Muâviye’nin Küstahlığı

  • News Code : 415405
  • Source : rasthaber
Bismillah İmâm Hasan (a.s), yapmış olduğu mütâreke ile asıl muhafaza edilmesi gereken değerlerin güvenliğini teminat altına almayı başarmış ve en azından bu meyanda Muâviye’nin menfûr planına engel olmuştu. Muâviye ise saltanat sınırlarını genişletmiş olmanın mağrurluğu içerisinde kendisini İlâhî değerler karşısında daha da müstağni görerek küstahça ve ekâbirce bir tutum içerisinde Kufe halkına bir konuşma yapmıştı.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Konuşmasına son derece amiyane ve tehditkâr sözlerle başlayan Muâviye, fütursuzca bir tavır içerisinde mütâreke şartlarına asla riayet etmeyeceğini şu sözlerle ilan ediyordu: “Ey Irak halkı! Benden hoşlanmadığınızı biliyorum. Beni buraya siz davet etmediniz. Ben savaşarak ve kendime özgü siyasetimle buraya gelmiş bulunmaktayım. Şunu bilin ki, ben sizinle namaz, oruç, zekât ve hac için savaşmadım. Sizinle savaşım, sadece başınıza geçip size hükmetmek içindi ve siz hoşlanmasanız da, bu iktidar bundan böyle Emevî hanesine aittir. İyi bilin ki, Hasan bin Ali’ye verdiğim bütün sözler ve yaptığım andlaşma ayaklarımın altındadır. Asla bu mütârekeye bağlı kalmayacağım.“  

(Oysa İbn-i Kesir ve İbn-i Ebi’l-Hadid gibi bazı tarihçilerin kaydettiğine göre Muâviye mütarekeden önce İmâm Hasan‘a (a.s) yazdığı mektupların birinde şöyle taahhütte bulunuyor: “Senin şöyle bir ayrıcalığın olacak: Kimse sana buyrukta bulunmayacak, aksine senden habersiz hiçbir işe girişilmeyecek ve hiçbir işte senin görüşüne muhalefet edilmeyecek.“ İbn-i Kesir Tarihi, c 6. S. 220. İbn-i Ebi’l-Hadid, c.4, s.13)

Bir başka tarihçi İbn-i Kuteybe ise bu hususta şöyle yazıyor: “…Muâviye’nin elçisi Abdullah b. Amir, İmâm Hasan’ın (a.s) şartlarını olduğu gibi Muâviye’ye yazıp gönderdi. Muâviye hepsini tasdik ederek, kendi el yazısıyla bir sayfaya yazıp mühürledi. Sağlam taahhüt ve yeminlerle anlaşmayı tekit etti. Şam ileri gelenlerinin tümünü şahit gösterdi ve tekrar elçisi Abdullah’a yazmış olduğu metni gönderdi, o da İmâm Hasan’a (a.s) teslim etti.“ (El İmâmet-u ve’s Siyase, s. 200)

Muâviye, zafer sarhoşluğu triplerine girip fütursuzca ve küstahça  Kufe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasında yeminini ve daha önce verdiği sözleri ayaklar altına almakla melun ve kahpelere özgü  tıynetini izhar edip İslâm’a olan düşmanlığını da alenen ifşa etmiş oluyordu. Çok açık bir biçimde Muâviye’nin yüzündeki maske düşmüştü. Zaten tehdit içerikli söylediği sözler yapacağı zulümlerin ve melanetin de habercisiydi.

