'Suriye’ye karşı takınılan mezhepçi tutum Alevileri rahatsız etmektedir'

  • News Code : 363615
  • Source : Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA.İR
Alevi kökenli araştırmacı yazar sayın Rıza Bakırlı ile Suriye ve Aleviler üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Söyleşiden bir kesit: “Suriye’ye karşı takınılan mezhepçi tutum veya yaklaşım Alevileri rahatsız etmektedir. Yani biliyoruz ki söylenilenler bize de söylenmiş ve söylenilecektir. Ayrıca Suriye Sünni’si ile Türkiye Sünni’si arasındaki fark ne ise, Suriye Alevi’si ile burada yaşayan Alevinin arasındaki fark da o kadardır. Yani Alevileri ayrıştırmak adına, bölmek adına ne tezgahlar sergileniyor. “Suriye Alevileri Arap Alevileriymiş” olamazlar mı? Arap Sünni’sinin olduğunu kabul ediyoruz da, Alevi’sini neden kabul etmede zorlanıyoruz? Bütün bu olumsuz söylemler düşmanca ve mezhepçi bir anlayışla söylenmiş olup, Alevileri bölmeyi amaç edinmiş olan odakların, güçlerin sinsi planları olduğunun farkındayız.”

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-

Hükümetin Suriye politikasını doğru buluyor musunuz?

Suriye konusunda hükümetin izlediği yolu kabul etmek mümkün değil. Çünkü Suriye krizinin neden olduğu ,bölgede ve Türkiye’de büyük hasarlara neden olabilecek girişimler var. En başta Müslümanlar arasında mezhep çatışmasına olanak sağlayan ve Şii-Sünni gerginliği üzerinden Müslümanlar arasında çatışmalı bir ortam yaratıp, emperyalist devletlerin iştah kabarttıkları bu bölgede rol alarak (güya) Sünni eksenli güç olma isteği bölgede kırılmalara neden olabilecek büyük felaketlerin habercisidir. Yani bölgesel güç olma hevesiyle yanıp tutuşanların ve bu arzularını gerçekleştirmek için de kullandıkları argümanların resmen bir mezhep savaşı olduğu gerçeği inkar edilemez. Artık herkes biliyor ki, Suriye’ye karşı hükümetin izlediği strateji, bölgede emperyalist devletlerin Ortadoğu’daki açılımlarında aktif rol alma, savaşa dahil olma ve Libya’da istediğini alamamanın hırsı ile pastayı kapmadır. Yani bu rolünü de şimdilik iyi oynuyor.Bölgesel güç olma isteği de ister istemez sıfır sorunlu komşuluk ilişkilerinin yerini, savaş söylemleri, Şii-Sünni gerginliği yaratabilecek tarz ve üslupla söylemesi bu role çok hevesli olabileceğinin kanıtıdır. Yani anlatmak istediğim, emperyalistlerin adeta bölgedeki eli-ayağı olma isteğinin aktörleri olan Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bu çabaları bölgede büyük felaketlere yol açabilecek isteklerdir. Ortadoğu’nun hamiliğine soyunmak, başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerin Arap coğrafyasındaki projelerinin ve imajlarının yenilenmesi olduğunu, bunun sonucunda da Türkiye’ye bu rolün düştüğünü baykuşlar bile görüyor. Bugün Yemen ve Bahreyn’de olanları görmeyenlerin, Suriye’ye karşı demokrasi havarisi kesilmelerine hiç bir anlam veremiyorum. Buradan hareketle ben, Suriye’de olanların bir mezhep savaşı olduğunu, bunun bölge için, bölgede yaşayan halkalar için iyi bir sonuç getirmeyeceğini düşünüyorum.

*Hükümet başta Suriye olmak üzere dış politikada insani bir politika yürüttüğünü söylemekte, sizce bu ne kadar doğru?

Türkiye ABD’nin gösterdiği ve istediği yöne doğru adeta koşuyor. Dost dediği, kardeş dediği ülkeleri, liderleri bir anda silip atabildiğine göre büyük bir amacı olmalı. Bu amaç uğruna Müslüman kanının dökülmesi, mezhep savaşının çıkması, ülkelerin bölünmesi, göçlerin yaşanması gayet doğaldır. Bu coğrafyada ABD’nin karşıtı ve muhalifi olarak öne çıkan İran’ı dengelemek için Türkiye’ye biçilen rol ve ABD destekli ılımlı İslam’ı bu bölgeye model olarak sunmak. Üstelik daha ilginç olanı İsrail ile danışıklı döğüş filmini gösterime sundular. Davos’taki “one minute” ile Körfez ülkelerinden sıcak paranın ülkeye gelmesini sağlayıp, “büyüyen ve gelişen ekonomi” masallarıyla ABD tarafından model olarak tanıtılıp poh pohlanmış, İran’ın Şii hilaline karşı Sünni blok oluşturma görevini üstlenmiştir. Arap Baharı’nın yaşandığı hiç bir ülkede demokrasi, insan hakları, özgürlükler, sivil toplum gelmedi ve gelmeyecek. Oysa oralara kan geldi, acı geldi, göçler ve yoksulluklarla beraber yıkım geldi. O ülkelerin kaynakları emperyalistler tarafından adeta yağmalandı. Yani insan hakları odaklı bir dış politika yürüttüğünü söyleyen Türkiye, Suudi tanklarının Bahreyn’e müdahalesine neden sesini çıkartmadı. Mezhepçi bir dış politika izlendiğinin veya böyle bir izlenim yaratılmasının somut örnekleri çoktur. Özgür Suriye Ordusunun karargahlarının Türkiye’de olduğunu,her türlü desteğin Türkiye üzerinden sağlandığını sokaktaki sıradan vatandaş dahi biliyorken, komşudaki yangına benzinle gitmenin,yangını körüklemenin insani bir yanı mı olur? İnsani politika buysa eğer, insani değerlerin yeniden sorgulanması gerekir. Suriye’deki muhaliflerin bu güne kadar özgürlük adına attıkları bir tek slogan,söylem duymadım. Onlar “ Hıristiyanlar Lübnan’a, Aleviler mezara” diye bağırıyorlar. İnsani yardım bunlara yapılıyor işte.

*Hükümetin Suriye konusundaki mezhepçi yaklaşımı Türkiye’deki Alevileri rahatsız ediyor mu? Türkiye Alevileriyle Suriye’deki Aleviler arasında inançsal bazda farklılık var mı? Bazıları Suriye Alevilerini “Nusayri” ve “Arap Alevisi” olarak adlandırmakta ve dolayısıyla Anadolu Alevileri arsında farklılıklar olduğunu söylemektedirler. Bu ne kadar doğrudur?

Elbette Suriye’ye karşı takınılan mezhepçi tutum veya yaklaşım Alevileri rahatsız etmektedir. Gelecek adına kaygılanmalarına, endişe duymalarına neden olmaktadır. Çünkü bu söylemlerin geçmişte gerçeğe dönüştüğü bir tarih ve coğrafyaya sahibiz. Bu anlamda Esad’ın inançsal kimliğine yönelik söylemler bizi düşündürmüyor değil. Yani biliyoruz ki söylenilenler bize de söylenmiş ve söylenilecektir.

Ayrıca Suriye Sünni’si ile Türkiye Sünni’si arasındaki fark ne ise, Suriye Alevisi ile burada yaşayan Alevinin arasındaki fark da o kadardır. Yani Alevileri ayrıştırmak adına, bölmek adına ne tezgahlar sergileniyor.” Suriye Alevileri Arap Alevileriymiş” olamazlar mı? Arap Sünni’sinin olduğunu kabul ediyoruz da, Alevi’sini neden kabul etmede zorlanıyoruz. Bütün bu olumsuz söylemler düşmanca ve mezhepçi bir anlayışla söylenmiş olup, Alevileri bölmeyi amaç edinmiş olan odakların, güçlerin sinsi planları olduğunun farkındayız. Aramızda elbette fark olacaktır. Ancak bu fark inançsal olmaktan öte kültüreldir. Yani biçimseldir. Sonuç olarak ortada bir oyunun olduğu tarafımızda bilinmektedir. eysa eğer, insani değerlerin yeniden sorgulanması gerekir.in Türkiye üzerinden sağlandığını alistler tarafından

*Bazıları AK Parti iktidarıyla Türkiye’de bazı şeylerin değiştiğini dile getirmektedirler. Sizce de Ak Parti iktidarıyla Türkiye’de bir şeyler değişti mi?

AK Parti’nin iktidara gelmesi tesadüfü bir olay değildir. Rahmetli Erbakan’ın öğrencilerinden ve Milli Görüşten koparak (gömlek değiştirerek) iktidar koltuğuna oturanlar, demokratikleşmeden tutun da; AB kriterlerine uyma, çoğulcu bir demokrasi, farklı etnik ve dini kimlikleri tanıma, farklı yaşam tarzlarına müdahale etmeme, ABD’nin dost bir ülke olduğu, rekabetçi bir piyasa ekonomisi anlayışı ile ülkeyi yönetebileceklerinin garantisini vererek iktidara geldiler. Bu anlamda süreç içerisinde köklü olmamakla beraber elbette değişimler (reform tarzında) yapmışlardır. . Bu süreçle beraber AK Partinin kendisi de değişmiş oldu. Türkiye'de sistem değişmemesine, devletin kırmızı çizgileri durmasına rağmen İslami kimlikli bir partinin projelerini bunun üstüne inşa etmesi manidardır. Çünkü devleti yeniden yapılandıracağını söyleyen AK Parti, stratejisinin bir ayağını oluşturan demokratikleşmeyi, kendi siyasal amaçlarının gerçekleştirilmesi için araç olarak kullandığı ortaya çıkmıştır. Farklı etnik ve dini kimlikleri tanımada, Cumhuriyetin tabularına el atmadaki gayretin uzun soluklu olmadığı ortaya çıktı. Dersim ve Aleviler konusunu basit bir iki söylemle geçiştirmesi, Alevi açılımında Alevilere yönelik asimilasyoncu yaklaşımı, Kürt sorununun çözümündeki Türk-İslam sentezli yaklaşımı toplumsal belleğimizdeki yaraların kanamaya devam edeceğinin işaretidir. Kısaca söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uçurum gittikçe büyüyor.

*Ak Parti Hükümeti açılımlarla dışlanmış, ötekileştirilmiş halkı kucaklamak için bazı projelere imza attı. Bu bağlamda Alevi açılımı, Kürt açılımı, Caferi açılımı adlarında bazı açılımlar yaptı. Sizce bu açılımların amacı neydi ve ayrıca hükümetin son zamanlardaki Suriye’deki mezhepçi politikaları da göz önünde bulundurularak bu projelerin aslında bir aldatmaca olduğu ve bu kesimleri susturmak ve asimile etmek için tasarlanmış bir proje olduğunu söylemek mümkün müdür?

Aslında “Alevi açılımı” bir anlamda belli başlı kurguların toplamıydı. Aleviliği “sapkın bir mezhep” diye tanımlayan, Alevileri tanımayan Sünni Diyanet’ten Alevileri tanımlamayı, Alevilik konusunda görüş belirtmesini isteyeceksin! Burada bir tezatlık var. Diyanetin kuruluş amacı bellidir. Devletin resmi ideolojisini temsil eder. Alevileri tanımayan, ötekileştiren bir ideolojinin “Alevi açılımı” adıyla Alevi sorunlarını çözmesini düşünmek saçmalık olur. Buradan hareketle açılımın asıl amacının “asimilasyoncu” bir yaklaşımın olduğudur. Ayrıca politik nedenlerin olduğudur. Kendi Alevi’sini oluşturma çabasıdır, diye tanımlayabiliriz. Yani AK Partinin çıkış nedenlerinden biri de “ötekinin” sesi olmaktı ya! Ötekileştirilmiş Alevinin oylarını almak için bir hamle yapmış olabilir. Kürt açılımı-Caferi açılımı da aynı kaygılarla yapılmış olması ihtimali yüksektir. Sonuçta Alevi açılımı ile ötekileştirilmiş bir inanç toplumunun sözcülüğüne, hamiliğine soyunan bir iktidar, Suriye konusundaki tavrı ile vurgu yaptığı birinci nokta Esad’ın Alevi olması değil midir? İç politikada dahi muhalefet liderini eleştirirken Esad’la aynı inançta olmasına sürekli vurgu yapması, bir anlamda rencide edici olması, Alevi açılımının niçin ve hangi amaçla yapılmış olabileceğini anlamamıza yetiyor sanırım.

*Bazı kesimler, Bektaşiliğin Sünni bir tarikat olduğu ve Osmanlılarca kurularak Aleviliği tahrif etmek için Alevilerin içine sokulduğunu söylemektedirler. Sizce bu iddia ne kadar doğrudur?

Alevilik-Bektaşilik bir yoldur; Tanrıya ulaştıran ve onunla “enelhak” mertebesinde birleştiren Muhammed-Ali yoludur. Alevilik "Sünni tarikat" ya da "mezhep" kavramlarıyla tanımlanamaz. Gerçekten düşündürücü. Alevi kelimesi Osmanlı tarihi boyunca hep kullanılmış, ama özel anlamda; Ali soylular için, yani seyyidler, dedeler için! Ancak onların peşinden giden, onlara bağlı topluluklara ise Alevi denilmezmiş. Ne tuhaf şey değil mi? Öte yandan Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla birlikte Hacı Bektaş dergahı işgal edilip Nakşibendilere Teslim ediliyor. Ülke çapında tanınmış Alevi seyyid ocakları kapatılıyor. Ali soyundan gelen dede ve babalar ya sürgün ya da yok ediliyorlar. Ondan sonra da “alevi” terimi birdenbire bir inanç topluluğuna ad oluyor.. Ne tuhaf çelişki değil mi? Bektaşilik kurumlaşmış ve inançsal kuralların felsefi açılımıdır: Aleviliğin bizatihi kendisidir. Bazı çevrelerin "Aleviliğin Sünnilik, hatta bir Sünni tarikat olduğunu" açıklama gayreti, Hacı Bektaş Veli'yi Sünni Ahmet Yesevi’ye bağlama çalışmaları, daha da ilerisi Aleviliğin Sünni mezheplerden Hanefiliğe yakın göstermesi, düşündürücüdür. Sanırım bununla son on yıldır Alevilerde oluşan bir uyanışın yarattığı bir endişenin dışa vurumudur.

*Türkiye Alevileriyle İran, Irak, Lübnan, Azerbaycan… gibi komşu ülkelerdeki Şia-Caferiler arasında tarihsel bağlar bulunmakta mıdır?

Dini İslam, Kitabı Kur’an, Allah’a kul, Hz. Muhammed’e bağlı, Hz. Ali’ye talip, Hz. Hüseyin’in yolunu sürenlere Alevi dendiğine göre, İran, Irak ve Azerbaycan’da yaşayan ve kendilerini Caferi-Şii olarak tanımlayanlarla buluştuğumuz bir nokta var demektir. Alevilik, İslam dinin özüdür; manasıdır. Alevilik İslam içinde insanidir, aklidir, ahlakidir. Hz. Ali inancının, oniki imamcı anlayışın, inancının yaşaması,uygulanması olduğuna göre bahsettiğiniz ülkelerde yaşayanlarla bir bağımızın olması gerekmektedir. Üstelik aynı coğrafyada, komşu olarak yaşamak, ortak kültürel öğelere sahip olmamız da farklı bir etkendir. Bu konu geniş ve farklı bir araştırma konusu olduğundan , daha detaylı incelenmelidir, diyorum. İsterseniz 16. Yüz yılda yaşamış olan Alevilerin büyük ozanı Pir Sultan size bu sorunun cevabını versin.


Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
Niçin dahledersin tarık düşmanı
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

İmam-i Ali'dir aynı bekadır
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
(…)


İmam Rıza'nın ben envarıyım
Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim
Münkirin yezidin Azrail'iyim
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
(...)


Pir Sultan'ım çağrır Hint'te Yemen'de
Dolaştırsam seni Sahib zamanda
İradet getirdim ikrar imanda
Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

 

*Türkiye’deki Alevilerin özelde İran; Şii- Caferileri sevmedikleri söylenmektedir. Gerçekten bu doğru mudur? Eğer doğruysa bunun sebepleri nelerdir?

Bu özelde İran’daki Şii-Caferileri sevmedikleriyle özdeştirilmemeli. Çünkü geçmişte Aleviler Ebu Suud efendilerin fetvalarıyla katledilmiş, sürülmüş, dışlanmış olmalarından Şeriat söylemleri Alevileri ürkütmekte ve kendileri için tehlikeli olduğunu varsaymaktadırlar. Şeriatı kendilerini katleden, süren, malı-canı-namusu helaldir diyen bir şeriat anlayışına olan tepkileridir. Alevilerde bu son yüzyılda oluşturulan ve sistemin yılmaz bekçileri yapmaya çalışan otorite, Alevilerde bu tür refleks veya tepki yaratma güdüsü oluşturmuştur. Bu anlamda “ İran” deyince şeriat kuralları, şeriat denilince de geçmişte yaşadıkları toplumsal belleğinde silinmeyen Alevilerin bu tepkisini böyle anlatmak ve anlamak gerekir kanısındayım. Aksi durumu düşünülemez. Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir inancın Şii –Caferilere düşman olması Alevilerin inançlarına terstir. Bunu bir yaşamsal refleks olarak algılayalım.

*Bize vakit ayırıp değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz

Ben Teşekkür ederim.

ABNA.İR


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır