim, bu fikirlerinizden rücu eder misiniz?” Ben de şöyle dedim:”Ben bu fikirleri elde edememenin ıstırabını senelerce çektikten sonra İslam’ın, Kuran’ın öz manasını anlamanın huzuru içindeyken nasıl olurda bu fikirlerimi bırakıp tekrar o ıstıraba dönebilirim? Yani imkan yok, ben bunları Batılıların hoşuna gitsin diye değil, zaten İslam’da insanlık haklarına, insanlık onuruna aykırı bir şey olmayacağı için, İslam sevgi dini olduğu için ve Kuran’ın da gerçek manası nihayet anlayarak bu görüşlere sahip oldum deyince o şimdi ismini bile hatırlamadığım(1989)bu genç din adamı, aklınca bitirici soruyu sordu: “İmam da size bu fikirlerden dönmeniz gerektiğini söylerse siz gene ısrar eder misiniz?” Ben de :”Şimdi de aynı şeyi söylerim, ben şuna inanıyorum ki, imam Humeyni ile bir yarım saat ama başka kimsenin bulunmadığı bir şekilde baş başa konuşursam o da benim söylediklerimi tasdik eder” dedim. O da baktı ki, vazgeçecek değilim, ayrılıp gitti. Ben elbette, Şii’yim. İftihar ederim, On iki imama bağlı olmaktan, Ali’yi sevmekten, Fatıma’yı sevmekten. Hepsinin reisi olan, Ehl-i Beyt’in başında olan resulü Ekrem’i sevmekten, Kuran’a bağlılıkta iftihar ederim. Ali Şeraiti’nin söylediği gibi, İslam mezhepleri arasında en Sünni olanı, Şii mezhebidir.

 “EHL-İ BEYT SEVGİSİ,  TÜRKİYE’DE  GERÇEK ANLAMINDA ALEVİLERDE YAŞIYOR”

Hz Ali’nin oğlu Huseyn-cân, sizin tabirinizle Hicrî takvimin ilk ayında "Nefs-i Mutmaine", "Seyyid-uş-Şuhedâ", "Zibh-i Azîm" ve "Mev'üde" olduğunu gösterdi. Şahadetinden (1330) yıl geçti, (2010) yılının 10 Ekim günü, güneş yılına göre (2010) yıl tamamlanacak. İslâm âlemi henüz senin ne yüce bir ni'met olduğunun farkında değil! diyorsunuz, niye değil sizce?

İmam Hüseyin sevgisi, bilhassa Sünniler arasında eskiden daha iyi biliniyordu Türkiye’de. Çünkü Osmanlı’da Ehli Beyt sevgisi olan tarikatlar vardı. Bunlar İmam Hüseyin sevgisini, tekkelerdeki mersiyelerle devam ettiriyordu. Ama şimdi maalesef vahabiliğin etkisi altında, eski Emevilerin Suriye-Ürdün bölgelerindeki düşünceye etkisi altında, bu gibi sebeplerle Türkiye’de tarikatlare ve dini eğitime kilit vurulunca 1920’lerden, 1948’lere Türkiye’de dini eğitim de, tarikat, irfani eğitim de tehlikeli bir şey oldu. Hatta Kuran’ın yüzünden manasını anlamadan okumak bile, Jandarma baskınına uğramak demekti, eski yazıyı Kuran alfabesini öğrenmenin bile suç sayıldığı dönemler oldu. Bu baskılar altında halk bu defa laik rejime tepki göstererek, hâlbuki bu tepkiye sebep olunmasaydı, nasıl Alevilere Çaldıran’da daha sonra Vakayi Hayriyye denen, Sultan Mahmut zamanında Yeni Çeri ocağının kaldırılması sırasında bu seferdeYeni Çerilere mensup sayıldığı Bektaşi Tarikatına ağır zulüm kavramına girecek hareketler yapılınca aleviler de bugünkü tepki gösteren hallerine girdilerse, Sünni halka da bu defa laik devlet yaptığı zulüm sayılabilecek eylemlerle Sünni halkını da bu tepkiyi göstermeye itti. Suriye’den gelen bazı Sünni ulemanın Mısır’dan veya son zamanlarda bilhassa Vahabi düşüncesinin de etkisinde kalarak, Ehl-i Beyt sevgisine Alevilerde yaşıyor Türkiye’de gerçek anlamında. Çünkü aleviler de ismen, çoğu önderleri hakta sevgi yaşıyor diyelim ama bu da gitgide azalıyor ama hastalık belirtileri yayılıyor.

“ALEVİLİKTE DE SÜNNİLİKTE DE HASTALIK BELİRTİLERİ VAR”

Mesela aleviler içinde Zühre Ana diye bir şey çıkıyor, kitapları yenir yutulur şeyler değil ama o kadar bilgi seviyesi, bilinç seviyesi o kadar düşmüş ki alevi toplumunda maalesef, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi görüşler, materyalist Alevilik gibi görüşler veya o Zühre Ana’nın kitaplarında olduğu gibi; reenkarnasyon görüşleri, bütün bunlar Alevilerde nasıl varsa, Sünni düşünce de Türkiye’de çok hastalık belirtileri var. Halbuki Hüseyin’in kanıdır, Hüseyin’in kanı bilincidir insanı temizleyecek, arıtacak olan. Bunu Osmanlı zamanında Mevlevi Fasih dede söylemişti. Hüseyin büyük kurbandır, büyük insanlık şehididir. Bunu Muhammed-i İkbal(Pakistanlı Sünni şair) söylüyor ama Türkiye’de bu bilinç yok.  Ben 2,5 sene Yeni Şafak’ta yazdığım sırada İmam Hüseyin, Ehl-i Beyt sevgisinden bahsettiğim yazılara çok korkunç tepkiler aldım, o yüzden esefle gördüm ki, Türkiye’de benim gençliğim oranla Sünni halk arasında demeyelim ama kendisini okumuş yazmış entelektüel hatta dini önder sayanlar arasında korkunç bir gerileme var. Ehl-i Beyt, İslam’ın gerçek manası.

“ALEVİLER SÜNNİLERE, AHLAKSIZ DİYE HÜCUM EDİYOR”

Yunus'un da bir cümlesini alıyorsunuz… "Ali gibi er gerek işbu sırra eresi!" Ne var ki, gerçek Ali'ye, Ali gerçeğine de Kur'ân-ı Kerim'e aykırı yoldan erişilemez”diye yazmıştınız. Alevilikteki Hz.Ali sevgisinin, Kuran-ı Kerim’den koptuğu, ters düştüğü hususlara ne diyeceksiniz?

Aleviliğin esasında değil. Mesela Pir Sultan Abdal, tamamen bir İslam şairidir. Pir Sultan Abdal düşüncesinde İslam’a aykırı hiçbir şey yoktur.”Gel talip ikrardan şaşma, sözüm sana nasihattir, gafilen bacadan düşme, evvel kapı şeraittir”diyor. Şeriat, Tarikat, marifet, hakikat..Bütün bunlar zaten Sünni, Şii ayırımı yapılmaksızın İslam irfanında vardır. Pir Sultan Abdal da bir İslam alimiydi, Hacı Bektaşi Veli de öyleydi ama şimdiki aleviler öyle değil ki. Sünnilere ahlaksız diye hücum ediyorlar, kendi aralarında onlardan korkunç tiplerin sayısı daha fazla olabiliyor. Sünniler de öyle, aleviler mum söndü yapıyorlar diye iğrenç iftiraları daha bugün bile zihninde muhafaza edenler. Ben bunda çok şaşırmıştım yine, çok acı bir tecrübem olmuştu.

“MUM SÖNDÜ ADETİ OLDUĞUNA İMAN ETMİŞ BİR MÜSLÜMAN, BUNU KADINLARIN ÜZERİNDEN ATLAMAK İÇİN YAPMAK İSTEMİŞ”

1960(27 Mayıs ihtilalı olduğu için bizim imtihanlar biraz geriye kalmıştı) yılında, bizim hukuktan mezun olduğumuz seneydi. Kafası işlemeyen, büyük kafalı, Cuma namazlarına gitmede, günlük namazlarını kılmada çok mutaassıp görünen, gösteriş Müslüman’ı mezun olduğumuz bir sırada ben fakülteye gelmiştim, ağaç altında oturuyorduk, o da yanımıza geldi. Ben Müslümanlığı dolayısıyla onu severdim ama birden bire bana şöyle dedi, bir laf açıldı Alevilikten falan, arkadaşlardan diğeri, “Cemal Gürsel aleviymiş” dedi, bunun üzerine ben Alevileri bilirim, Sivas’ta bir memuriyeti olmuş devlet dairesinde, orada Alevilerin toplandıkları bir cem evi varmış, ben onları tanıdığım için onların arasına girmek istedim, o ayine katılmak için, onlar orada mum söndü yapıyorlardı, ben de katılmak istedim, beni aralarına almadılar” dedi. Ben de:”Hem mum söndü yapıyorlar diyorsun, hem de niye katılmak istedin? diye sordum. Ne cevap aldım bu Müslüman’dan? Mutaassıp görünüp, ahlak müfettişliği yapan başkalarına karşı, birden bire bana şunu dedi:”E ne yalan söyleyeyim her erkek tabi bu fırsatı kaçırmak istemez, bir karı buldu mu atlamak ister. Ben de bunlar karı-bacı demeden karanlıkta kendi kızlarına kardeşlerine atladıklarını bildiğim için ben de katılıp atlamak istedim ama atlatmadılar. “Kesin mum söndü adeti olduğuna iman getirmiş ama kendisi bir taraftan tenkit ederken, erkek değil miyim katılmak istedim, namussuzlar kendi aralarına almadılar. Şimdi görüyorsunuz; kendi karılarına kızlarına çok ahlaklı görünen hatta töre cinayetine başvuran bir alay habis veya kafasız kişi, ama kendileri için nataşa dedikleri kadınlarla ilişkiye girmeyi, öldürmeyi hak görürler. Bu ahlaksızlık Alevilikte de var, Sünnilikte de var. Daha doğrusu alevi toplumunda da bu hastalık belirtileri var.

“ŞİMDİ GERİYE BAKINCA GÖRÜYORUM Kİ, BENDE DE TAM BİLİNCE KAVUŞMAMA TEZAHÜRLERİ VARDI.”

Siz hukuk eğitimi almış olmanıza rağmen din bilgini olarak anılıyorsunuz. İslamiyetin içinizdeki doğuşuna ait örnekler neler? Mesela İkiz kardeşiniz Hüsrev Bey sizi ikinizi birden en çok etkileyen kitabın,  Kur'an-ı Kerim olduğunu söylüyor. Kendisini ‘‘İbadetten uzak bir dindar’’ olarak görürken, sizin için “olması gerektiği gibi” bir ifade kullandı.

O da biraz fazla iltifat etmiş. Ben de hatırlıyorum öyle dediğini bir yerde. Ben olması gerektiği gibi değilim ama hiç olmazsa 1999’dan sonra çok şükür. 1999’a kadar şimdi geriye bakınca görüyorum ki, bende de tam bilince kavuşmama tezahürleri vardı. Yavaş yavaş oldu. Uzun süre recm konusunun ıstırabını çektim. Bunları 1986’da halledebildim. Bunda da şeyin çok etkisi oldu, o sırada Amerika’dan gelen Yahudi asıllı bir çok muhabir veya Profesör görünüşünde tipler oluyordu, hepsi de sözleşmiş gibi bana bir müddet nezaketle konuştuktan sonra hepsi de sözleşmiş gibi şu yola başvuruyorlardı. O sıralarda kütüphanemin sıkışıklığından şikayetçiydim, ev imkanları da dardı, üniversiteden de uzaklaştırılmıştım, hanımın yazıhanesinde bir odam vardı ama şimdi de buna mukabil o yok. Avrupa dillerinde Fransızca, Almanca yazılmış hukuk kitaplarının hepsini bir iki peşrev yaptıktan sonra, benim o Zaman Gazetesinde yaptığım peşrevlere sözü getirip, -Siz İslam’a sevgi dini diyorsunuz, insan haklarından hukuk devletinden bu kadar bahsediyorsunuz, sonra başlarını da kaldırıp kitapları da görünce, görüyoruz ki batı hukuk düşüncesiyle de çok ilgilisiniz, peki nasıl oluyor da bu İslam Hukukunun ‘şeri’ unmenşli, hümanist düşünceyle bağdaştırılamayacak, insan onuruna aykırı cezaları nasıl kabul edebiliyorsunuz?, ben de o zaman sükunetle- Kabul etmiyorum ki, benim görüşüm şöyle, diye izah etmeye çalışıyordum. Onlarda çok enteresan bulup ayrılıyorlardı.

“FEHMİ KORU, ÇOK OPORTUNİST BİR ŞEKİLDE RİCA PERDESİ ALTINDA TALİMAT VERMİŞTİ”

Sonra bunu gazetede söyleyelim dedim, bir yazdım, kıyamet koptu, Zaman’dan da uzaklaşmam sağlandı. Fehmi Koru çok oportunist bir görüşle bana telefon ederek, rica perdesi altında talimat vermişti. “Siz başka mecmualarda böyle görüşler söylemeye başladınız ama bu Müslüman okuyucuda tepki doğuruyor, onun için rica edeceğim bu gibi görüşlerinizi bizim gazetede belirtmeyiniz” dedi, bu da bana ağır gelmeye başladı. Çünkü benim gibi gençlerden ıstırap çekenler, başka dergilerde yazdıklarımı okuyup çok teşekkür etmişlerdi. Bir de şu el kesmeyi yazın diyorlardı. Ben de ne olacaksa olsun diye 20-25 Mart 1987 tarihli bir Zaman Gazetesinde, “Müşkül bir soru mu ne?” başlığında, bu soruyu yazıp, cevabını da yazınca kıyamet koptu, Fehmi Koru da talimatını dinlemediğim için benim pabuçlarımı kapı istikametine çevirmek için şu yönteme başvurdu: her gün benim yazımın altına, benim Şiilikten, Rafızilikten veya Batı etkisi altında olmaktan dolayı adeta küfür teşkil eden yazılar yazdığımı iddia eden gönderilmiş yazıları yazmaya başladı, ben de biraz sabretti. Şimdi artık adı pek duyulmayan, o zamanlar sözde Müslüman, pehlivan cüsseli sakallı bir acayip tip vardı, ismini hatırlayamadım, yazıları hiç hazmedilir gibi değildi, ben ona cevap verince daha ağır yazısını koydu, ben de artık gitmem isteniyor diye yazı yazmayı kestim zaten iki gün sonra Zaman’da deprem oldu. Zaman’ın sermayedarlarının ikisi bertaraf edilip, sonra geçiş rejimini temsil eden bir zat, tek sermaye sahibi oldu. O da Fehmi Koru’yu ve benim dışında ekibini bir müddet muhafaza etti ama bir altı ay daha geçince o zamanki Fethullah Hoca cemaatine gazete, devredildi. Ali Bulaç o zamanın şartlarıyla Fehmi Koru hariç, herkesin işine son verildi. Ben 6 ay önce ben bu akıbete maruz kalmıştım. Onlar da bir 6 ay yada 1 sene sonra aynı akıbete uğradı.

“GÜLEN CEMAATİNDEN AMERİKAN, YAHUDİ LOBİSİNİN BEKLENTİLERİ VARDI”

Gülen Cemaati yayınlarıyla ve stratejisiyle o günden bugüne nasıl geldi bugün hatalı bulduğunuz yönü nedir?

Gülen cemaati hata yapmadı daha doğrusu gitgide iyi olma yolundayken başına akıbet geldi. Açık söylemek gerekirse Gülen cemaatinden Amerikan, Yahudi lobisinin beklentileri vardı. İlk vekaleti onları verdi. Ama Fethullah Gülen ve ekibinin hepsi bunu bilinçli olarak kabul etmediler yani onlar da bilmiyorlardı bu vekaletin anlamını. Denize düşen yılana sarılır misali baskı altındalardı. Böyle birden bire Özal vasıtasıyla yani Amerikan elçisi, Yahudi asıllı Abramovich birden Sovyet Rusya çatırdıyor, yakında Sovyetler çökecek, İran’a da Saddam’ı saldırttık ama Saddam beceriksiz çıktı, yakında Saddam da süklüm püklüm İran’dan çekilecek, bu sırada Sovyetler çökerse de İran rejimi bütün Sovyet, Müslüman topluluklarını ele geçirecek, şii olsun Sünni olsun, belki Afganistan bile İran nüfusu altına girecek. Şu halde siz Fethullah Hocaya baskı yapacağınıza, takibat altında bırakacağınıza, tam aksine, İran’la bu sefer Sünni kuşakla sınır çekmek için( Çin Seddi gibi) İran tehlikesini enterne etmek için Fethullah Hoca okulları vasıtasıyla bir nevi emperyalistlerin misyoner gönderip arkasından gitmesi gibi Türk okulları, Türk İslam okulları perdesi altında aynı zamanda İngilizce öğreten, Amerikan misyonerliği de yapan okullar açılsın, Fethullah Hoca da bir Sünni lider olarak o hareketin başında itibar görsün. Ama tabi Fethullah Hoca, kendisine bu şekilde bir vekalet verildiğinin farkında olmadan eh biraz nefes aldık diye desteklendi, genişlendi.

“GÜLEN OKULLARININ TÜRK MİLLİ MENFAATİNE HİZMET ETTİĞİ ZOKASINI TÜRKİYE’DE ÇOK KİŞİ YUTTU”

Ama bu okullar Amerikan menfaati için kurulmuş okullardı, göstermelik olarak İstiklal Marşı ezberletmekle filanla da onlar da bilinçsiz olarak Türk Milli menfaatlerine hizmet ettiklerini zannederek bir slogan uyduruldu. Türkiye’de de bu zokayı yutan çok oldu. Şey diye:”Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar Osmanlıyı tekrar canlandırıyoruz. Türk hakimiyeti!” Halbuki Türk hakimiyetini ne Avrupa ister, ne Amerika ister, ne Yahudiler ister. Bu kadar da saflar. Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar diye kükremeye başladılar, her iftar sofrasında kükremeye başladı, takma yeleli aslanlar. Ama arkadan körfez(I.körfez, Amerikan işgali değil de baba Bush harekatı) savaşı şartları doğunca 1991’de, o zaman Amerikan Yahudi lobisi şöyle düşünmeye başladı: Biz Saddam’ı İran’ı mahvetsin, it dişi, domuz derisi diye teşbih ortaya attık ama bir şey beceremedi, şimdi de yavaş yavaş o beceriksizliğini örtmek için Kuveyt’i işgal, genişleme sevdasına düştü. Şu halde biz şu Saddam Frankeştayn’ını icat ettiğimiz gibi imha edelim, ama bundan sonra da Sünnilere tetikte olalım yani Sünniler de tehlike olabilir.

“28 ŞUBAT, İRAN- TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİ ÖNLEMEK İÇİNDİ”

Nitekim sonra Taliban’ın da bir zamanlar Sovyet işgali sırasında Vahabi etkileriyle sözüm ona İslami gurupları destekledikleri sonra Taliban Frankeştayn’ının doğmasına sebep oldukları gibi bu sefer de Saddam’dan da korktular. Saddam örneğinden şuna bir dersini verelim, 10 sene sonra da abluka dan sonra son öldürücü darbeyi vururuz. Bu arada da Fethullah Hoca’ya da eskisi kadar güvenmeyelim, bu da tehlikeli olabilir diye Fethullah Hoca da bir gözetim altına alındı bu harekette, eskisi kadar güven duyulmadı. Bu güvensizlik bir adım daha ilerledi, o da şu: Bosna Hersek Ali İzzet Begoviç hareketini baktılar ki Türkiye’de Fethullah Hoca gurubu da iran gibi destekliyor, demek ki bu da tehlikeli olabilir dediler ve hemen Bosna Hersek İslami hareketini kısırlaştırdılar, enterne ettiler, örümceklerin sinek etrafına hücre örmesi gibi ağlarını ördüler, ondan sonra da büsbütün Fethullah Hoca hareketini incelemeye aldılar.

"FETHULLAH HOCA’NIN FERMANI, 28 ŞUBATÇILAR ELİYLE İMZALANDI"

Bu arada 28 Şubat oldu Türkiye’de de, İran- Türkiye ilişkilerini önlemek için. Ama Fethullah Hoca hareketi, İran’a hiçbir zaman yakınlık belirtmemişti o zamana kadar. Hatta 28 Şubat hareketi dış güçler tarafından İran’a da yapıldığı için bu Fethullah Hoca hareketi de bunu sezerek iyice kendisini güvence altına almak, eski suçlarından, güvensizliklerinden kurtulmak için Amerikan- İsrail odakları, İran aleyhine çok açık ve haksız beyanlarda bulunmaya başladı, İranlılar Müslüman sayılmaz anlamına gelen. Biz İranlılarla ayrı mezhepten değil, aramızda din farkı vardır demeye başladı. Ama bunu neden söyledi? Neredeyse bardak, Fethullah Hoca’nın üçüncü bir güvensizlik doğurucu tutumu ile iyice taşmıştı. Fethullah Hoca da bu bardak taşmasının sonuçlarından kurtulmak için, 1998’de bu beyanda bulundu ama kurtarmaya yetmedi, neydi o bardağı taşıran darbe? Maroviç ile birlikte yani İstanbul’daki Katolik psikopozu Maroviç’in girişimi ile Fethullah Hoca’nın Papa 23.John’ın davetlisi olarak Roma’ya- Vatikan’a gitmesi ve Papa tarafından İzzet-ül İkram ile karşılanması yani bizim siyasetimize yardımcı olsun diye destekleyip ortaya çıkarttığımız bir kişi nasıl olur da, bu kadar bilinçsizlik gösterip, bizim en fazla karşı olduğumuz Vatikan ile samimi, dostluk ilişkilerine girer diye artık zaten Fethullah Hoca’nın fermanı, 28 Şubatçılar eliyle imzalamışken, Fethullah Hoca da bunu sezdi, -Vur abalıya usulü İran’a şimdiye kadar söylemediğim derecede ağır bir yüklenme yapayım da bu tehlikeyi bertaraf edeyim diye Nevval Sevindi’yi çağırdı. Zaman Gazetesi’nde Nevval Sevindi’ye röportaj verdi ve orada dedi ki, İranlılar Müslüman da değildir anlamına gelen:”İranla aramızda mezhep farkı yoktur din farkı vardır.” Yani demek istiyor ki, İranlılar, samimi Müslüman olmadığı gibi Müslüman değillerdir esasen. Biz orada okul açmak istedik, buna da karşı çıktılar, bizimle adeta alay ettiler. İran’da okul açmak istedik, buna karşı, “Paranız çoksa buradaki yoksul öğrencilere yardım etmek istiyorsanız biz İran’ın şartlarını daha iyi biliyoruz, paranızı bize verin, biz sizin yerinize okul açıp o parayı da öyle kullanalım” Buna çok kızdığını söylüyordu. Bunun üzerine 1998’de söylenen bu söz de bardağın taşmasını önlemedi. Artık ferman imzalanmıştı.

“FETHULLAH HOCA’NIN AJAN OLMASI İÇTEN BİLE DEĞİLDİR”, " FETHULLAH HOCA’DA AMERİKA’DA İSRAİL’İN MENFAATLERİ İÇİN İPOTEK EDİLDİ."

Bu Deniz Baykal kasetleri hazırlanıp, zamanı gelince ortaya atılması gibi, Fethullah Hoca’nın belki de tamamen uydurmaydı veya bir toplantıda söylediği sözlerle zaten her toplantıda olduğu gibi "ajan olması içten bile değildir." Zaten Fethullah Hoca’nın yanına gelen, çok sureti haktan görünen, Amerikalı Musevi filan da çoktu, hazırlanan bir kaset. “Sakla kaseti gelir zamanı usulü. “ birden bire çıkartıldı ve Fethullah Hoca Amerika’ya gitmişken öyle zamanlandı ki, Öcalan nasıl o zamanlarda paketlenerek Türkiye’ye gene İsrail menfaatleri için rehin olarak teslim edildiyse ama bizim menfaatlerimize teslim edilmiş gibi gösterildiyse, Fethullah Hoca’da Amerika’da İsrail’in menfaatleri için ipotek edildi. Öcalan burada, Fethullah Hoca da orada. Yoksa Fethullah Hoca’nın Türkiye kamu düzenine aykırı, söylediği bir şey yoktu. Yaptığı şeyler eleştirilebilir ama Türkiye’ye gelmesi düşünülemeyecek olan veya geldiği zaman hapsedilmesini yargılanmasını gerektiren bir suç olduğu söylenemez.

“ENGİN ARDIÇ:” OSMANLI Şİİ BULDUĞU ZAMAN YERE YATIRIP KITIR KITIR KESERDİ. DİYE YAZDI”

Şeriatın geldiğine yönelik çok spekülasyonlar yapıldı hatta Engin Ardıç önceki günkü yazısında: "Türkiye batıyor, halkımız aç ve sefil"edebiyatı tutmayınca “şeriat geliyor” palavrası da sökmeyince, “yetim hakkı yediler” gibi çirkin iftiralar havada kalınca, “havuzlu villa” teranesi dönüp kendi adamlarına dokununca Başkanlık sistemini dillerine doladılar demişti. 

Engin Ardıç bugünlerde enteresan şeyler yazıyor ama ben de bunları okurken hem doğru buluyorum, güzel buluyorum ama ne yalan söyleyeyim şunu da hiç unutmuyorum. Ama inşallah tekâmül ettiğini görüyorum. Bu Engin Ardıç aramızda hiçbir yakınlık, bir toplantıda karşılaşmak, bir merhaba yokken ben 1402’lik zamanının artık sonu yaklaştığı bir sıralarda, 88 yada 89’da, bir kurban bayram sonrası bir tanıdık şunu dedi:”Sizin hakkınızda Engin Ardıç diye birisi bir şey yazmış”dedi. Tempo’da(Hürriyet’e bağlıydı) yazıyordu. Ben de 10-15 gün geçtikten sonra o sayıyı buldurdum. Dehşet içinde kaldım O sıralarda ben gazetelere pek çıkmıyordum ama gazete ve dergilerde röportaj yapanlar çoktu, bunu hazmedememiş, hiç tanımadığı, hiç görüşmediği biri için şöyle bir yazı yazmıştı:”Bu Hüseyin Hatemi her konuda uzmanmış gibi bütün gazeteciler onu çağırarak soruyorlar. Hazrette işte dini konularda olsun, hukuki konularda olsun her konuda konuşuyor, fikir beyan ediyor. Oysa kendisi Hazret, Şii’dir. Osmanlı Şii bulduğu zaman yere yatırıp kıtır kıtır keserdi. Biz de röportaj yapıp fikrini alıyoruz iyi mi? Bakın yazının korkunçluğuna! “Yani yakalayın ecdadınıza layık olmak için bunu kıtır kıtır kesin, Osmanlı böyle yaparken biz tam tersini yapıyoruz, her konuda bir Şii’nin fikrini alıyoruz” Ben de Doğan Hızlan’a gittim. Hürriyet öyle dağ başına gitmemişti, Cağaloğlu’ndaydı. Tempo Dergisinin başında olan eski mason üstadı azamlarından Hayrullah Örs’ün oğlu vardı. Ondan randevu alıp, ona gidip bir yazı vereyim dedim. “O da bana gönderin, ben ona veririm, gelmenize gerek yok”deyince ben de yazarak cevabımı gönderdim.

“BÜYÜK İHTİMALLE ENGİN ARDIÇ O YAZIYI SARHOŞKEN YAZMIŞTI”

Yazı ağır hakaret teşkil eden bir şey yoktu yalnız bu kadar korkunç bir yazının nasıl yazılabileceğini anlamadığımı, büyük ihtimal sarhoşken yazılmış bir yazı olduğunu yazmıştım. Sonra Doğan Hızlan bana telefon etti. Basılamayacağını söyledi diye, Örs. Ben de çok şaşırdım, bu sefer kendim gittim. Beni içeriye almak zorunda kaldı ama yayınlayamayacağını gene kesinlikle söyledi. Ben de:”Benim hakkımda öldürülme teşviki ihtiva eden bir yazıyı yayınlıyorsunuz da benim böyle bir şey olmayan yazımı niye yayınlamıyorsunuz?” diye sordum. –Sizin yazınızda yazara hakaret vardı!, nedir hakaret? Sarhoşken yazıldığını söylüyorsunuz, ben de:”Ben de kıtır kıtır kesilmesi mi korkunç, gayet tabi böyle bir yazı ancak sarhoşken yazılabilir demek mi hakaret?” dedim, kabul etmedi. Ben de “Tamam peki deyip kanuni yollara başvurmak zorunda kalacağım, mahkeme yoluyla bu yazıyı göndereceğim, ceza davası açtıracağım” deyip kalktığım sırada, o sırada yine Tempo’da çalışan, benim de daha önce tanıdığım, makul diye tanıdığım(şimdi de öyledir inşallah) Ruşen Çakır girdi. Ruşen Çakır da:”Engin Ardıç içeriki odada, ben ona sizin bu konuda konuşmaya geldiğinizi söyledim, yazı yazdığına üzülmüş görünüyor, gelip sizinle konuşmak istiyor, gelsin mi?”deyince, ben önce gelmesin dedim ama ondan sonra Ruşen Çakır da:”Bana kalırsa konuşsanız iyi olur” deyince, ben de yumuşadım. Ama şimdi bilmiyorum Ruşen Çakır ne ahvaldedir, uzun zamandır ilişkimiz olmadı. Peki gelsin dedim, bunun üzerine Örs, çok memnun oldu. Biraz sonra baktım, ilk defa gördüğüm Engin Ardıç; süklüm püklüm, sevimli görünen bir gülümseme ile içeriye girdi, ben de anlayamıyorum böyle bir yazıyı hiç tanımadığınız biri için nasıl yazdınız deyince, “Ne bileyim kızdım birden bire, herkes sizi soruyor, her şeyi bu kişi mi biliyor manasını sordum” Ben de özür istemediğimi ama bundan sonra yazacağı yazının altına şu satırı koymasının yeterli olacağını söyledim:”Hüseyin Hatemi ile görüştüm, tanıdıktan sonra onun hakkında yazdığım şeyleri geri aldım” bu kadar. Özür dilemeni de istemiyorum dedim. O da, gerekirse özür de dilerim dedi, ben de geri aldığınızı belirten bir şey yazın o kadar dedim. Gene yazmayı kendine yediremediği için dolambaçlı bir şey yazdı. Ben de o kadarını uygun gördüm. Şöyle yazdı:” Hüseyin Hatemi’yi tanıdıktan sonra, her gün yolda fark etmeksizin kaldırımda yanınızdan geçenlerin de kendilerine özgü doğruları olabileceğini anladım” Yani benim söylediğim doğru ama o da müsamaha edilebilir gibi saçma sapan bir yorum ama ben o kadarını da uygun gördüm. Ondan sonra bir iki yerde karşılaştığımızda konuştuk. Yeni yazdığı yazılarda doğru yazmasına rağmen acaba nasıl oldu da o yazıyı yazdı sorusuna daha da cevap bulamıyorum.

“KADIN VE ERKEK ‘KANUN ÖNÜNDE EŞİTTİR” SÖZÜ ÇOK İYİ DEĞİL, “TANRI ÖNÜNDE EŞİTTİR” DEMEK LAZIM”

Tayyip Erdoğan ile ayrıştığınız noktayı merak ediyorum Mesela siz 'Kadın insan'ı yaratan da; her varlığın konumunu belirlerken, kadına erkek ile eşit insan hakkı veren ve kadının konumunu belirleyen Rabb'de aynıdır”derken, Erdoğan: "Kadın kadındır erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır"diyebiliyor.

Onun dediği de doğru ama şunu demek istiyorum ben: İnsanlık onuru açısından hiç şüphesiz kadın ile erkek tam olarak eşittir. Tanrı önünde, insanlık onuru bakımından, temel hak ve özgürlükler bakımından, şimdi Anayasanın da başlangıç bölümü, inanmadan söylediğini gösteriyor ama Anayasanın metin kısmındaki eşitlik ilkesi, tam olarak doğrudur. Ama ‘kanun önünde eşittir sözü’ çok iyi değil. Hukuk Felsefesi bakımından hatta daha iyisi bunu ‘Tanrı önünde eşittir’ ya da kısaca ’eşittir’ demek lazım. Yani insanlık onuru bakımından; din, dil, ırk farkı gözetmeksizin kadın ile erkek birbirine eşittir. Bunu Hz. Peygamber söylüyor zaten, Arap’ın aceme, acemin Arap’a üstünlüğü yoktur. Eşitlik ilkesi bakımından kadın erkeğe eşittir hatta bir bakımla kadının bir üstünlüğü de vardır erkeğe. Erkeğin üstünlük zannedilen öyle tercüme edilen, ama ayette o üstünlük değil, görev çokluğu, ödev çokluğu diye bazı ödevler bir yetki gerektirir. Onun için kadının mecburiyeti yoktur aileyi geçindirmekte, bütün bunlar erkeğe görev verildiği için, ılımlı bir aile ev reisliği erkeğe verilmiştir. Bunu erkek üstünlüğü diye yorumlayamaya gerek yoktur. Eski medeni kanununda olan evlilik birliğinin reisi kocadır. Tayyip Bey de şunu söylemek istiyor zannediyorum, yani insanlık onurunda kadınla erkek arasında fark yoktur ama bu demek değildir ki cinsiyeti de görmezlikten gelip, mesela Sovyetlerde bir zamanlar yapıldığı gibi; kadın da gece işçiliğinde, sokak süpürücülüğünde, çöpçülüğünde, fabrika işlerinde erkekle aynı şekilde çalışmak zorundadır, bu doğru değil. Pozitif ayırımcılık gereği vardır çünkü kadının üstünlüğü nerededir, erkekte olmayan? Üstünlüğü; yaratıcı, erkeğe savaşma görevini icabında meşru müdafaa savaşında, savaş alanına gidip savaşma görevini vermişken, kadına da kadın sevgiye erkekten daha eğilimli, sonradan bozulmamışsa travmalarla yanlış eğitim, yanlış çevre şartlarıyla bozulmamışsa, temel değer kaynağı olan sevgiye, erkekten çok daha eğilimli yaratıldığı için, kadına çok değer verildiği için, gelecek nesillerin eğitimi başta kadına verilmiştir.

“BU ANAYASA, BATILILARIN GÖZÜNÜ BOYAMAK İÇİN ÇIKARTILMIŞ BİR ANAYASADIR”

Peki Anayasanın ilk maddesi eşitliği vurgulasa da sizin yazınızdaki son cümlede (Anayasa, m. 25/2): “Temel ve evrensel ahlâk ve Hukuk ilkelerinin koyucusunun, belirleyicisinin Rab olduğunu söylemek; düşünce açıklama hürriyeti kapsamına girer ve bu yüzden kimse kınanamaz ve kovuşturulamaz” diye geçiyor. Size göre Anayasa bu dini içeriğine rağmen, yasaklamalar açısından neden bir kapalılık içinde? Siz başörtüsünü Anayasa'ya sokmaya da gerek bulmuyorsunuz.

Anayasa bunu söylemiyor, bunu ben söylemişimdir. Gerekli değildir aslında ama kurt dumanlı havadan hoşlandığı için, parçala ve böl ve hükmet ilkesi gereğince Anayasa’nın başlangıç bölümüne ve başlangıç bölümünün ikinci madde ile ilişkisi hakkındaki, gene başlangıç bölümü ve Anayasanın metnindeki kurallarla öyle bir hava yaratılmıştır ki, bu temel evrensel değer ilkeleri önemsizdir. Bir nevi hiçe sayılabilecek edebiyattır. Ne zaman ki bizim takdir edeceğimiz, Türkün milli menfaati ve laiklik ilkesi bizim takdir edeceğimiz şekildedir. Tehlikeye maruz kalırsa bütün bunların hükmü kalmaz diyor Anayasanın başlangıç bölümü. Onun için bu Anayasa, Anayasa değildir yani Anayasaların sağlanması gereken hiçbir güvence bu Anayasada temelini bulamaz. Çünkü başlangıç bölümünde bu Anayasa, Batılıların gözünü boyamak için çıkartılmış bir Anayasadır. Başlangıç bölümünü dikkatle okuyan bilir ki, bu Anayasaya aldanıp fazla açılmasın boğulur.

“BİR KİMSE HOMOSEKSÜEL DE OLSA İNSANLIK ONURU ORTADAN KALKMIŞ DEĞİLDİR. ONA TOPLUM ‘HASTA’ OLARAK YAKLAŞMALIDIR”

1999 yılında, “Laiklik değil, Atatürkçülük elden gidiyor!!!”demiştiniz. Bugün elden gidenler, ele geçenleri unutturur halde mi?

Bu Türkiye’de daha böyle olmadı ama Avrupa’da böyle bir tehlike başka yönden var. Yani Avrupa’da İkinci Dünya Savaşından çıkıldığı sıralarda, Hıristiyanların ve Müslümanların ortak ahlak ilkeleri, Avrupa’da hukuk devleti bilincine varıldığı için daha iyi korunabilir olma, halkın da bilincinin yükselmesi ümidi doğdu. Ama işte bu değerlerin kaynağının zaten sevgi demek olan Rap, Allah olduğu unutulmaya başlanınca bu sefer de refah dolayısıyla, Kuran-ı Kerim’de buyur ki: “İnsan kendini refahta, istiğna halinde, doyum, zenginlik halinde gördüğü zaman, böyle değerlerin bilincine sahip olmamışsa azar, yoldan çıkar” işte Avrupa bu tehlikeyi bu imtihanı atlatamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra iyi bir Alman Anayasası ortaya çıkmışken, hala önsözünde ’Tanrı önünde sorumluluğumuzun bilincinde olarak” cümlesi olmasına rağmen ne görüyoruz? Bu anayasaya göre kurulmuş devlet içinde Dış İşleri Bakanlığına getirilen bir zat, bugün bir erkekle evli olan bir erkek. Evli demeyelim de evlilik terimi kullanılmamış hayat ortaklığı, protokolde eş muamelesi gören yani (Allah Türkiye’de göstermesin!) Dış İşleri Bakanı yanındaki erkeği, -Size eşimi takdim edeyim, karımı takdim edeyim deyip bir başka erkeği takdim edecek belki beş on yıl sonra şunun olmasından korkarım bu sefer de kocamı takdim edeyim diyen bir şey bile çıkacak. Bunlar anlaşılmaz şekilde, eğer düşünmezsek görünmeye başladı. Hatta Türkiye’de de yavaş yavaş böyle olmak gerekir. İnsan hakları, cinsel ayırımcılık yapılmamalıdır ama cinsel ayırımcılık yapılmamalıdır ne bakımdan anlaşılmalıdır? yani bir kimse homoseksüel de olsa insanlık onuru ortadan kalkmış değildir. Ona toplum ‘hasta’ olarak sevgi ile şefkatle yaklaşıp tedavi imkanlarını, isterse, sunmalıdır. Evinin içine girip tecessüs etmemelidir ama bunlara evlenme, gelecek nesilleri de bozma hele evlat edinme yoluyla yanlarında bir çocuk büyütüp onun da ruhi hayatını sağlıksız bir konuma getirme, bunlar Avrupa’da maalesef Sodom, Gomore yoluna çoktan girdi ve ilerliyor.

“BEN TÜRKİYE’NİN AVRUPA’YA TAMAMEN DAHİL OLMASINDA DA TEREDDÜT ETMEYE BAŞLADIM”

Avrupa da bu gidişi durduramazsa yıkılmaya mahkumdur. Onun için ben de 1402’lik yıllarımı yaşadığım yıllarda, Almanya’yı adeta ikinci vatanım gibi görmeye başlamıştım. Almanya’daki hukuk seviyesi ve Hıristiyan ahlakının henüz yaşadığını görüyordum. Ama 1990’dan itibaren Danimarka, Hollanda, İskandinav ülkelerinden aşağıya doğru yayılan çok güçlü deli dana hastalığı değil ruh sağlığını tehlikeye sokan deli dana mikrop’u güneye doğru yayılmaya başladı ve sınırlarımıza dayandı sayılır, Avusturya daha direniyor, Fransa belki şaşırtıcı biçimde laik bir ülke olarak daha fazla direnebiliyor ama mesela Yunanistan’da bile Avrupa Birliğine girdiği için, hani bir söz vardır, Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan diye. Yunanistan da bile bu fikirler yayılmaya başlandı. Halbuki homoseksüellik, tıpkı nasıl recm cezası yoksa bazı Şiilerin bozulmuş, İslam’a girmiş, katı Roma hukuku kurallarının kılık değiştirmesi ile girmiş, homoseksüel yüksek bir tepeden, kayadan veya yüksek bir binanın damından veya helikopterden yere atılır, o şekilde öldürülür veya hatta İslam’da olmayan bir ceza ile yakılır. Bunlar tabi akıl almaz İslam’a sonradan katılan şeylerdir ama bu demek değildir ki, bir zamanlar 1990 yıllarında Hollanda’da böyle bir kanun edildiği zaman bir dergide bir din adamının derhal bu Protestan Papazın bir kilise lojmanında oturan kilisenin papazının hayat ortaklığı kanunundan yararlanıp pasif homoseksüel erkekle evlenip hayat ortaklığı kurup onu da eş sıfatıyla kilisenin lojmanına getirdiği ve 20 sene önceki Protestan cemaatinin bu kadarını fazla görüp, tepkiler göstermeye başladığını ama ne oldu bilmiyorum. Şimdi de Dış İşleri Bakanı erkekle selemle hüsselam gezince Papaz lojmanına niye almasın? Haydi diyelim ki bir dereceye kadar biz de -ne halleri varsa görsünler diyelim, evlensinler ama böyle yüksek kamu görevlerine nasıl olurda nasıl oluyor müsaade ediliyor? Ben 83’lerde Almanya’da olduğum sırada, hayat ortaklığı kanunundan istifade değil, Genel Kurmay Başkanı homoseksüellerin devam ettiği bir lokalde sivil elbise ile bir gece görününce hemen sivil milli savunma bakanı bunu görevinden almıştı. Sonra da gururunu kırması için o adamcağız da Alman radyosunda, “Ben asla böyle bir yere adım atmadım” diye mazlum bir sesle konuştu. Sonra galiba bu işi şöyle hallettiler, kendisi emekliliğini istemiş gibi görevden uzaklaştırdılar ama şimdi Dış İşleri Bakanı böyle dolaşabiliyor onun için dikkatli olmalı ben o 1990 yıllarına kadar Almanya’yı ikinci vatanım gibi sayarken, şimdi Türkiye’nin kendi kendisini kurtarması kanaatindeyim, kendi kendisini kurtarsın, doğru bildiği yola kendisi gitsin yoksa elle gelen düğün bayram diye Avrupa’ya tamamen dahil olmasında da tereddüt etmeye başladım. Elbette hukuk devletinin bütün ilkeleri bilinçli olarak benimsensin, yeni Anayasa yapılsın, insanlık onurunda eşitlik ilkesine tam riayet edilsin ama biz kendi ahlak bilincimizle de bir araya gelip, iktisadımızı da düzeltelim ama kendimiz yapalım bunları.

“ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ, ‘YETMEZ AMA EVET’ DİYEBİLECEĞİM BİR DEĞİŞİKLİK OLDU.”,

Ne olmalıdır mesela Yeni Anayasa’da? AK Parti 2007’de yeniden iktidara gelirse, Zafer Üskül'ün "yeni Anayasa" terennümünün bir ökse bülbülü şakıması olarak görülmeyeceği güvencesini versin! Gerçekten dört vavlı, her vav "altı" değerinde hesap edilirse (24) ayar bir Anayasa bilinci ve isteği yoğun bir şekilde toplumda varsa, niçin olmasın?” demiştiniz. Oylanan Anayasa 24 ayar mıydı?

24 Ayar değil zaten. Anayasa oylanmadı, bazı Anayasa değişiklikleri oylandı. Bu da her zaman söylediğim gibi ‘Yetmez ama Evet’ diyebileceğim bir değişiklik oldu. Ama referandum pusulasına Yetmez ama Evet yazamayacağımız için onu zihnimizde ve beyanlarımızda paranteze aldık. Çünkü İslam metodolojisinde mantıki bir kural vardır, zaten her aklın yolu birdir, Avrupa’da da başka bir şekilde ifade edilir. “İyi bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa tamamı terk edilmez.” Nasrettin Hoca, Allah’a dua ediyormuş:” Allah’ım bana 100 altın gönder!”Ama 99 olsa kabul etmem. Musevi komşusu da bu duayı duyduğu için muziplik olsun diye bakalım ne yapacak diye bir kesenin içine 99 altın koyarak bacaya dama atmış. Nasrettin Hoca da bacadan o kesenin düştüğünü görünce hemen saymış. 99 olduğunu tespit edince anlamış da bir muziplik olduğunu, soğukkanlılıkla:”99’u veren Allah 100’ü de verir” diye cübbesinin cebine atmış.

“1’İ VEREN ALLAH 99’U DA VERİR DİYE OY VERMELİDİR YOKSA 100 OLMADI DİYE TERK ETMEK AKIL KARI DEĞİLDİR”

Adam, büyük bir telaşla aşağıya gelmiş, kapıya gelmiş, “Ben onu sana bakalım ne yapacak diye ben attım, Allah göndermedi, parayı geri ver” deyince, o da; “Sen niye Allah’tan gelmiş kısmetime mani oluyorsun” deyince, yarın o zaman kadıya gidelim, dava edeceğim seni deyince, o da, üstüm başım müsait değil, bana bir de iyi bir sarı kavuk ve bir de iyi bir cübbe verirsen ancak o zaman mahkeme huzuruna gidebilirim, onlar da verilmiş. Ve mahkeme huzurunda komşusu anlatınca, kadı, sen ne diyorsun diye sorunca Nasrettin Hoca da şunu demiş: Bu adam öyle birisidir ki, şimdi neredeyse başımdaki kavuğun ve üstümdeki kürkün de kendine ait olduğunu söyleyecek deyince, o da telaşla, onlar da benim değil mi? deyince kadı, kovmuş. Sonra Allah’ın işine karışma diye hepsini iade etmiş. Bu fıkra’dan nakletmek istediğim, 99’u da veren Allah 100’ü de verir kısmı. 99’u da veren Allah 100’ü de verir diye referandumda oy kullanmak lazım. Yalnız o değil, 1’i veren Allah 99’u da verir diye oy vermelidir yoksa 100 olmadı diye terk etmek akıl karı değildir. Bu Anayasanın baştan aşağı yeniden yapılması lazım.

“KEZBAN, BAŞÖRTÜSÜNÜN AHLAKİ BİR KURAL OLMADIĞINI SÖYLEDİ”

Evvelki sene Anayasa’dan başörtüsü geçemedi. eşiniz Kezban Hatemi başını örtmemesine rağmen başörtüsünü savunması gibi bir "çifte standard" iddiası ve taarruzuna uğradı.  Baş örtüsünü savunan biri, ülkesini ateşe atmış nasıl oluyor ben onu anlamıyorum.

Çifte standart değil, herkes için düşünce özgürlüğünü, herkesin inancına göre yaşamasını savundu. Kezban şunu söylemişti:”Ben başörtüsünün ahlaki bir örtünme kuralı olduğu kanaatinde değilim. Nitekim bunu ilk defa da ben yazdım, ‘İlahi hikmette kadın’ kitabında. Daha önce muhafazakar bir gazete olan Yeni Asya’da da bir yazımda yazdım, onların da pek hoşuna gitmedi. O yüzden de bir sözüm ona İslami Yazar da bana şu son derece haksız ve gerçek dışı isnadı da yaptı. Ben demişim ki bu kitapta, şunu demek istemişim, “Bir kadın sokakta bikini ile dolaşırsa İslam’ın aradığı ahlaki örtünmeyi gerçekleştirmiş olur” Hiç böyle bir şey söylememe imkan var mı ya kafasız yahutta habis. Bile bile bu iftirayı atıyor.

“HUKUK DEVLETİ OLMAMIZ İÇİN BAŞIMIZI ÖRTMEMİZ DİYE BİR ŞEY YOK”

Peki başörtüsünün hukuk devleti açısından gerekliliği nedir?

Hukuk devleti olmamız için başımızı örtmemiz diye bir şey yok. Hukuk devleti ile ne ilişkisi var? Senin başkasına zarar vermedikçe inancına göre yaşama özgürlüğü tanınmalıdır. Bir kadın başını örtmekle rahat ediyorsa, bunun Allah’ın emri olduğu kanaatindeyse, yoksa erkek dayatması ile değil, kendisi bu kanaatteyse örtmek istiyorsa örtmeli.

“ATATÜRK, 1923’TEN 1938’E KADAR CUMHURBAŞKANI OLDU. BAŞKASI DA OLABİLİR, OLMAZSA ÇİFTE STANDART ASIL BUDUR”

Eşya (şeyler) hukuku dersinizde mülkiyet, zilyetlik, intifa hakkı, sükna hakkından söz ediyorsunuz. Bir kişinin sükna hakkı yani sakin olma (oturma) hakkı nelere bağlıdır yani Tayyip Erdoğan Başbakanlık veya Cumhurbaşkanlığı için ne kadar sükna hakkını kullanmalıdır?

(Gülüyor…) Bu herkesin isteğine bağlıdır. Nefesine güvenen borazancı başı olur denir. Kendisi kendinde bu isteği ve gücü görüyorsa, yani devam etmeyi sağlayacak gücü kendinde görüyorsa oy alacağına da güveniyorsa zaten demokrasilerde de bir yarış olur, oy alabilirse devam etsin. Sonra da Anayasada belirtilen süre sınırında da Cumhurbaşkanlığı yapmasında ne engel var? Mesela Atatürk, 1920’de Meclis Hükümeti sistemi vardı, TBMM’nin reisiydi, reis olarak 1923’ten 1938’e kadar Cumhurbaşkanı oldu. Hiç kimse 5 sene olmalıdır, 7 sene olmalıdır demedi. Çifte standart asıl şöyle olur:”Atatürk olunca yakışır ona ama diğerleri 5 seneden fazla olmamalıdır.

“HİÇ KİMSE ATATÜRK DEVRİMİ İLE İRAN DEVRİMİNİ KARŞILAŞTIRMAYA HEVES ETMESİN”SÖZÜNE CEVAP VERMEDİM, DUYMAMIŞ GİBİ YAPTIM”

Bu mantıksızlıkla birisi Profesör, o sırada Doçentti, Amerika’nın Irak’a İngilizlerle birlikte mübahiresinden sonra Irak’ı berbat etmelerinden sonra işgal ederek Saddam da kötüydü elbette ama Irak’ın zalimler tarafından harap edilmesine de karşıydım. Onun için beni bir programa çağırmışlardı. Sözüm ona o profesör şöyle dedi, bekleyerek, tasvip ederek. İran devriminden beri 24 yıl geçti, bugün İran’daki genç sayılan nesil İran devriminde yeni doğdular veya birkaç sene önce doğanlar devrimi idrak edemeyecek kadar küçüktüler. Şu halde İran’da devrimi benimsemiş bir genç kitlesinden bahsedilemez. Amerikalılara şu ışığı yakmak istedi aklınca. “Yani İran da bir rejimi devirme hareketi yaparsanız muvaffak olabilirsiniz, ne duruyorsunuz yapın! manasında” Peki bu mantıkla şöyle mi söyleyeceğiz?:”Türkiye’de Cumhuriyet devriminden itibaren 1923’ten beri 80 sene geçti. Şu halde 24 sene mi çok, 80 sene mi, 80 sene geçti, o devrimin heyecanını yaşayan gençler kalmadı. Şu halde Atatürk rejimlerini de ortadan kaldırmak isteyen bir dış ülke de Türkiye’de bir el uzatıp darbe düzenlerse, bu da mümkündür mü demek istiyorsunuz?”Bu ne mantıktır diye onun üzerine bir kendisine gaz vererek bir demagojiye başladı:”Hiç kimse Atatürk devrimi ile İran devrimini karşılaştırmaya heves etmesin. Atatürk devrimi bambaşkadır, İran devrimi ile alakası yoktur “dedi. Yöneten de iyi bir hanımdı programı. O hanım da çok nazik olarak son sözler çok yaralayıcı diye bana söz hakkı verdi. Yayın ilkelerinin dışına çıkmayarak cevap vermemi istedi. Ben de hiç onun söylediklerini duymamış gibi yapıp, hiç cevap vermeyip Amerika’dan gelmiş, Yahudi lobisinin stratejik etütler başkanına döndüm, gene son sözümü özet olarak söyledim, Amerika’nın İran’a müdahalesini destekliyordu. Ben son sözümü ona söyledim, buna itibar dahi etmedim, söylediği şeyleri cevaba bile layık görmedim.

“TARAF’TA YAZMAK İSTERDİM AMA BAN AYAZDIRACAĞINI SANMIYORUM”

Yeni Şafak yazılarınızın yer aldığı ilk kitabınızın adı Küresel Namertlik'ti. İkincisi ise Yârin Gönlü Sırçadır ve bir de Şafak Yazıları var…Gazeteden  ayrılmanız üzerine yazınsal birikiminizi nereye aktarıyorsunuz?Ki bir yazınızda”Aman ne zor imiş yâr yâr köşe yazarı olması! İnşallah sabah yakındır!demişsiniz öyle diye diye sabahı getirdiniz galiba!

Ben artık 2008’den beri hiçbir gazeteden de teklif almadım, yazmadım. Bir kere yazacak bir gazete hemen hemen bulamıyorum. Ama bunun da bir teklif manasına gelmesini istemiyorum.

Taraf mı?

Taraf dışında bulamıyorum ama Taraf’ın da bana yazı yazdıracağını düşünmüyorum. Çünkü Taraf’ta da bir taraf var ki belki İrancı diye tanıtılmaya çalışılan birisine karşı ön yargısı olur. Ama ben söylüyorum, İran’ı severim elbette, İran’ın çoğunluğuyla mezhep birliğim var. İran Azerileri ile aynı guruba mensubum. Zaten Fars- Azeri ayırımı da Türkiye’de Türk- Kürt ayırımı yapmayı doğru bulmadığım gibi Fars- Azeri ayırımının yapılmasını da İran’da yapılmasını doğru bulmam. Ama dediğim gibi insan hakları, hukuk devleti ilkelerinde İslam’a uygun bulduğumu onlara karşı da söylerim. Yani eleştiririm. Gözü kapalı İrancı, İran adamı filan değilim.

 

 


ramadan
conference-abu-talib
İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Ayetullah Uzma Seyyid Ali Hamanei’nin 2018 Hac Mesajı
Şeyh Zakzaki