(Nitekim çok geçmeden Muâviye bütün şehirlerin valilerine talimatnâmeler gönderip Ehl-i Beyt taraftarlarına sadece ekonomik ambargolar uygulamakla kalınmamasını, bunun ötesinde“İmâm Ali (a.s) ve soyunu sevdiği tespit edilen kişilerin öldürülmelerini“ emretmişti. Kısacası o dönemde Ehl-i Beyt taraftarı olan herkes “katli vacip“ olarak görülüyordu. Sadece Irak halkı değil, Ehl-i Beyt dostlarının meskûn bulunduğu bütün beldeler Muâviye’nin ve akabinde Yezid’in zulümlerine ve despotça baskılarına maruz kalmıştı. Başta Irak, Hicaz, Yemen ve Mısır olmak üzere nübüvvet hanesine velâyet bağı ile bağlı olan insanların yoğunlukta olduğu bölgeler zulüm ve mahrumiyetlerden maada katliamlara da düçar oluyordu.) 

Muâviye‘nin halka hitabından sonra Kufe’nin üzerine adeta kara bulutlar çökmüş ve insanlarda matem havası hasıl omuştu. Halkın sukût-î hayal içerisinde kedere gark olduğu görülüyordu. Başlar öne eğilmiş, suratlar asılmış adeta ağızlara pranga vurulmuştu. İmâm (a.s) örselenmiş ruh haliyle çevresindeki dostlarına acı acı nazar edip, bakışlarıyla “Ben size bu melunun mütâreke şartlarına sadık kalmayacağını söylememiş miydim?“ diyordu adeta..

Nitekim İmâm Hasan (a.s), daha önceleri de savaşa gösterilen gevşeklik ve eringenlikten dolayı Kûfe halkını şu ibretâmiz sözlerle defâatle uyarmıştı: “Allah’a andolsun, eğer sizin vefasızlığınız ve gevşekliğiniz yüzünden yönetim işini Muâviye’ye bırakmak zorunda kalırsam, emin olunuz ki; Emevîoğulları hükümetinin bayrağı altında, hiçbir zaman iyi gün yüzü ve huzur görmeyecek, türlü eziyet ve acılara maruz kalacaksınız.“

“Şimdi, sanki gözlerimle görüyorum; yarın sizin oğullarınız, onların kapıları önünde boyunlarını bükerek durmuş ekmek ve su istemekteler. Allah’ın sizin oğullarınıza bahşettiği o ekmek ve suyu (yani kendi haklarını) istemekteler ama, Emevîoğulları, onları kendi haklarından mahrum ederek evlerinin kapısından kovacaklar..“

“Allah’a yemin ederim ki, İslâm ümmetinin yönetim işi Emevîoğullarının elinde olduğu sürece Müslümanlar refah yüzü görmeyecek, huzur bulamayacaklar..“ (Şerh-i Nehcü’l Belağa, İbn-i Ebi’l Hadid, Kahire Baskısı 1961 M. c.16. s.28)

“Eğer Allah’ın düşmanları ile savaşmak için yeterli miktarda  yardımcılarım olsaydı, hiçbir zaman hilafeti Muâviye’ye bırakmazdım. Çünkü hilafet Emevîoğullarına haramdır.“ (Celaü’l Ûyun, Seyyid Abdullah Şübber c.1, s.345,396)

Tefrikaya ve fitneye düştüler, dağılıp ayrıldılar. Sonları hüsran oldu. Elbette ki, dinlemeyenlerin, itaat etmeyenlerin akibetleri zillete düçar olmaktan başkası değildir!

Muâviye, söz konusu ettiğimiz acı gerçeği Kûfe halkına yönelik yapmış olduğu konuşmasının bir bölümünde sürç-ü lisan ederek ortaya koyuyordu: “…Bütün bunların akabinde diyeceğim o ki; hiç şüphesiz Peygamber’inden sonra ayrılık ve tefrikaya düşen her ümmette batıl hakka galip olmuştur!“ Muâviye alel acele ağzından kaçırdığı bu lafı kendi aleyhinde söylediğini fark edip, “Bir tek bu ümmet hariç ki, bu ümmette hak batıla galip geldi“ diyerek işi kotarmaya çalışmıştır. (Tarih-i Takubî, c.2, s.192)

Oysa Muâviye normal koşullarda ve kendi dostlarıyla başbaşa kaldığında hiçbir zaman hakkı temsil ettiğini iddia etmemiştir. Bir keresinde oğlu Yezid’e çıkışarak,“Ey oğlum şunu bilmiş ol ki, ümmeti yönetme hakkı Ehl-i beyt’indir“ demiştir.

Ancak ne var ki, Muâviye Ehl-i Beyt’in hakkını asla teslim etmeye niyetli değildi. Ölünceye kadar uğraş ve çabası oğlu Yezid’i ümmetin başına musallat etmekti. Bu uğurda her türlü entrika ve düzenbâzlığa tavessül ediyordu.

Takvası ve abidliği ile tanınan ve aynı zamanda tabiînden olan Ebu İshak es Sebiî Muâviye hakkında şu sözü sarfettiği tarihî kitaplarda geçmektedir: “Allah’a andolsun ki, Muâviye hilekâr ve düzenbaz biri idi.“ Elbette ki, erdem ve feraset sahibi herkes Muâviye’nin hilekâr ve düzenbâz olduğuna tanıklık eder. Yine elbette ki, Muâviye sadece hilekârlığı ve entrikaları ile değil, zalimliği ile, yani yapmış olduğu katliamlarla temâyüz etmiş biridir.

Muâviye, İmâm Ali’nin (a.s) ve İmâm Hasan’ın (a.s)  dostlarını sürek avı gibi takibata alıyor ve şüphelendiği kişileri tutuklatıp zindanlara attırıyordu. Muâviye bununla da yetinmeyip zindanlara attırdığı velâyet hattının yılmaz savunucusu mü’minleri bazen tek tek, bazen topluca idam ediyordu. Muâviye’nin yapmış olduğu bu toplu katliamlarından sadece bir tane örnek verecek olursak, Hucr b. Adiyy el-Kindî ve 11 arkadaşını hunharca katletmesi olayıdır.

Hucr b. Adiyy Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) genç, fetâ, mümtaz, zahit ve dindar bir sahabesi olduğu tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir. Şam ve Kadisiyye’yi fetheden orduda yer almış. Cemel Savaşı’nda da İmâm Ali’nin (a.s) safında bulunmuş. Sıffin Savaşı’ında Kinde kabilesinin, Nehrevan Savaşı’nda ise ordunun sol kanat komutanlığını üstlenmiş. Kısacası Hucr, İmâm Ali (a.s) ve İmâm Hasan (a.s) zamanlarında büyük yararlılıklar göstermiş bir şahsiyettir.

Mütârekeden sonra Kûfe’de kalmış ve orada vuku bulan olumsuzluklara tanık oldukça ufak çaplı tepkilerde bulunurmuş. Ayrıca Muğiyre ve Ziyad’ın İmâm Ali’ye (a,s) yönelik bühtan ve çirkin sözleri karşısında tepki verip, şu sözlerle İmâm Ali’yi (s) savunurmuş: “Ben şehadet ederim ki, yerdiğiniz ve hakkında çirkince sözler sarf ettiğiniz kişi yerilmeye değil, övülmeye layıktır. Hakkında övücü sözler söylediğiniz Muâviye ise tahkir edilmeye daha müstahaktır.“ Hucr’un sözlerinden rahatsız olan Kûfe valisi, onu ve onun gibi düşünen dostlarını tutuklayıp zindana attırıyor. Ve tek suçları (!) Ehl- Beyt’i savunmak olan bu mazlum insanlar bir müddet sonra idam edilmek üzere Şam’a götürülüyorlar..   

