Kureyş'in Sakife'deki Rolü, Hz. Ali'nin Sükutu ve Şii Sahabeler

  • News Code : 448433
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
Kureyş’in, Ehl-i Beyt (a.s) Düşmanlığının Sebepleri / Kureyş’in Makam Hırsı / Kabilesel Çekişmeler ve Çekemezlikler / Kureyş’in Hz. Ali (a.s)’ye Olan Düşmanlığı / Müminlerin Önderi’nin (s.a) Sükûtu / Şia’nın Sakife’den Sonra Siyasi ve Ayni Yapılanması / Şii Sahabeler /

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Hem Gadir olayı ve hem de Hz. Peygamber (s.a.a)’in yerine Hz. Ali (a.s)’nin geçmesi hususundaki gayretlerine rağmen, Sakife olayı meydana geldi, Allah’ın fermanı ayaklar altına alındı ve Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt (a.s)’i evlerine hapsedildi. Bu süreçte Kureyş’in rolünü hatırlatmakta fayda var. Zira Kureyş, Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt (a.s)’inin hakkına el uzatan yegâne halktır. Müminlerin önderi Ali (a.s) birçok yerde Kureyşin zulüm ve tecavüzlerini açıklamaktadır.[1] İmam Hasan (a.s) da Muaviye’yle yazışmasında Kureyş’in Sakife’deki rolüne değinmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra Kureyş kendisini onun kabilesi ve yakınları olarak göstermiş, bu delile binaen diğer Arapları saf dışı etmiş ve hilafeti sahiplenmişlerdir. Sonra Muhammed’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i olan bizler, onlara aynı sözü söylediğimizde bize insafsızlık edip, bizi hakkımızdan mahrum etmişlerdir.”[2] 

İmam Bâkır (a.s) da ashabından birine şöyle buyuruyor: “Kureyş’in biz, Şiilerimiz ve dostlarımıza reva gördükleri hangi zulümlerini, hangi düşmanlıklarını anlatayım? Allah Resulü (s.a.a) ebedi âleme intikal etti. Ama vefatından önce halka, halkın en üstününün kim olduğunu da söylemişti. Buna rağmen Kureyş bizden yüz çevirdi ve hilafeti olması gereken yerden başka tarafa yönlendirdiler. Ensar’ın karşısında bizim delillerimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar ve birbirleri ardınca hilafeti ele geçirdiler. Sonunda hilafet tekrar bize yönelince de biatlerini bozdular ve bizimle savaştılar…”[3]

Evet, insanlar, Kureyş’in uzun zamandan beri süregelen hal ve davranışları sebebiyle onların hilafeti sahipleneceklerini anlamışlardı. Bu yüzden Ensar, tekelci zihniyete sahip olan Kureyş’in hükümeti ele geçirmesine engel olmak için, Sakife’ye koştu.

Kureyş’in, Ehl-i Beyt (a.s) Düşmanlığının Sebepleri

Acaba Kureyş, neden Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’ine düşmanlık etti? Acaba dinlerini de dünyalarını da bu Hanedana borçlu değiller miydi? Acaba bu Hanedan’ın bereketi değil miydi onları felaketlerden kurtaran? Şimdi ortaya sunulan bu sorulara cevap vermek için birkaç konuya değineceğiz.

1- Kureyş’in Makam Hırsı

Kureyş cahiliyet dönemi Arap yarımadasındaki Araplar içinde seçkin bir yere sahipti. Ebu’l-Ferac İsfahani bu konuda şöyle diyor: “Arap Kabileleri Kureyş’i şiir hariç her şeyde üstün biliyorlardı.”[4] Bu konumu elde etmelerinde iki mesele etkin olmuştur.

a) Ekonomik Güç

Kureyş, Peygamber Efendimiz (s.a.a)’in atası Haşim’in zamanında Yemen, Şam, Filistin, Irak, Habeşistan (şu anki Etiyopya) gibi komşu ülkelerle ticaret yapmaya başlamış ve Kureyş’in önde gelenleri bu ticaretler sayesinde efsanevi servetlere sahip olmuşlardı. [5] Yüce Allah bu ticareti Kureyş’in refah ve huzur sebebi olarak tanıtmış ve şöyle buyurmuştur: “Kureyş’i bir araya getirdiği, kış ve yaz seferlerinde onları ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu evin (Kâbe) Rabbine kulluk etsinler. Zira O, onları açlıktan kurtarmış ve korkudan güvenliğe kavuşturmuştur.[6]“

b) Manevi Konum

Kureyş Arap Kabilelerinin kendi diyarlarındaki ziyaretgâhı olan Kâbe’den dolayı Araplar arasında manevi açıdan özel bir yere sahipti. Özellikle Fil Ordusu Vakası ve Ebrehe’nin yenilgisinden sonra Kâbe’nin kilidini elinde bulunduran Kureyş’in halk arasındaki saygınlığı artmıştır. Onlar da bu durumdan yararlanmışlar, kendilerini Allah Ehli, Allah’ın Komşuları, Allah Hareminin Sakinleri olarak addetmişler ve böylelikle dini makamlarını sağlamlaştırmışlardır.[7]

Kureyş kendinde güç hissetmeye başlayınca tekelciliğe yöneldi. Mekke ve Kâbe’nin orada bulunmasından dolayı bir çeşit merkeziyete sahipti. Arap Yarımadası sakinlerinin çoğu buraya gelmekteydi. Kureyş, gelenek ve göreneklerini Mekke’ye gelenlere zorla kabullendirmeye çalışıyordu. Örneğin halka Kâbe’nin tavafı esnasında hacıların kendilerinden satın aldıkları elbiseleri giymeleri gerektiğini empoze etmişlerdi.[8] İşte bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.a)’in zuhuruyla İslam öğretilerinin kendi tekelci ve üstünlük anlayışlarıyla çatıştığını anladıklarında İslam’ı kabul etmekten kaçınmışlar, karşı durma noktasında ellerinden geleni yapmışlar ve var güçleriyle İslam’ı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Ama Allah’ın isteği daha başkaydı ve sonunda Peygamberi’ni onlar karşısında zafere ulaştırdı. Hicri sekizinci yıldan itibaren Kureyş eşrafından bir grup Medine’ye gitmiş, Müslümanlara katılmış, ancak düşmanlıktan vazgeçmemişlerdir. Mesela Hakem b. Ebi’l-As, Peygamber Efendimiz (s.a.a)’le devamlı alay ederdi. Bu yüzden Allah Resulü onu Taif’e sürgün etmiştir.[9] Kureyş Peygamber’le başa çıkamayınca yeni bir fesadın tohumlarını ekti. Bu da Hz. Peygamber (s.a.a)’in vasisi Hz. Ali (a.s)’nin karşısında durmaktı. Ömer sürekli Abbas’a şöyle diyordu: “Araplar peygamberlik ve hilafetin, siz Beni Haşim’de toplanmasını istemedi.”[10]

Yine Ömer, “eğer Beni Haşim’den biri Hilafeti üstlenirse, bu Hanedandan dışarı çıkmaz ve biz hilafetten nasibimizi alamayız. Ama eğer Beni Haşim’den başkası üstlenirse, kendi aralarında döndürür ve birbirlerine havale ederler,”[11] demiştir.

O zaman yaşayan insanlar Kureyş’in bu konudaki emelini biliyorlardı. Bera b. Azib’ten şöyle naklolunmuştur: Ben, Beni Haşim’i sevenlerdendim. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) vefat ettiği zaman, Kureyş’in hilafeti Beni Haşim’den almayı düşünmelerinden korktum ve bu durum kafamı karıştırmıştı.[12] Kureyş’in Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetini kabul etmelerinin sebebi de kendi menfaatleri dolayısıyladır. Ebu Bekir ölüm anında ziyaretine gelen bir grup Kureyşliye şöyle demiştir: “Biliyorum sizin her biriniz benden sonra hilafetin kendisine geçmesini hayal ediyor. Ama ben içinizden en iyisini hilafete seçmiş bulunmaktayım.[13]

İbn-i Ebi’l-Hadid şöyle diyor: “Kureyş Ömer’in Hilafetinin uzamasından dolayı rahatsızdı. Ömer bu durumun farkındaydı ve onların Medine‘den çıkmalarını yasaklamıştı.[14]

2- