Hariciler (Marikin)

  • News Code : 322426
  • Source : rasthaber
Brief

Allah'ın adıyla,
Nihayette hakem olayı ile müspet manada hiçbir olumlu sonuç alınamamıştı. Aksine bu olaydan sonra İslâm ümmeti açısından çok daha olumsuz gelişmeler vuku bulmaya başlamıştı. Öyle ki, bir grup çıkıp, “Bu hakem olayını kabul etmekle büyük bir günaha girdik, hatta dinden çıkmış olduk, hemen tövbe etmeliyiz, aksi halde şirk içerisinde kalmış oluruz, zira ‘Lâ hükme illâ lillâh‘ (Hüküm vermek ancak Allah’a mahsustur)“ diyerek birbirlerini tövbeye çağırıyorlar. Gelişmeler o raddeye varıyor ki, İmâm Ali’yi (a.s) de şirkle itham ederek tövbeye davet ediyorlar. İmâm (a.s), “Lâ hükme illâ lillâh sözü hak olan bir kelimedir ancak siz bunu yanlış yorumlamakla batılı kastediyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, ben bu hakem olayına baştan beri razı değildim ve sizin de razı olmanızı istemedim. Ancak bunda şirk koşacak bir durum söz konusu değildir“ diyerek karşısındakileri teskin ve iknaya çalışıyor.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ne yazık ki, İmâm’ın (a.s) karşısına dikilen bu grup ne söz dinliyor ne de laftan anlıyordu. Teskin ve ikna olmaktan öte agresif ve hışımlı bir şekilde ayak diretiyorlar . Saldırgan bir tutum içerisinde tehditler savurarak, çıkarttıkları velvele ve gürültülerle İmâm’dan (a.s) ayrılıp ayrı bir saf oluşturuyorlar. Bugün itibariyle müntesipleri olmamasına rağmen tarih boyunca aynı mantıkla hareket eden Haricîlere benzer birçok kişi ve gruplara rastlamaktayız.

Bu grup İmâm Ali’nin (a.s) yolundan inhirâf etmekle dinden çıktıklarının farkında bile değillerdi. İmâm Ali (a.s) ile savaşan bu üçüncü grup “Marikin“ yani “dinden çıkanlar“ olarak anılmaktadır.  Bunlar İmâm Ali’ye (a.s) olan biatlarını bozup Kufe’nin dışında “Harvra“ denilen bir köyü üs ediniyorlar.

Haricîler sadece İmâm’a (a.s) değil , İmâm’ın (a.s) dostlarına da düşman kesilmişlerdi. Yoldan gelip geçenleri sorguluyorlar ve eğer İmâm’ın (a.s) dostu ve yâreni iseler hiç tereddüt etmeden yani  fütursuzca ve insanlık dışı yöntemlerle cinayet işliyorlardı. Yaptıkları düpedüz canilikten başkası değildi. Hiç acımasızca kadın ve çocukları da öldürüyorlardı. İmâm’ın (a.s) dostlarından Abdullah bin Habbab ve hamile olan hanımı da onlar tarafından hunharca katledilmişti. Ayrıca İmâm’ın (a.s) kendilerine elçi olarak göndermiş olduğu Haris bin Mürre el-Abdî’yi hunharca öldürmüşlerdi.

Haricîlerin yapmış olduğu bu caniliklerden haberdar olan İmâm (a.s) hemen harekete geçip onlardan katillerin teslim edilmesini talep ediyor. Onlar ise hep bir ağızdan, “Hepimiz onları öldürdük ve hepimiz sizin de kanlarınızı dökmeyi helâl sayıyoruz“ diyerek karşılık veriyorlar. Haricîlerin  böylesine agresif bir tutum içerisinde karşılık vermeleri savaşmaya niyetli olduklarını ortaya koyuyordu.

İmâm (a.s) ise bunları savaşma gayretinden vazgeçirme umudu ile kendilerine nasihatte bulunması için Kays bin Sa’d’ı ve Ebu Eyyub el-Ensarî’yi gönderiyor. Ancak Haricîler bunları da dinlemiyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bunlar ne laf dinliyor ve de ne nasihatten anlıyordu. Zaten yapı itibariyle Kufe halkının kahir ekseriyeti şiddete-savaşa teşne insanlardı. Velev ki karşılarındaki daha düne kadar kendi  rehberleri olsa da.. 