Hucr, idam edilmeden önce iki rekât namaz kılıyor ve şu sözleri söylüyor: “Benim zincirlerimi açmayın ve bedenimdeki kanları silmeyin. Mahşer günü Muâviye ile hesaplaşmak için Allah’ın huzuruna bu vaziyette çıkmak istiyorum.“

Uzun yıllar sonra da olsa, Muâviye’nin yapmış olduğu melânet ve katliamlardan haberdar olan nice yönetici ve iktidar sahipleri bile tepkilerde bulunup tarihe not düşmüşlerdir. Bunlardan biri de Abbasî halifesi Mu’tezid, hicrî 284 yılında, Muâviye’nin yapmış olduğu melânetleri ve işlemiş olduğu cinayetleri tetkik ettirip araştırıyor ve ulaştığı kaynak ve rivayetlerden yola çıkarak bir fermanla Muâviye’ye lânet etmeyi bütün Müslümanlara ferman buyuruyor. (Taberî Tarihi, c. 1, s.355)

Öte yandan, Ebu Hanife Nu’man b. Sabit, Muâviye’nin böylesine zalim biri olduğunu bildiği için, onu “Savaşılması vacip bir zalim“ olarak niteliyordu. Ancak Ebu Hanife’nin Muhammed ve Yusuf adındaki iki talebesi ve âlim diye geçinen bazı zevat verdikleri fetvalarla halkı zalim sultanlara itaate davet etmişlerdir. Ne yazık ki, zalim sultanların saraylarında devşirilen bu fetvalar İslâm ümmetinin bir kesiminde makes (karşılık) bulmuş ve bu nedenle yüzyıllarca din adına, İslâm adına zalim sultanlara itaat edilmiş. Günümüzde bile ümmetin bir kesimi zalim sultanların başı olan Muâviye’yi meşru bir halife olarak görmekte ve kendisini rahmetle anmaktadırlar.

Bazıları ise Muâviye’nin şeytanî zekâsıyla yapmış olduğu entrika, düzenbâzlık ve hileleri gayet müspet değerlendirip, “Muâviye siyasî bir dehadır“ diyebilmekte. Gözlerini dünya metası bürüyen, sadakatsiz ve gaflet içerisinde olan insanlardan faydalanıp üç günlük dünya hayatı için ele geçirmiş olduğu iktidardan dolayı ona “siyasî deha“ denebilir mi? Bakınız Üstad Razi Âl-i Yasin Muâviye düzenbâzı için ne diyor: “Eğer uyanıklık, iş bitiricilik ve deha olmak, insanın kendisini sonsuza dek haysiyetsiz ve müflis yapması ise, Muâviye, insanların en uyanığı ve en dahisidir.“ (Üstad Razi Âl-i Yasin, İmâm Hasan’ın Barışı s.372)

Diyeceğimiz o ki, feraset sahibi her Müslümanın, Muâviye dendiğinde hafızasında-belleğinde oluşan izdüşüm; açgözlülük, makam hırsı, entrika, rüşvet, ulûfe, hile, fitne,fısk, fücûr, sözünde durmama, yalan, ihanet, kalleşlik, çetecilik, asilik, küstahlık, cehalet, azgınlık, eşkiyalık, savaş, çapulculuk, talan, zulüm ve cinayetten başkası değildir. Yani Muâviye’nin kişiliğini oluşturan sıfatlarda insanî erdemlerden yana bir olguya rastlamak mümkün değildir.

Bir de Allah Resulü’nün (s.a.a) varisleri olan İmâmların (a.s) vasıflarına bakalım: Şefkat, merhamet, tevazu, hayâ, edep, yüce ahlâk, hilim, alçak gönüllülük, özveri, cömertlik, ahde vefa, ilim, hikmet ve adalet olguları..Yani insanî erdem ve faziletten yana ne varsa onların kişilik ve şahsiyetlerinde mevcut. Zaten Müslümanlar için “üsvet’un hasene“ olmalarının anlamı bu..

Yüce Rabbimiz, biz imân edenlere, buyruğunu çok açık ve net bir şekilde bildirmiş:“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan ulû’l emr‘e itaat edin.“ (Nisa:59)

 “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.“ (Hûd:113)

“Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin.“ (Şuarâ:151)

Ne yazık ki, pek çokları “Ulû’l Emr’e“ itaat yerine, Muâviye hainine ve ardıllarına itaat edip boyun eğdiler…

Hazım Koral 


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır