Şia’ya atılan iftiralara cevaplar (2)

Şialar, Sünnileri Nasibi Diye Kafir Mi Bilmektedir

  • News Code : 297005
  • Source : Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA.İR
Şia mezhebi mensupları maalesef tarih boyunca her zaman ötekileştirilmiş ve akla hayale gelmeyen iftiralara maruz kalarak toplumdan her zaman dışlanmıştır. İki büyük Müslüman topluluğu olan Şia ve Sünniler arsında kin ve nefret oluşturmak ve ileriki aşamada aralarında bir çatışma çıkartılarak bir birine kırdırılması için her zaman Sünni Müslümanlara Şia’nın sahabelere küfrettiği, Sünnileri nasibi kelimesi altında kafir bildikleri gibi iftiralar atarak Ehlibeyt sevdalısı Şiilere karşı kışkırtmaktadırlar. Biz abna olarak önceden bu tür iftira ve töhmetlere cevap vereceğimizi duyurmuştuk. Şimdi burada nasibinin ne anlama geldiğini ve Şiilerin sünnileri nasibi bilip bilmediğinin cevabını vereceğiz...

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Nasibi kelimesi Kafir ve müşrik kelimeleriyle birebir örtüştüğünden ve konunun daha iyi anlaşılması için öncelikle kafir ve müşrikin İslam dinindeki yerine göz atmamız yerinde olacaktır. O yüzden ilk önce bu kelimelerin İslam dinindeki yerini sunuyoruz:

“Küfür” (کفر) sözlük olarak bir şeyi gizlemek ve saklamak anlamındadır. Bundan dolayı gece ve çiftçiye de kafir denilmektedir. Çiftçi tohumu toprağın altına ekip gizlediğinden, gece ise dışsal nesneleri kendi karanlığında gizlediği için bu iki grup içinde bu kelime kullanılmıştır[1].

“Küfür” insanda bilinçli bir saklamak ve gizlemeyi gerektirdiğinden genellikle küfür kelimesiyle birlikte “cuhud” ve “inkar”[2] kelimeleri de kullanılmıştır. Bu da bilinçli muhalefet ve inatçılığı gerektirmektedir. Dolayısıyla kafire “ilahi nimeti” örttüğünden kafir denmektedir.[3] 

Fakihlerin Terimine Göre Küfür Kelimesinin Anlamı:

Fıkıh ilminde “kafir” kelimesi geniş bir anlamda kullanılmaktadır ve her kim Allah’ı, nübüvveti ve İslam’ın zaruretinden olan şeyleri kapsamına alan şeylerden birini inkar ederse kafir denir. Bu da üç türlüdür ya bilinçli ve bilgiyle olur (muannit kafir) ya cehalet ve gafletten olur (mukassir kafir) veya araştırma ve öğrenme imkanından yoksunluktan oluşur (Kasir kafir). Dolayısıyla küfrün mukabilindeki kelime imansızlıktır, yani mümin olmayan herkes ister istemez kafir hükmündedir.[4]     

Bu sebepten dolayı Allame Seyyid Yezdi, “Urvetu’l Vuska” kitabında tüm kafir kısımlarının tamamını necis olarak saymıştır: “Kafir tüm kısımlarıyla birlikte hatta iki mürted sınıfıyla (Fıtri ve Milli mürtet) Yahudi, Hıristiyan, Mecusi… necistir.” Kafirden maksat uluhiyeti ya tevhidi ya peygamberin risaletini veya dinin zaruriyetlerinden birini Allah veya Resulünün inkarına götürecek derecede bir zaruriyeti inkar etmektir.”[5]

İmam Humeyni konu hakkında şunları buyurmuştur: “İslam’dan başka bir şeye yönelen veya İslam’a yönelmiş, ancak Peygamberin risaletini inkar etmeye veya onu yalanlamaya veya şeriatın eksik olduğuna inanmaya götüren dinin zaruretlerinden birini inkar eden kişiye veya kafir olmasına sebep olan bir söz veya eylemde bulunun kişiye kafir denir. Ve asli mürtet, harbi ve zimmi kafir arasında bir fark yoktur. Ama Nasibiler ve Hariciler (Allah onlara lanet etsin) necistirler…[6]   

Tevzihu’l Mesail kitabında ise şöyle buyurmuştur: kâfir, yâni Allah'ı inkâr eden ya da Allah'a ortak koşan veya Hâtem-ul Enbiya Hz. Muhammed İbn-i Abdullah (s.a.a)'in peygamberliğini kabul etmeyen kimseye denir ve böyle bir kişi necistir. Hatta Allah’ın varlığını veya birliğini yada Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğini itiraf etmeyen kimse, bunları inkâr etmeyip, sadece şüphe duysa bile, kâfirdir. Aynı şekilde kıyamet gününü inkâr eden kimse de kâfirdir. Kitap ehli (Hıristiyan ve Yahudi) olanların durumu konusunda ihtilaf olmakla beraber, meşhur görüş, necis oldukları yönündedir; onlardan kaçınmak ihtiyat gereği olmakla beraber, temiz oldukları görüşü de kuvvetle muhtemeldir. Ama 12 İmamdan birinin Allah olduğuna veya Allah'ın, onların birine hulûl ettiğine inanan Gulat, ayrıca Hâriciler ve Nasibiler, yâni Ehl-i Beyt’e (masum imamlar) düşmanlık besleyen kimselerin necis oldukları kesindir. Yine, Müslümanların, İslâm dininin bir parçası olarak bildikleri namaz ve oruç gibi, dinin zaruri hükümlerinden birini bilerek inkâr eden kimse, inkârı ister Allah’ı inkâra, ister birliğini, ister peygamberliği inkâra dönsün, veya dönmesin, necistir. Kâfirin bedeni, hatta tırnak, kıl ve rutubeti necistir. Eğer bir Müslüman on iki imamlardan birine (haşa) küfrederse, necistir. Zira küfretmek, düşmanlık göstergesidir ve onlara düşman olan kimse ise necistir.

Ayetullah uzma Seyyid Ali Hamaney’e sorulan şu soruya: “Bizim bölgemizde ve diğer bazı bölgelerde kendilerine İsmailiyye ismini veren bir fırka vardır. Bunlar imamlardan altısına inanıyorlar; ama, dinî farizalardan hiç birine inanmıyorlar; yine velayet-i fakih ilkesine de inançları yoktur. Bu fırkaya mensup olanlar necis midir?” şöyle yanıt vermiştir:

Yalnızca imamların (a.s) altısına veya herhangi bir dini hükme inanmamak dinin aslını ve peygamber efendimizin peygamberliğini inkara götürmezse, kafir olmaya ve necisliğe sebep olmaz. Ama eğer; imamlardan (a.s) birine ihanet eder veya (haşa) küfrederlerse, kafir ve necis olurlar.

Mütekellimlerin Teriminde Küfür Kelimesinin Anlamı:

Küfür kelimesinin tarif edilmesi kolay bir iş değildir, ancak mütekellimlerin tarifleriyle fakihlerin tarifleri arasında tam bir uyum vardır. Şöyle ki mütekellimler de fakihler gibi “küfür” kelimesini İslam ve imanın mukabilinde ele almışlardır.[7] Örneğin Seyyid Murtaza “küfür” kelimesinin anlamı hakkında şunları yazmıştır: “Tüm ulemalar ittifak etmişlerdir ki Allah’ı tanımada, tevhit ve adaletinde ihlal ve şüphe etmek veya Resulünün nübüvvetini tanımada delalete düşmekte küfürdür ve kafir, cahil, müşrik… arasında hiçbir fark yoktur.[8] 

Kur’an ve Hadis Terminolojisinde Küfür

Kur’an’da “küfr”, “kafir”, “küffar”, “kafirun”… gibi kelimeler beş yüzden fazla kullanılmış ve kullanıldığı tüm yerlerde aynı anlamda kullanılmamıştır, bilakis farklı anlam ve aşamalarda kullanılmıştır. İmam Cafer Sadık’a Allah’ın kitabında küfür kelimesinin kullanılma yerleri sorulduğunda Kur’anda beş şekilde kullanıldığını söyleyerek şöyle buyurmuştur:[9] 

 1- Allah’ın varlığını ve rububiyetini, nübüvvet ve Mead’ı inkar edenler. Örneğin zındıklar (dehriye).

2- Bilinçli inkar, yani Allah’ın varlığına ilmi ve bilgisi olmasına rağmen inkar etmek. (Kendileri de bunlara (Allah’ın dinine) yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü inkâr ettiler. Neml Suresi, 14. Ayet)

3- Küfran-ı Nimet: Hz. Süleyman’dan (a.s) nakledilen bu olaydaki gibi: (…Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Neml Suresi, 40. Ayet)

4- Farz ve emirleri terk etmek. Örneğin farz haccı terk etmek. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir. Al-i İmran Suresi, 97. Ayet)

5- Kafirlerden beraat. Örneğin Hz. İbrahim (a.s) ve hak taraftarlarının onlardan beri olduklarını açıklamaları: («Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke (küfür) belirmiştir.» Mümtehine Suresi, 4. Ayet)

Şirk Kelimesinin Anlamı

Şirk kelimesi sözlük ve terimsel olarak Allah için ortak ve eş karar kılmak anlamındadır. Müfredat kitabının yazarı şöyle demektedir: “İnsanın dindeki şirki iki kısımdır.

1. Büyük ve azim şirk: Yüce Allah için şerik ve ortak ispat etmek. Bu en büyük küfür çeşididir.

2. Küçük şirk: bazı işlerde Allah dışındaki şeylere bir konum biçmek. Örneğin: riya ve işlerde nifakta bulunmak.[10] 

Dolayısıyla şirk, tevhit ve Allah’ın birliğinin mukabilindedir. Tevhidin kısım ve dereceleri olduğu gibi şirkinde dereceleri vardır:

1. Zati şirk: Çok sayıda Allah’ın varlığına inanmak.

2. Halik ve faillikte şirk, yani yaratma ve dünyanın yönetilmesinde birkaç Allah’ın varlığına inanmak.

3. İbadet ve itaatte şirk, yani Allah’tan başkasına itaat ve ibadet etmek.

4. Sıfatta şirk, yani Allah’ın sıfatını O’nun zatından ve birbirinden gayrı bilmek.

Kur’an’da en çok üzerinde durulan ibadette şirktir. Elbette Kur’an’da şirk imanın mukabilinde gelmiştir, tevhidin değil. Dolayısıyla her nerede şirk gündeme gelmişse puta tapma ve tevhidden çıkma anlamında değildir. Bu da insanı Müslümanlık dairesinden dışarı çıkarmaz. Çünkü şirk kelimesi mulhit, put perest[11], ehli kitap (Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi)[12] gibi grupları içine aldığı gibi bazı müminleri de kapsamı altına almaktadır. “Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a iman ederler.[13] Bu ayetten de anlaşılmaktadır ki müminlerin çoğu müşriktir. Elbette gizli ve zarif şirkler bazı muvahhitlerlesin gaflete düşmesine sebep olmaktadır.[14]     

Bi­lin­di­ği gi­bi, şir­kin de tıp­kı iman ve kü­für gi­bi, açık­lı­ğı ve giz­li­li­ği ba­kı­mın­dan de­ği­şik mer­te­be­le­ri var­dır. Bu ba­kım­dan, bir­den faz­la tan­rı­nın var­lı­ğı­na inan­mak, put­lar ve şefaatçiler edin­mek (pa­ga­nizm) açık şirk­tir. Bir tür şirk ol­mak­la be­ra­ber, se­bep­le­rin Allah'ın ira­de­sin­den ba­ğım­sız ol­du­ğu­na inan­mak, on­la­ra gü­ve­nip da­yan­mak da de­re­ce ola­rak bun­dan da­ha giz­li ve ha­fif­tir. Bu­nun gi­bi, an­cak ih­las­lı kim­se­le­rin ko­ru­na­bil­di­ği, Al­lah'tan ga­fil ol­mak, O'ndan baş­ka­sı­na eği­lim gös­ter­mek tü­rün­den birçok şirk de­re­ce­si­ni bu­ra­da zik­re­de­bi­li­riz. Ve bun­la­rın tü­mü de şirk­tir. Ne var ki, bu du­rum, "müş­rik" ni­te­li­ği­ni, şir­kin her­han­gi bir tü­rü­nü iş­le­yen her­kes için kul­lan­ma­mı­zı ge­rek­tir­mez. Çün­kü bi­ri­ne bir fi­i­li isnat et­mek, onu bir va­sıf­la ni­te­le­mek­ten, bu vas­fı onun için ad ola­rak kul­lan­mak­tan fark­lı­dır. Ni­te­kim, farz­lar­dan her­han­gi bi­ri­ni terk eden bir mü­min o farz­la il­gi­li ola­rak küf­re gir­miş sa­yı­lır, an­cak ona kâfir den­mez. Çün­kü yü­ce Al­lah bir ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "Evi hac­cet­me­si Al­lah'ın in­san­lar üze­rin­de­ki hak­kı­dır. Kim küf­re­der­se..." (Âl-i İmrân, 97) Gö­rül­dü­ğü gi­bi, hac­cı ter­k et­mek "kü­für" ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir. An­cak, hac­cı ter­k e­den kim­se "kafir" de­ğil­dir. Sa­de­ce bir farz­la il­gi­li ola­rak küf­re sa­pan bir fa­sık­tır. Eğer mut­la­ka onun için "kâfir" ni­te­li­ği kul­la­nı­la­cak­sa, "hac­cın kâfiri" de­ne­bi­lir.[15] 

Başka bir ifadeyle kelam ve itikadi olarak müşrik olmak mümkündür, ancak fıkhi olarak mümkün olunmayabilir. 

Nasibi Ne Demektir?

Nasibi, Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) düşmanlık güden Müslümanlara denir. Nasibi, kelimesi has bir fırkanın adı değildir, ancak bazı Müslüman fırkalar Hz. Ali’ye düşmanlık güttüklerinden ve ona kin besleyerek lanet ettiklerinden bu ad onlar için geçerlidir. Nasibiler genellikle Havariçlerdir.[16] 

Hz. Ali (a.s) ve Peygamber Ailesine düşmanlık edip onlara sövüp lanet okuyanlar nasibidirler ve kafirler gibi necistirler. 

Nasibi kelimesi n-s-b (نصب) kelimesinden türemiş olup sözlük anlamı olarak savaş çıkartmak, düşmanlık, başkasına karşı kötü niyet beslemek, kavgacı ve kinci davranış, düşmanlık ortaya koymaktır.[17]

Terimsel olarak Hz. Ali’ye (a.s) karşı düşmanlık ve kötülük beslemek anlamındadır[18]. Nasibi, Hz. İmam Ali’yi kınamak, kötülemek, aşağılamak ve eleştirmek anlamındadır.[19]    

Her kim Hz. Ali’nin çocuklarına, yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (a.s) ve öteki imamlara (a.s) düşmanlık güderse nasb ehli ve nasibidir[20]. Aynı şekilde Peygamber efendimize (s.a.a) düşmanlıkta bulunmakta nasibiliktir[21]. Hatta Peygamber efendimize düşmanlık Ehlibeyt’ine düşmanlıktan daha rezilce ve alçakçadır. Ehlibeyt’e (a.s) düşmanlığın çeşitli şekil, kalıp ve alametleri vardır. Ve bir çok mısdakları vardır. Onun en belirginleri onların faziletlerini inkar etmek, başkalarını onlara tercih etmek, Ehlibeyt düşmanlarının imamet ve hilafetine inanmak, Ehlibeyt’e saygısızlık, hakaret etmek, küfür etmektir.[22] 

Nasibiler Ne Zaman Ortaya Çıktı

Nasibiler Hz. Peygamberin (s.a.a) nübüvveti ve halkı İslam’a davetiyle birlikte ortaya çıkmaya başladı. Ve yavaş yavaş kök salarak Hz. Ali b. Ebu Talib’in zahiri hilafeti döneminde çoğalmaya başladılar. Nehrevan savaşı, Nasibilerin çıkış noktası ve ortaya çıkma yeridir. O zamanki nasibiler haricilerdir. Bu grup imamların (a.s) döneminde yaşamış en radikal ve en kötü nasibilerdir[23]. Nasibiler, Muaviye başta olmak üzere Emeviler döneminde çoğaldılar. Örneğin Muaviye adamlarına mektup yazarak şunları istemişti: “Ben, Ebu Turab’ın (Hz. Ali’nin) ve Ehlibeytinin en küçük faziletini bile nakleden herkesten her türlü himaye ve desteğimi keseceğim…” Saray mollaları, Muaviye’nin bu tür duyurularından sonra her yerde minberlerde Hz. Ali’ye lanet etmeye ve ondan beri olduklarını açıklamaya başladılar. Hz. Ali veya Ehlibeyte sövmek ve lanet okumak o dönemde sıradan normal bir durum halini almıştı!! Muaviye (l.a) ve taraftarlarının bu alçakça politikaları, Ehlibeytin faziletlerini anlatan hadislerin yasaklanması ve kendi istekleri doğrultusunda hadis uydurmaları uzun yıllar boyunca devam etti[24].  

Nasibiliğin ölçütü, Peygamber Ehlibeyt’inin (a.s) faziletlerini inkar etmek, başkalarını Ehlibeyte tercih etmek, onlara sövmek ve hakaret etmektir. Bu özellik o zamanki tüm batıl mezheplerde bulunmaktaydı. Nasibiler sadece o dönemlerle sınırlı değildir. günümüzde de çeşitli teşkilat ve kalıplar altında varlıklarını sürdürmektedirler. Onların ortak noktaları Peygamber Ehlibeyti’ne düşmanlıktır. Bu inanç Kur’an-ı Kerim’in açık ayetlerine ve sünneti nebeviye terstir. İslam alimleri vahiy ailesi olan Ehlibeyt’e sevgiyi farz bilmekte ve onlara düşmanlığı küfür, inkar, nifak, dinden çıkmak ve Hz. Peygamber’e düşmanlık ve hatta Allah’a karşı düşmanlık olarak bilmektedirler.[25] Şura Suresinin 23. Ayetinde şöyle okumaktayız:

قُلْ لَا اَسْپَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

“De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir.”

Büyük Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Ali’yi sadece mümin sever ve kafirden başkası ona düşmanlık gütmez.”[26] 

Hz. Ali ve Ehlibeytin faziletleri herkesin malumu olduğu için konu uzamasın diye burada bunları zikretmiyoruz.  

Günümüzdeki en önemli nasibiler, vehhabilerdir. Vehhabiler bir çok ülkede çalışmalarda bulunmaktadırlar. Ancak bunu da unutmamak gerekir ki Vehhabilerin tamamı Ehlibeyte düşmanlık gütmemektedirler, içlerinde saflıklarından onların tuzağına düşmüş pak insanlarda bulunmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi nasibiliğin ölçütü Ehlibeyte düşmanlık gütmektir. Günümüzde kim Ehlibeyte kin ve düşmanlık güdüyorsa “nasibi”dir. Nasibilerin de hükmü bellidir. Onlar kafir, müşrik ve necistirler.

Nasibi Ne Demektir?

Burada Ehli Sünnetin büyük alimlerinin nasibi kelimesi hakkındaki açıklamalarını yayınlayarak bu kelimenin Şia mezhebine has bir terim olmadığını ortaya koymanın yararlı olacağını düşündük:

Zubeydi, Tacu’l Erus kitabında şöyle yazmıştır:

النواصب ، والناصبية ، وأهل النصب : وهم المتدينون ببغضة سيدنا أمير المؤمنين ويعسوب المسلمين أبي الحسن علي بن أبي طالب ، رضي الله تعالى عنه وكرم وجهه ؛ لأنهم نصبوا له ، أي : عادوه .

Nevasib, Nasibiye ve Nesb ehli: Onların dinleri efendimiz ve Müslümanların Şahı Ebu’l Hasan Ali b. Ebu Talib Emirü’l Müminine radıyallahu anh ve keremellahu veche’ye kin ve nefret duymaktır. Zira onlar ona nasb etmektedirler, yani düşmanlık gütmektedirler.

İbn Hacer Askalani:

والنصب، بغض علي وتقديم غيره عليه

“Nasb, Ali’ye düşmanlık ve başkalarını ona tercih etmektir.”[27]

Hasan b. Ferhan Maliki: (Arabistan ulemalarından)

النصب فهو كل انحراف عن على واهل البيت سواء بلعنه أو تفسيقه ، كما كان يفعل بعض بنى أمية أو بالتقليل من فضائله كما يفعل محبّوهم أو تضعيف الأحاديث الصحيحة في فضله أو عدم تصويبه في حروبه أو التشكيك فى شرعيّة خلافته وبيعته أو المبالغة فى مدح خصومه ، فهذا وأمثاله هو النصب .

Nasp, yani Ali ve Ehlibeyt’ten her türlü sapmadır. Bu ister lanet etmekle olsun, ister onu fasık (Allah’a sığınırız) bilmekle (Muaviye ve bazı Emeviler bunu yapmaktaydı) veya onun faziletlerini küçük görmek (Beni Ümmeye ve ibni Teymiye gibilerinin yaptıkları gibi) veya onun methi için gelen sahih hadisleri zayıf göstermek veya Hz. Ali’nin savaşlarda hata yaptığına inanmak veya hilafetinin meşruiyetinde ve ona biat etmekte şüpheye düşmek veya onun düşmanlarının övgüsünde mübalağa etmektir. İşte bunlar ve benzerleri nasibidirler.[28]  

Ehli Sünnetin büyük alimlerinden olan İbn Habban nasibilerin hükmü hakkında şunları yazmıştır:

أن رسول الله (صلى الله عليه وآله وسلم) قال : والذي نفسي بيده لا يبغضنا أهل البيت رجل إلا أدخله الله النار .

Allah Resulü, (s.a.a) şöyle buyurmuştur: ‘Canım elinde olana and olsun ki ancak Allah’ın ateşe atacağı kimse dışında hiç kimse Biz Ehlibeyte buğz ve düşmanlık gütmez.’[29] 

Hakim Nişaburi, bu hadisi naklettikten sonra şöyle yazmıştır:

هذا حديث صحيح على شرط مسلم ولم يخرجاه .

“Bu hadis Müslim’in şartına göre sahihtir, ancak onlar (Buhari ve Müslim) onu (kitaplarında) zikretmemişlerdir!!”[30] 

Çağımızın Arabistanlı Sünni yazarlarından El-Bani de bu hadisin sahih bir hadis olduğunu zikretmiştir.[31] 

Ayrıca bir çok hadiste Peygamber Ehlibeytine buğz ve düşmanlık güdenlerin kesinlikle helal zade olduklarında şüphe edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Örneğin Ehli sünnet alimlerinden Hafız Hamuni “Feraidu’s Simteyn” kitabında şöyle yazmıştır:

عن زيد بن يثيع قال سمعت أبا بكر يقول: قال: رأيت رسول اللّه (ص) خيّم خيمة وهو متكئ على قوس عربيّة، وفي الخيمة علي وفاطمة والحسن والحسين فقال: «معشر المسلمين أنا سلم لمن سالم هل الخيمة، حرب لمن حاربهم، ولي لمن والاهم، لا يحبّهم إلاّ سعيد الجد طيب المولد، ولا يبغضهم إلاّ شقي الجد رديء المولد»، فقال رجل يازيد أ أنت سمعت منه؟ قال: أي وربّ الكعبة.

Bu açıklamaların ardından şimdi Ehli sünnetin nasibi olup olmadığına bakalım.

İslam’dan nasibini almamış bazıları Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmak için Ehlibeyt takipçilerinin Sünnileri nasibi olarak tanımladıklarını ve dolayısıyla kafir bildikleri iftirasını atarak düşmanlık tohumları ekmektedirler. Gerçi yukarıdaki açıklamalarımızdan Ehli sünnet mensuplarının nasibi olmadıkları net bir biçimde ortaya çıkmıştır, ancak biz burada hiçbir şüpheye yer vermeden bazı açıklamalarda bulunacağız.

Peygamber Ehlibeytinin (a.s) sevgisi Kur’an ve sünnette sabittir. Hatta mezhep imamları Ehlibeytin sevgisini imandan sayarak farz bilmiş ve namazda bile zikredilmesini istemişlerdir. Örneğin imam Şafi’nin Ehlibeyt’e olan düşkünlüğü ve onlar hakkında söylediği sözler meşhurdur: imam Şafii şiirinde şöyle demiştir:

 “Ey Resulullah’ın Ehlibeyti! sevgi ve muhabbetiniz Allah’ın indirdiği Kuran’da farz kılınmıştır.

-Size bu yücelik ve azamet yeterlidir ki namaz kılıpta size selat göndermeyenin namazı, namaz değil.

-Al’i Muhammed’in sevgisi Rafizilikse Şahid olun ki ben Rafiziyim.”

İmam Hanefi’nin Ehlibeyte düşkünlüğü ve onlara bağlılığı da tüm tarih kitaplarında kayıtlıdır...

Şialar, Ehli sünnet mensuplarını nasibi bilmemektedirler. Çünkü ilk olarak bunu bilmemiz gerekmektedir ki Ehli sünnet Ehlibeyt’in muhabbetini farz bilmektedir. İkinci olarak Ehli sünnetin kendisi Ehlibeyte kin ve düşmanlık güdenlerin kafir olduklarını söylemektedir. Ayrıca Nasibiler necis ve onların kestikleri haram ve onlarla evlilik caiz değildir. Ama hiçbir Şia alimi Ehli sünnet için böyle bir fetva vermemiştir. Eğer Şia müçtehitlerinin risalelerine bakılırsa onların kestiklerinin yenilebileceği, necis olmadıkları ve evliliğin caiz olduğu yönündedir. Hatta Ehli sünnet Müslümanlarına ait ölüye cenaze namazının kılınması, defin ve kefen işlemlerinin yapılması farzdır. Ama bunların hiç birisi nasibiler için geçerli değildir.[32]  

Bu açıklamaların ardından Şia’nın Ehli sünneti nasibi bilmediği net olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Şia’nın ne kadar mazlum olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Çünkü Şia’nın inanmadığı ve söylemediği bir şeyi Şia’nın itikadıymış gibi sunulması en büyük ihanettir. Şia Müslümanları ile Sünni Müslümanları arasında kin ve nefret oluşturmak birbirine düşürmek kadar büyük bir zulüm ve ihanet olabilir mi?  Ayrıca bu tür iddialar Ehli Sünnet mensuplarına da büyük bir ihanettir. Çünkü onlar da Şii kardeşleri gibi Peygamber Ehlibeytini her şeyden daha çok sevmekte ve onları başlarının tacı olarak bilmektedirler.  

Umarız bu açıklamaların ardından Şia’ya yine bu tür iftira ve töhmetler atılmaz.

ABNA.İR

 



[1] - El-Müfredat, Ragıp İsfahani, s. 433; Tac-ı Erus, kafir kelimesinin açıklaması c. 3, s. 534.

[2] - El-Müfredat, “Cuhud” kelimesinin açıklaması, s. 88.

[3] -Lisanu’l Arap, İbn Manzur, “küfür” kelimesinin açıklaması, c. 5, s. 147.

[4]- Felsef-i Kelam, Muhammed Hasan Karameliki.

[5] - Urvetu’l Vuska, Muhammed Kazım Yezdi, Teharet kitabı necaset babı.

[6] - Tehriru’l Vesile, Ruhullah İmam Humeyni, c. 1, s. 211.

[7] - Keşfu’l Murad, Allame Hilli, s. 336; Kavaidu’l Meram, İbn Meysem Bahrani, s. 171; Şerh-i Mevakif, Gazi İyci, c. 8, s. 331.

[8] - Ez-Zehiretu’l Fi İlmi’l Kelam, Seyyid Murtaza, s. 534.

[9] - Usul-u Kafi, Muhammed b. Yakup Kuleyni, c. 2, s. 389 (ufak değişiklikle ve özetle)

[10] - El-Müfredat, “şirk” kelimesinin açıklamasında. S. 259 ve 260.

[11] - Kur’an şöyle buyurmaktadır: “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” Tövbe Suresi, 5. Ayet.

[12] - Tövbe Suresi, 30-31. Ayetler.

[13] - Yusuf Suresi, 106. Ayet.

[14] - Kur’an’da Tevhid, Ayetullah Cevadi Amuli, s. 572.

[15] - El Mizan Tefsiri, Allame Tabatabai, c. 2, s. 303 ve 304.

[16] - İslami Fırkalar, Şerif Yahya Emin.

[17] - Sihahu’l Lügat, İsmail b. Hammad Cevheri, c. 1, s. 224 ve 225; İbn Manzur, Cemaleddin Muhammed b. Mükrim Lisanu’l Arap, c. 1, s. 758; Hedaiku’n Nazire, Yusuf Bahrani, c. 12, s.323…

[18] - Ruhu’l Beyan Tefsiri, İsmail Hakkı Bursevi, c. 10, s. 464.

[19] - Zehebi, c. 7, s. 370.

[20] - Et-Tenkihu fi şerhi’l Urvetu’l Vuska, Seyyid Ebu’l Kasım Hoi, c. 3, s. 69.  

[21] - Şerhu’l Akidetu’t Tahaviye, Hasan b. Ali Sekaf, s. 653.

[22] - Keşfu’l Yakin, Allame Hilli, s. 464; Gayetu’l Meram, Haşim Bahrani, c. 5, s. 212; Şehit Sani, s. 157, Kereki, c. 1, s. 64; Cevahiru’l Kelam, Hasan Necefi, c. 6, s. 66; Es-Serair, İbn İdris Hilli, c. 3, s. 583; Biharu’l Envar, Allame Meclisi, c. 64, s. 104…

[23] - Mesaliku’l Efham, Şehit Sani, c. 7, s. 432; Müstenedetu’ş Şia, Ahmed Neraki, c. 1, s. 204.

[24] - Şerh-i Nehcü’l Belaga, İbn Ebu’l Hadid, c. 4, s. 56…

[25] - El-Emali, Şeyh Tusi, s. 352; Mecmeu’z Zevaid, Nuruddin Meysemi, c. 9, s. 132; Tefsir-İl Kur’anu’l Azim, İbn Kesir, Kureşi Dimeşki, c. 7, s. 184.

[26] - Uyun-u Ahbari Rıza, Şeyh Saduk, c. 1, s. 68.

[27] - Mukeddime-i Fethu’l Bari, s. 460.

[28] - Nehvu İnkazu’t Tarih İslami, s. 298.

[29] - Sahih ibn Habban, c. 15, s. 435.

[30] - El-Müstedrek, c. 3, s. 162.

[31] - El-Silsile, c. 5, s. 643.

[32] - Tüm taklit mercilerin risalelerine başvurulabilir. 


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1440 / 2019
conference-abu-talib
Şeyh Zakzaki