Bilâhare İmâm (a.s), umulur ki yanlışlarından dönerler düşüncesiyle ve hassaten kendilerine hüccetin tamamlanması için son kez nasihatte bulunmak amacıyla bizzat yanlarına gidiyor ve onlara şu sözleri sarf ediyor: “Ey şüphe ve inadın isyana sürüklediği, heva ve hevesin haktan alıkoyduğu, kıt aklın korkunç bir girdaba sürüklediği ve büyük bir fitneye sebep olan topluluk! Sizi uyarıyorum. Rabbinizden açık bir belge ve somut bir kanıt olmaksızın şu vadinin derinliklerinde kan dökülmesine sebep olacağınız  için ve yere yıkılacak canlardan dolayı yarın ümmet sizi lânetle anacaktır.Gelin bu düşmanca niyetinizden vazgeçin.“

İmâm’ın (a.s) bu minval üzere sürdürdüğü ikaz ve nasihatleri Haricîlere fayda vermemişti.  Tehditler  ve İmâm’ı (a.s) tekfir etmeler gırla gidiyordu. Buna karşılık İmâm (a.s) kendilerine şöyle karşılık veriyor: “Bir kasırgaya tutulmuşsunuz ki, sizde haktan yana bir şey kalmamış. Resulullah’a (s.a.a) iman ettikten, onunla beraber hicret ettikten ve Allah yolunda cihad ettikten sonra küfre mi  tanıklık edeceğim? O zaman gerçekten sapmış olurum ve hidayete erenlerden olmam! Siz beni ne ile itham ettiğinizin farkında mısınız?“

Haricîleri İmâm’ın (a.s) Kufe’deki gerçek yarenlerinden ayıran en belirgin özellikleri son derece cehalet  ve taassub içerisinde olmalarıydı. Bağnazlıkları onları İmâm’a (a.s) karşı savaşmaya yöneltmişti.  İmâm (a.s) şeriatın hükmü olan kısası tatbik etmek için katillerin tesliminde ısrarlı olmakla birlikte öte yandan sulh ve barış için de çaba sarf ediyordu. Düşmanlık sadece zalimlere yönelikti.  Bu yüzden İmâm (a.s) onların zulümden vazgeçmelerini ve daha fazla fitne ve fesat çıkarmamalarını talep edip onlara şefkat elini uzatıyordu.  Ancak ne yazık ki kendilerini kör inadın kuşattığı Haricîler itham ve inatlarını sürdürüp savaş naraları atmaya devam ediyordu.

İmâm (a.s) onlara son kez bir şans daha tanıyıp, Ebu Eyub el-Ensarî’ye bayrak kaldırmasını ve bu bayrağın altına girenlere eman verileceğini ilân etmesini ve onlara şöyle seslenmesini buyuruyor: “Bu bayrağın altına giren güvende olacak. Kufe ve Medain’e gidenlere dokunulmayacak. Bizim sizinle bir sorunumuz yoktur. Biz sizden kardeşlerimizin katillerini istiyoruz.“

Bu çağrının üzerine Haricîlerden pek çok kişi  savaş meydanından çekiliyor. Kimi Kufe’ye doğru, kimi Medain’e doğru  yola koyuluyor. Ancak azımsanmayacak çok sayıda kişi ise İmâm’a (a.s) karşı savaşmakta ısrarlıydı.

Savaş düzeni alan Haricîlere karşı yapılacak son seçenek karşılık vermekti. Ancak İmâm (a.s) askerlerine ısrarla ettiği nasihat, çatışmayı başlatan taraf olmama yönünde idi. Ancak kendilerine saldırıldığı takdirde  mukabelede (misillemede) bulunabilirlerdi. Sonuçta olan olmuş  ve Haricîler İmâm (a.s) ve sadık yârenlerine karşı saldırı ve taarruza geçmişlerdi. Neticede, İmâm’ın (a.s) taraftarlarından birkaç kişinin şehadetine mukabil Haricîler büyük kayıplar la bertaraf ediliyorlar. Tarih: Hicretin 39. Yılı, yer “Nehrevan.“

Savaş sona erdiğinde İmâm Ali (a.s) arkadaşlarına Hariciler’in liderini arayıp bulmalarını söylüyor. Ölüler arasında onu bulduklarında İmâm (a.s), “Allah Resulü (s.a.a) bir gün bana bu Nakisin zümresinden söz ederken liderlerinin göğsünde bir alâmetin olduğunu söylemişti“ diyerek söz konusu kişinin göğsünü açıyor ve belirtiyi görünce “Allahu Ekber“ deyip Resulullah’ın mucizesini tasdik ederek şükür secdesine gidiyor.

Haricilerin durumu İslâm tarihi açısından tam bir ibret vesikasıdır. İslâm’ın yerine saltanat ve hanedanlık rejimini ikâme etmek için ayaklanmış olan Muâviye ve avanesine gereken dersin tam verileceği esnada Kur’an sayfalarının mızrakların ucuna takılıp manipülasyonla, mugalata ile yani yanıltıcı sözlerle hileye başvurulması, söz konusu taifenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu da kalplerindeki şüphe ve marazdan dolayıdır. Oysa Yüce Rabbimiz onlara İmâm Ali (a.s) gibi hikmet ve basiretle donanmış vahiy ilminin taşıyıcısı “mutahhar“ bir rehberi lütfetmişti. Hulûsi bir kalp ile ona itaat etmeleri gerekirken (ki  ona (a.s) itaat Yüce Allah’ın ve Resulü’nün (s.a.a) emridir) buna rağmen onlar isyanı tercih etmişlerdi. Böylesi bir tutum düpedüz nankörlükten başkası değildi.

Bu tutumun bir başka tanımı da “küfran-ı nimet“tir.  Yüce Allah’ın lütfunu-nimetini tekzib etmektir, yalanlamaktır. Şöyle ki, sonsuz merhamet ve sonsuz lütuf sahibi olan Yüce Allah insanlık alemine çok büyük nimetler bahşetmiş. Hiç kuşkusuz lütfedilmiş olan bu nimetlerin başında biyolojik ihtiyaçlarımızı karşılayan gıda maddelerinden öte asıl olarak ebedî alemin, büyük imtihanın, yani Yüce Allah’ın rızasının kazanılmasına vesile olacak yaşam kılavuzlarıdır. Bunlar bir bütünü ifade eden ve birbirlerinin mütemmimi olan üç büyük lütuf, üç büyük nimet ve üç büyük değerdir:

Birincisi: Yüce Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerim. İkincisi: Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Sevgili Peygamberimiz (s.a.a). Üçüncüsü: Kur’an ve sahih sünnetin muhafızı olan velâyet imâmları (a.s). İşte İmâm Ali (a.s) de velâyet imâmlarının ilkidir. Böylesine yüce bir lütfa itaat etmemek, onun kadrini-kıymetini bilmeyip ondan yüz çevirmek ve ona karşı gelip savaşmaya yeltenmek düepedüz “küfran-ı nimet“tir.

 “İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Biz Allah‘a ve ahiret gününe iman ettik‘ derler; oysa onlar inanmış değillerdir.“ (Bakara:8)

Eğer gerçek manada iman etmiş olsalardı “ul‘ûl emr“e itaat ederlerdi.

 “Kalplerinde hastalık vardır.“ (Bakara10)

Haricîler kalplerindeki marazdan dolayı büyük bir ikilem içerisine düşmüşlerdi. Dışarıdan bakan onları ihlâslı, abid ve takva sahibi insanlar olarak görürmüş. Bunlar bireysel ibadetlere son derece düşkün kimselermiş. Özellikle namazlarını öylesine huşû içerisinde kılarlarmış ki bunları gören tabiri caizse evliyâ sanırmış. Ancak ne yazık ki velâyet ve siyaset söz konusu olduğunda kuşku ve tereddüt içerisinde ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonuçta kalpleri kaymış ve ul’ûl emre itaatsizlikleri sapmalarına, ul’ûl emre baş kaldırmaları dinden çıkmalarına neden olmuş.

 “Benden sonra dalâlete düşmeyesiniz diye size iki tane emanet bırakıyorum. Bunlardan ilki Allah’ın kitabı Kur’an-ı kerim, diğeri ise  benim sünnetimin muhafızı olan Ehl-i Beyt’im’dir.“ (Hadis)

 “Zamanın imâmına biat etmeden ölen cahiliye üzere ölmüş olur.“ (Hadis)(Biattan el çekmek te aynı anlama gelmektedir.)

Bakınız, Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir mucize olarak yıllar öncesinden Haricilerin durumlarını ve nasıl bir kişilik sahibi olduklarını haber vermiş:

 “Bu ümmetin içinde öyle bir grup ortaya çıkacaktır ki, onların kıldıkları namaz karşısında kendi namazınızı küçümseyeceksiniz. Kur’an’ı okurlar, ancak Kur’an gırtlaklarından aşağı inmez. Bunlar, itaatsizlikleriyle öyle işler yaparlar ve öylesine fitneye sebebiyet verirler ki, okun yaydan fırlayıp çıktığı gibi dinden çıkarlar.“ (Sahih-i Buharî, 9/21-22; Sahih-i Müslim, 2/744; Müsned-i Ahmed, 3/56)

 “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır.“ (Yusuf:111)

İŞGALLER VE HİLENİN KARŞILIĞI MISIR

Amr bin As “Hakem Olayı“nda yapmış olduğu entrika ve hainliğine bedel olarak Muâviye’den Mısır’ın valiliğini talep etmişti. Bunun gerçekleşmesi için ise Mısır’ın işgal edilmesi gerekiyordu. Zira Mısır’da İmâm Ali’nin (a.s) valisi Muhammed bin Ebu Bekir vardı. Ve orada asayiş ber kemaldı.

Muâviye’nin Amr bin As’a vermiş olduğu söz kendi amacıyla da örtüşüyordu.  Değil mi ki maksat saltanat  ve “Arap İmparatorluğu“ kurmaktı o halde kan dökmek, saldırılarda bulunmak, talan ve işgaller Muâviye’nin amacına hizmet etmeliydi! Kadim tarihlerden beri nice tiranlar ve Firavun’lar da böylesi amaçları uğruna kan dökmüş, katliamlar yapmıştı. Tarih bunları lânetle anmaktadır. Ancak ne yazık ki, Sünnî kardeşlerimizin bir kesimi Muâviye gibi bir zalimi hâlâ rahmetle anmaktadır.

Bakınız her şeyden önce Muâviye’nin yapmış olduğu katliamlar Sıffin ile sınırlı değildir. “Hakem Olayı“ ile patlak veren “Nakisin“ ayaklanmasınından sonra   İmâm Ali’nin (a.s) ordusu oldukça zayıflamış askerlerin çoğunda bezginlik, eringenlik ve yılgınlık belirtileri hasıl olmuş ve savaş hususunda adeta İmâm’a (a.s) itâatten el çekilmişti.  

Muâviye, oluşan bu boşluk ve kaos ortamını fırsat bilip hemen çevre illere yönelik saldırıya geçiyor. Şam çevresindeki aşiret reislerine bol miktarda dağıttığı altın ve ulûfelerle emri altına topladığı  çapulcu askerlere bizzat komuta ederek Irak’ın sınır boylarında katliamlara girişiyor.

Öte yandan Muâviye, o günün savaş koşullarına uygun olarak her türlü techizatla donatıp hazırladığı müfrezeleri, gaddarlıkta meşhur olan komutanlarının emrine vererek çeşitli bölgelere katliam ve işgal için gönderiyor. Numan bin Beşir el-Ensarî’yi Ayn’ut-Temr bölgesine yolluyor.  Yine aynı amaçla Süfyan bin Avf‘ı’ Heyt tarafına gönderiyor. Bunun ardından Enbar, Medain ve Vakise’ye saldırması için Dahhak bin Kays el-Fihrî görevlendiriyor.

İşgal ve kan dökmede hızını alamayan Muâviye çapulculardan oluşturduğu ordusunun bir kısmını İslâm beldelerinin en uzak noktalarına kadar göndermeyi ihmâl etmiyor! Tarihî metinlere baktığımızda Muâviye’nin emri ile Busr bin Ertad adındaki bir zalimin kumandasına verilen askerlerle Hicaz ve Yemen’in işgal edilip oralarda insanlık dışı katliamlar yapıldığına tanık oluyoruz.

Muâviye’nin işgal ordusu Medine’ye saldırdığında İmâm Ali’nin (a.s) valisi Eyüp el-Ensarî canını zor kurtarıp Kufe’ye sığınıyor. Aynı ordu Mekke’ye saldırıp orasını da ele geçiriyor. Ardından Yemen’e doğru yola çıkıyorlar. Yemen işgal edildiğinde oranın valisi Ubeydullah bin Abbas  da canını zor kurtarıp İmâm Ali’nin (a.s) yanına kaçmak zorunda kalıyor.

Ancak Busr denilen zalim komutan Yemen’de korkunç bir katliâma girişiyor ve bu ara Ubeydullah bin Abbas‘ın iki oğlunu önce esir alıp sonra çok feci bir şekilde öldürüyor. Hemen şunu da belirtmiş olalım ki, Muâviye’nin ordusu sadece Yemen‘de değil girdikleri her yerde , işgal ettikleri her beldede yaptıkları katliâmlarla halka dehşet ve korku saçıyorlardı.

Yemen’in işgal edilmesi üzerine İmâm Ali (a.s), Harise -ibni Kudâme’nin komutasında iki bin kişilik bir orduyu Yemen’in işgalcilerden kurtarılması için gönderiyor. Haris Yemen’i işgalcilerden temizledikten bir müddet sonra emrindeki askerlerle birlikte Mekke ve ardından Medine’yi de işgalcilerden temizliyor. Muâviye adına Medine’de valilik yapan Ebu Hureyre canını zor kurtarıp Şam’a Muâviye’nin yanına kaçıyor. 

 (Bir zamanlar yani ikinci halife döneminde Şam halkı Muâviye’nin “beyt’ül mal“ı talan ederek yaptırdığı debdebeli ve şaşaalı saraylarda işret alemleri içerisinde lüks ve sefih bir hayat yaşamaya başladığını görünce rahatsız olup onu azletmesi için Ömer’e şikâyette bulunuyorlar. Hattaboğlu Ömer ise şikâyette bulunanlara, “Bırakın onu , o  Arabın kisrası olmuş“ diyerek yıllar öncesinden adeta ona, saltanat uğruna yapacağı katliamlar için zemin hazırlanmış oluyordu. Elbette ki bütün bunlar “Sakife“deki sapmanın sonuçlarıydı.)

Tarihî geçmişi ile Mısır ihtişamlı bir şehirdi. İslâm’ın hakimiyeti ile daha da bayındır ve mâmûr bir hale gelmişti. Nil havzası ise bereketli topraklarıyla her türlü hububat, meyve ve sebzenin yetiştiği zengin coğrafi yapıya sahip bir belde idi. Başta da söz konusu ettiğimiz gibi Amr bin As Mısır’a göz koymuş ve yapmış olduğu entrika ve hilenin karşılığı olarak  buranın valiliğini istiyordu.

Muâviye verdiği söze mukabil kapsamlı ve donanımlı bir ordu hazırlayıp Amr bin As’ın komutasında Mısır’a doğru yola çıkarıyor. Ordu Mısır’a  vardığında korkunç bir katliama girişiyor. Kendilerine karşı koyan kim varsa , önlerine kim çıktıysa hiç acımadan öldürüyorlar. Kısacası Muâviye’nin ordusunun Mısır’da yapmış olduğu katliamlar tamamen vahşet denilecek tarzda bir görünüm arzediyordu. Yine tarihî metinlerdeki rivayetlere göre Vali Muhammed bin Ebu Bekir’i ellerine geçirdiklerinde ona da insanlık dışı işkenceler yapıp öldürüyorlar  ve naâşını ölü bir merkebin içine koyup ateşe veriyorlar.

Öte yandan İmâm Ali (a.s), Muâviye’nin Mısır’a doğru ordu gönderdiğini haber alınca hemen harekete geçip Muhammed bin Ebu Bekir’e takviye kuvvetleri olması amacıyla Malik-i Eşter’in komutasına verilmek üzere bir ordu hazırlıyor. Ancak ne yazık ki ordu yola çıkmadan İmâm (a.s) Mısır’dan aldığı haberle sarsılıyor. Mısır’da yapılan insanlık dışı vahşet ve Muhammed bin Ebu Bekir’in hunharca katledilmesi İmâm’ı (a.s) derinden yaralıyor.

Bunun akabinde İmâm (a.s), Malik-i Eşter’le Mısır’ın işgali ve yapılan katliamlar hakkında görüşüp Mısır’ın o zalimlerin elinden mutlaka kurtarılması gerektiğini söylüyor.  İmâm (a.s), ayrıca   muaffak olunduğu takdirde Mısır’ın valilik görevini Malik-i Eşter’e tevdî ediyor. Bu göreve istinaden İmâm (a.s), (gelecek zamanların idarecileri için de  ölçü olan) hak ve adalet kriterlerinin zirvesindeki o meşhûr “talimâtnâme“yi veya bugünkü deyimle “genelge“yi Malik-i Eşter’e veriyor. Bu görüşmeden ve alınan talimâtnâmeden sonra Malik-i Eşter, daha önce hazırlanıp donatılmış olan ordu ile birlikte Mısır’a doğru yola çıkıyor.

Malik-i Eşter, Sıffin’de sürekli ileri cephede savaşarak Muâviye birliklerine en çok zaiyat verdiren korkusuz ve gözüpek bir komutan olarak sergilemiş olduğu eşsiz kahramanlıkla İmâm’ın (a.s) takdir  ve sevgisini kazanmıştı. İmâm (a.s) bu görevi ona vermekle isabetli bir karar aldığını biliyor ve Allah’ın izniyle muaffak olacağına dair ona güveniyordu.

Gerçekten üstün zekâsıyla savaş taktiklerini çok iyi bilen ve aynı zamanda dirâyetli ve güçlü bir komutan olan Malik-i Eşter Mısır’a vardığında,  komutasındaki askerlerle birlikte işgalcilere karşı saldırıya geçiyor ve kısa bir süre içerisinde şehrin kontrolünü ele geçirip Muâviye’nin ulûfelerle oralara kadar gönderdiği çapulcu askerlerini bertaraf ediyor. Böylece Mısır eski güvenli haline tebdil edilmiş oluyor.

Malik-i Eşter askerî bir dehâ olmakla birlikte valilik görevini de İmâm’ın (a.s) kendisine vermiş olduğu “genelge“ kıstaslarıyla halkı hak ve adalet ölçeğinde başarılı bir şekilde yönetmesi kısa sürede Mısır halkının sevgi ve teveccühünü de kazanmıştı. Kısacası İmâm’ın (a.s) öteden beri takdir ve sevgisine mazhar olan Malik-i Eşter şimdi de müşfik bir vali olarak hak ve adaletle yönetmiş olduğu Mısır halkının sevgi ve ülfetini kazanmış ve gönüllerinde taht kurmuştu.

Ancak emelleri kursağında kalan hain düşman yenilginin dayanılmaz acısı içerisinde sinsi planlar yapmakla meşguldü! Kadim tarihlerden beri savaşarak altedemediklerini kalleşçe ve kahpece ortadan kaldırmanın hesaplarını yapan alçaklar (esfel-i sâfilinler) hep olagelmiştir.  Ne yazık ki, kahramanlık ve yüce fazilet timsali Malik-i Eşter böylesi kalleşlerin şeytani tuzaklarıyla zehirlenerek şehadete erişmiştir.  

Sonuç olarak Muâviye’nin dünyevî saltanat ve hükümranlık uğruna meşru olan bir İmâm’a  ve İslâm Devleti’ne karşı baş kaldırıp girişmiş olduğu saldırılar, işgaller ve katliamlar  kendisinden sonra saltanat sevdasına kapılanlar için de âdeta meşruiyet zemini oluşturmuştu. Asırlar boyunca Muâviye’nin bu tutumu nice sultan ve padişahlara dayanak  ve kıstas olmuştur.  Bu nedenle, “Zalim de olsa, fasık da olsa başınızdaki yöneticilerinize itaat ediniz“ anlayışı Sünnî dünyanın bir kesiminde hâlâ revaçtadır.

Zira Muâviye bol ulûfelerle sarayına almış olduğu “Belâm sıfatlı kapı kulu ulemaları“na bu bağlamda nice nice fetvalar verdirmekte idi. Muâviye ayrıca içindeki kin ve nefretinden dolayı söz konusu çanak yalayıcılarına İmâm (a.s) aleyhine menfî propagandalar yaptırıp, Sakife’deki muhaliflerine de bir takım meziyetler atfettirip aklı sıra İmâm’ın (a.s) pestijini sarsıp muhaliflerini yüceltmekte idi. Özellikle söz konusu muhaliflerle ilgili nice hadisler uydurulmuştur. “Benden sonra peygamber gelseydi filan kişi olurdu.“  “Filan kişi sıddıktır.“  “Filan kişi hayâ timsalidir“ gibi daha nice uydurulmuş sözler.

Muâviye’nin yapmış olduğu en çirkin işlerden biri de cuma hutbelerinde İmâm Ali’ye (a.s) lânet okutma geleneğidir. Bu noktada anti-parantez ifade etmek istediğimiz o ki, eli kalem tutan Sünnî kardeşler den bazıları Muâviye’yi temize çıkarma veya yapmış olduğu katliâmları mazur gösterme gayretiyle “Efendim! Sıffin Savaşı Muâviye’nin İmâm Ali’ye (a.s) karşı yapmış olduğu savaş kin ve nefret içerikli değildir. Zira biz de biliyoruz ki Hazreti Ali ile düşmanlık ederek  harb eden elbette kâfir olur, Muâviye’ninki böylesi bir savaş değildi. Onlar sahabe idi ve birbirlerini çok seviyorlardı. “

Sormak lazım Ömer bin Abdülaziz dönemine kadar yani 85 yıl dolayında devam eden bu lânet okuma geleneği hangi sevginin tezahürü idi?

Sünnî yazarın yorumu şöyle devam ediyor: “Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) ‘Ali ile harb eden, benimle harb etmiş gibidir‘ hadisi bu bağlamda değerlendirilemez. Bu içtihad sonucu yapılmış bir savaştır. Muâviye yanılmış olmasına rağmen bir sevap kazanmıştır! “ (Sûbhan Allah! Bu nasıl bir tevil, bu nasıl bir mantık?)

Bir de hak olan bir hadisi batıl maksatları için tevil etmeleri yok mu, insan kahrolur!  “Ya Ali! Ben Kur’an’ın inzâli hususunda insanlarla savaştım, sen ise tevili için savaşacaksın.“ Söz konusu yazar bu hadisi örnek göstererek “Bakınız bu savaş tevil üzere yani farklı içtihaddan dolayıdır“ diyor. Kısacası Muâviye’nin saldırı ve katliâmlarını “içtihad hatası“ diyerek mazur göstermeye çalışıyor.

Meâlen aktarmış olduğumuz bu cümleler H.H.Işık isimli şahsın “Aldanmayalım“ adlı eserininde geçmektedir. (S.115, vs) Ayrıca bu eserde çok daha tahribkâr ifadeler kullanılmaktadır. Bununla birlikte inkârı mümkün olmayan birçok hakikatler de kaydedilmiş ancak saptırıcı tevillerle, tezvirâtlarla ve inkârlarla…Örneğin, “Eğer bir kimse, Hazret-i Ali’ye düşman olup, ona lânet eder, söğerse, bu kimse kâfir olur. Fakat onlardan hiçbirinin böyle yaptığı bildirilmemiştir.“ (A.g.e: S, 67) Oysa Muâviye’nin İmâm Ali’ye yönelik lânet okutma geleneği ile ilgili bilgiler Sünnî kardeşlerimizin birçok eserinde de mevcuttur. Elbette ki menfî propagandalar ve 85 yıl boyunca süren lânet okutulmalar İmâm Ali’nin (a.s) halk nezdindeki sevgi, teveccüh, asalet ve itibarına asla gölge düşürememiştir.

Buna rağmen ne yazık ki İmâm Ali’nin ve diğer Ehl-i Beyt İmâmlarının (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun) “velâyet“ hususu Sünnî kardeşlerimiz nezdinde henüz vuzuha kavuşmamıştır. “Onlar bizim mânevî rehberlerimizdir“ demek bir aşamadır ancak yeterli ve bütüncül bir yaklaşım değildir. Zira haklarının gasp edilmiş olması siyasî rehberliklerinin olmadığı anlamına gelmez. İslâm; ibadeti siyaset, siyaseti ibadet olan bir dindir.  İmâmların rehberlikleri de bu minvâl üzeredir.

CİHADA SON ÇAĞRI

Haricîlerin çıkarmış olduğu ayrılık fitnesi ve akabindeki savaş doğal olarak İmâm Ali’nin (a.s) ordusunu hem ikiye bölmüş hem de oldukça yıpratmıştı.  

HAZIM KORAL


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır