Şiiler, Müşrik ve Kafir midir?

  • News Code : 332595
  • Source : Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA.İR
Vahhabi ve Selefilerin özelde Şiileri genelde tüm Müslümanları kafir ve müşrik bilmelerine sebep olan Kur’an’da birkaç ayet vardır. Kafir ve müşrik bilmelerinin sebebi Kur’an’daki ayetlerden kaynaklanmamaktadır, bilakis İslam ve Kur’an’ı yeterince anlayamadıklarından ve İslam’ın özüne inemediklerinden kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın zahirine bakarak derinliğine inememiş bu grup, her asırda birileri tarafından kullanılmış ve iktidarlarını sağlama almak isteyen tağuti yönetimler tarafından her zaman kullanılmışlardır. Şu anda da başta ABD, İsrail olmak üzere bazı kukla Arap ülkeleri tarafından öz Muhammedi İslam’a darbe vurmaları için kullanılmaktadırlar. Bu yazıda Şiilerin müşrik ve kafir oldukları iddialarına Kur’an’dan cevap verilecek ve asıl müşriklerin kendileri oldukları ortaya konulacaktır.

İman ve Küfrün Ölçüsü Nedir?

Bazı İslami fırkaların, başka fırkaları tekfir ettiği görülmektedir, acaba bu doğru mudur?

Cevap:

İman ve küfrün ölçüsü kimsenin tekelinde değildir ki onu kendisine model olarak karar kılsın ve bir kısım insanları mümin ve bir kısım insanları kafir diye ortaya koysun, bilakis onun ölçüsü Peygamber efendimizin (s.a.a) siyre ve yaşantısıdır. Acaba o, hangi durumlarda insanların mümin olduklarını kabul etmekteydi?

Allah Resulünün (s.a.a) asrında, imanın ölçüsü üç şeye tanıklık etmekle olurdu: ‘Tevhit, Nübüvvet ve Mead’[1] Her kim bu üç şeyi itiraf etseydi onu Müslüman sayarlardı. Dolayısıyla bu üç ilkeye iman eden tüm İslam fırkalarının tamamı iman dairesine girmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.a) Müminlerin Emiri’ni (a.s) Hayber ehliyle savaşması için gönderdi. Hz. Ali (a.s) Hayber’e doğru birkaç adım attıktan sonra “Ya Resulullah! Hayberlilerle savaş hangi hadde kadar olmalıdır?” diye seslendi. Hz. Resulullah:

حتّی يشهدوا أن لا إله إلاّ الله و أنّ محمّداً رسول الله; “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna tanıklık edene kadar” diye cevap verdi.[2] 

Elbette, İslam’da bir dizi konu zorunlu ve bedihi bir hal almıştır. Örneğin Peygamberin ‘Hatemiyet’ konusu, Mead’ın ‘cisimsel’ olduğu veya Allah’ın cisim olmadığı ve Risalet ailesine muhabbet ve sevgi… Her kim bunlardan birini inkar ederse, eğer bunların inkarı, inkar edenin yanında üç asıldan birini inkar etmeyi gerektirirse böyle bir insan İslam dairesinden dışarı çıkmış olur.

Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a), insanlardan iman itirafını alınca, asla onlara şöyle sormazdı:

— Acaba enbiya ve evliyaların kabirlerini ziyaret ediyor musunuz, etmiyor musunuz?

— Acaba evliyalara tevessül ediyor musunuz, etmiyor musunuz?

Bu ve benzerleri, fıkıh kitaplarında yer almış bir dizi fıkıh ve kelâm içerikli konulardır. Bunların ispat veya olumsuzlanmasının iman ve küfürle bir ilgisi yoktur.

Şifa Talep Etmek ve Şirk

Nasıl dersiniz: “Ey Aziz İmam! Çocuğuma şifa ver! Halbuki şifa veren Allah’tır ve bu bir tür şirktir.”

Cevap:

“Tevhit” ve “Şirk”in ölçüsünün bizim elimizde olmadığını ve dolayısıyla bazı şeyleri tevhit ve bazı şeyleri şirk sayamayacağımızı daha önceden hatırlatmıştık. Bilakis kendisine özgü bir ölçü ve mizanı vardır. İşler bu ölçülerle değerlendirilmelidir. Burada iki örnekle bu ölçüyü açıklığa kavuşturacağız:

Kur’an-ı Mecid, dünyanın yaratılışını ve hastaların şifa bulmasını Allah’ın kendisine nispet vermekte ve O’na mahsus bilmektedir. Çeşitli ayetlerde şöyle buyurmuştur: {يُدَبِّرُ الْأَمْرَ}; “İşleri evirip çeviren Allah'tır. (Yunus Suresi, 3 ve 31, Ra’d Suresi, 2 ve Secde Suresi, 5. Ayetler)”

Ancak, işleri evirip çevirip idare etmeyi kendisine has bildiği halde “Naziat” Suresinde şöyle buyurmaktadır: {فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً}; “İşi bir düzen içinde evirip çevirenler (melekler)e. (Naziat Suresi, 5. Ayet)” Kur’an’da çelişki olmadığı kesindir. Kur’an’ın kendisi şöyle buyurmaktadır:

{وَ لَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً}

“Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82. Ayet)”

Ancak, her iki ayetin tefsiri de şu şekildedir: Bağımsız ve bir yere bağlı olmayan idare ve evirip çevirme, Allah’a mahsustur. Ancak bu dünya sebepler ve müsebbepler dünyasıdır. Allah’ın izniyle bir dizi idare ediciler, dünyanın idare ve beşere rızık dağıtılmasında etkindirler ve melekler bu iş için görevlendirilmiştir. Bunların idareci olması, Allah’a mahsus olan evirip çevirme işine bir halel getirmez. Zira bunlar Allah’ın ordularından ve yaratılış aleminin Allah’ın izniyle çalışanlarıdır. 

İkinci örnek

Herkes inanıyor ki şifa veren Allah’tır ve Hz. İbrahim-i Halil bu konu hakkında şöyle söylemektedir:

{وَ إِذا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. (Şuara Suresi, 80. Ayet)” Ama buna rağmen Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz, balda şifa karar kıldık”: فِيهِ شِفاءٌ لِلنَّاسِ ; “Onda insanlar için şifa vardır. (Nahl Suresi, 67. Ayet)” Sen diyorsun ki bu macun şifa vericidir. Aynı şekilde Hz. Mesih (a.s) diyor ki ben hastaları iyileştiririm ve şifa veririm, ama Allah’ın izniyle. Şöyle buyurmaktadır:  {وَ أُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَ الْأَبْرَصَ وَ أُحْيِ الْمَوْتی بِإِذْنِ اللَّهِ} Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. (Al-i İmran Suresi, 49. Ayet)”

Dolayısıyla Kur’an mantığına göre şifa ve hatta ölüleri diriltmek bağımsız ve kimseden yardım almadan Allah’a mahsustur, ancak şifa ve hayat verme ilahi izin ve O’nun emri ve yaratılış aleminin bir çalışanı unvanıyla ilahi evliyaların vesilesiyle olmaktadır. Bu ayetlere dikkat edilecek olursa Hz. Mesih’in hatırlattığı gibi şifa isteğinde bulunmak şirk olmadığı gibi, tevhidin özüdür ve Kur’an ayetleriyle tam bir uyum içindedir.   

Peygambere (s.a.a) Tevessül

Acaba aşağıdaki bu ayet münafıklar hakkında mıdır?

{وَ ما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ لِيُطاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ وَ لَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَ اسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّاباً رَحِيماً}

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. (Nisa, 64)”

Cevap

Ayetin nüzul (iniş) sebebi hakkında iki görüş vardır:

1. Medine Yahudilerinden bir kişi Müslüman münafıklardan biriyle ihtilaf yaşamaktaydı. Aralarında hakem olması için birisini seçmeye karar verdiler. Yahudi olan İslam Peygamberinin (s.a.a) adalet ve eşsizliğine güvenmekte ve şöyle demekteydi: Ben sizin peygamberinizin hakemliğine razıyım, ancak münafık olan “Ka’b b. Eşref” adlı Yahudi büyüklerinden birini seçti; zira hediyeyle onun görüşünü kendisine çekeceğini biliyordu. Bundan dolayı Peygamber efendimizin hakemliğine karşı çıktı![3]  

2. Yeni Müslüman olmuş bazı kişiler cahiliyet döneminden kalma adetleri gereği, İslam’ın başlangıcında kendi aralarındaki hakemlik konularını Yahudi bilginlere veya kahinlere götürürlerdi. Bu ayet bu kişiler için nazil olmuştur, münafıklar için değil.[4] 

Her ne olursa olsun bu kişi ister münafık, ister yeni Müslüman olmuş biri olsun Allah’ın emrine bir çeşit muhalefette bulunmuştur. Hatırlatalım ki eğer onlar Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gelir, istiğfar ederlerse ve Peygamberde onlar için istiğfar ederse; yani şefaatte bulunursa, Allah onların günahlarını bağışlar. Dolayısıyla ayet, genel bir kanun olduğundan münafık ve yeni Müslüman olmuş birisine özgü değildir. Farz edelim ki ayet münafıklar için olmuş olsun, eğer Peygamberin (s.a.a) şefaati onlar için kabul olunursa, başkaları için kabul olması daha önceliklidir. Eğer münafık birinin şefaat talebinde bulunmaya hakkı varsa, hakikî mümin için bu haktan yararlanmak daha önceliklidir.

Bu ayet, Peygamber (s.a.a) veya Allah evliyalarına tevessül etmeyi tam anlamıyla şer’i bir emir olarak algılamakta ve açıkça demektedir ki Peygamberin yanına gelerek onu Allah katında şefaatçi karar kılarak, onun aracılığı ve istiğfarı günahkârlar için ektin, tövbenin kabul olmasına sebep ve ilahi rahmettir.        

Eğer aracılık, dua ve Peygamberden şefaat talebinde bulunmak şirk olsaydı, Kur’an’ın böyle bir emri günahkârlara vermesi nasıl mümkün olabilirdi? Ancak hatalı ve günahkâr öncelikle tövbe etmeli, sonra tövbesinin kabulü için Peygamberin istiğfarından yararlanmalıdır.

Peygamberin (s.a.a) günahları bağışlamadığı açıktır. O, ancak bağışlanma dileyebilir ve şefaatinin kabul olmasıyla Allah, onların günahlarını bağışlar.

Bunun dışında, Peygamberin müminler hakkındaki istiğfarının tesiri, sadece bu ayete özgü değildir, bilakis “Tövbe” suresinde de bu konu işlenmiştir:

{وَ ما كانَ اسْتِغْفارُ إِبْراهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَها إِيَّاهُ}

“İbrahim'in babası –onu yetiştiren müşrik amcası- için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. (Tövbe, 114)”

{فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ وَ اسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ}

Şu halde bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! (Muhammed, 19)” 

Elbette, konumuz istiğfara emir konusudur. Demeden açıktır ki Allah’ın ona emretmiş olduğu şey, Peygamberden bunun istenmesi, ilahi emre vurgudan başka bir şey değildir.

Yusuf suresinden anladığımız kadarıyla bu, ‘tevhidi’ toplumlara ait eski bir gelenektir. Dolayısıyla Hz. Yusuf’un (a.s) kardeşlerinin suçları ortaya çıkınca, onlar için bağışlanma dilemesi için babalarına sığınmaktan başka kendileri için bir çare görememişlerdi:

{قالُوا يا أَبانَا اسْتَغْفِرْ لَنا ذُنُوبَنا إِنَّا كُنَّا خاطِئِينَ}

“Oğulları, “Ey babamız! Allah’tan suçlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik” dediler. (Yusuf, 97)”

Daha öncede bu konu hakkında konuştuğumuz için bu kadarla yetiniyoruz.

TEVESSÜL VE PUTPERESTLİK

Allah, Zümer Suresinin 38. Ayetinde şöyle buyurmaktadır:

{وَ لَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَ الْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَ فَرَأَيْتُمْ ما تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرادَنِيَ اللَّهُ بِضُـرٍّ هَلْ هُنَّ كاشِفاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ}

“Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette «Allah'tır» derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na güvenip dayanırlar.”

Şüphenin açıklanması: “Şialar, Allah’tan başkasına tapmamaktadırlar, ancak imamlara tevessül ve şefaat kesinlikle ölülere tapmak ve putperestlikle sonuçlanacaktır!”

Cevap

Bu ayet, müşrikler hakkındadır. Müşrikler, Allah’ı yer ve gökyüzünün yaratıcısı olarak bilmekteydiler, ancak O’ndan başkalarına tapmaktaydılar. Zira onları ilahi işlerin sahibi olarak bilmekteydiler.

Zati tevhitte sorunları olmayan bu putperestler: 1. Günahların bağışlanması; 2. Savaşların kazanılması; 3. Yaşantıda onur ve bunun gibi rububi tevhit konularında Allah’ın işlerinde tefvize kail olmuşlardı. 

Kur’an-ı Kerim, bunun eleştirisi hakkında şöyle buyurmaktadır: Putların elinden bir şey gelmez. Eğer Allah birisine zarar vermek isterse, hiç kimse buna engel olamaz ve eğer birisine fayda vermek isterse kimse buna mani olamaz. Dolayısıyla Allah’ın yeterli olduğunu söylememiz ve işlerde O’na tevekkül etmemiz gerekmektedir. 

Ayetin tefsiriyle anlaşıldığı gibi Allah’ın evliyalarına tevessül etmeyi müşriklerin amellerine benzetmek tefsir-i bireydir ve Peygamber efendimizin sözüyle böyle müfessirlerin yeri ‘ateş’tir. Zira müşrikler, rububi tevhitte, tam anlamıyla müşriktiler ve Allah’ın işlerinin vasıtalara bırakıldığını zannediyorlardı. Dolayısıyla onları kulların yazgısında ‘ma yeşa’; ‘dilediği şeyler’ konularında aktif bilmekteydiler. Halbuki muvahhitler her aşamada muvahhittirler.  

1. Allah’ın zatında tevhit, yani Allah’ın dengi ve benzeri yoktur.

2. Sıfatta tevhit, Allah’ın ilim ve kudreti, zatının aynısıdır, zata zait değildir.

3. Rububi tevhit veya Fiili tevhit, yani âlemdeki tüm işler Allah’ın elindedir ve hiçbir zaman (başkasına havale edilmemiş ve) tefviz gerçekleşmemiştir.

4. İbadette tevhit, yalnızca O’na tapılmalı, başkasına değil.

Şimdi eğer bir kişi bu inançla ilahi velilere tevessül ederse, yaptığı şey Allah’ın bu kişinin hacetlerini kabul etmesi için onlardan (ilahi velilerden) dua isteğinde bulunmaktan başka bir şey değildir. Bu istekte ne Allah’ın bir dengi olduğuna kail olunmuştur ve ne de Allah’ın işleri, ilâhî velilere havale edilmiştir.  

Şefaatin, sonunda putperestlikle sonuçlanacağını söyleyen: ‘Müslümanlara –Vahhabilere göre münafıklara- sizin için dua etmesi için Peygamberin yanına gidin’ diyen Kur’an’ın bu ayetlerini nasıl yorumlamaktadır? Acaba Allah, putperestlikle sonuçlanacak tevessülden (Allah’a sığınırız) habersiz miydi? 

Eğer gerçekten tevessül bizi şirke çekiyorsa, o halde Mekke’nin amelleri bizi müşriklerin amellerinin bir benzerine çekmektedir. Hacerü’l-Esved’in öpülmesi, taş ve topraktan olan Kabe’nin etrafında tavaf etmek, iki dağ arasında say etmek, Mina’da kurban kesmek… bunların hepsi müşriklerin amellerine benzemektedir. Öyleyse neden Allah, bunları emretmiştir? Yanlış buradadır ki bu ameller iki şekilde yapılmaktadır: birisi şirk, ötekisi tevhidin ta kendisidir.

Müslümanlar, on dört asırdır Peygamber ve yaranlarını takip etmekte, ilahi velilere tevessül etmekte ve hiçbir zaman tevhit hattından uzaklaşmamışlardır.   

Diyorlar ki: Mukaddes ruhlara tevessül, onlara bir çeşit tapmadır. Bundan dolayı ibadette tevhitle –Allah’a mahsus olan tapma- çelişmektedir.

Cevap

Öncelikle “ibadet ve tapmak” kavramlarının açıklanması gerekir, sonra “tevessül” konusuna değinerek “ibadette tevhitle” çelişip çelişmediğine bakmak gerekir.

İbadet alemin yaratıcısı, insana rızık veren, bağışlayan ve ihsanda bulunan bir varlığın karşısında huzu etmek veya en azından müşriklerin tasavvur ettikleri gibi Allah’ın bazı işlerini ona havale ettiğini sanmaktadır. Bu tür huzu, Allah’a özgüdür ve hiçbir varlık buna lâyık değildir. Bundan dolayıdır ki “iyyake ne’budu”; “yalnız sana ibadet ederiz” diyoruz.       

Ancak, Allah’ın değerli bir kulu olduğuna inandığı ve asla onu alemin Allah’ı olarak görmediği veya alemin işlerinin ona havale edildiğine inanmadığı bir varlığın karşısındaki huzu, ihtiram ve saygıdır. Anne ve babaya saygı, üstat ve öğretmenlere saygı, lider ve önderlere… saygı gibi.

Bu tarife göre, tevessül yani yüce makam sahibi birinden dua talebinde bulunmaktır. Bunun da tapmakla bir alakası yoktur. Bu sebepledir ki yaşadığımız bu dünyada yüce makam sahibi insanlardan dua talep edilmektedir. Nitekim Allah’ın kendisi onların peşi sıra gitmemizi ve onlarında bizim hakkımızda bağışlanma talebinde bulunmalarını emretmiştir.[5] 

Hassas nokta, ibadetin nasıl tefsir edildiğidir. Peygamber ve imamlara tevessül eden kişinin bakışının nasıl olduğuna bakmak gerekir. Her ne zaman onları Allah’ın Salih ve makam sahibi kulları olarak bilirse, onlar karşısındaki her türlü huzu, saygı ve ihtiramdan başka bir anlam ifade etmeyecek ve onlara tevessül yalnızca kendisi için dua talebinden başka bir şey olmayacaktır. Zira onların duası kabul olunur. 

Ayetullah uzma Cafer Subhani

ABNA.İR



[1] -Mead’a iman, Tevhit ve Risalet’e imanın gerekliliğidir. 

[2] -Sahihi Buhari, C. 2, Menakib-i Ali (a.s); Sahihi Müslim, c. 7, Bab-ı Fezail-i Ali (a.s), s. 121.

[3] -Mecmeu’l- Beyan, c. 3, s. 68.

[4] -El-Menar, c. 5, s. 222. 

[5] -Nisa Suresi, 64. Ayet.


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır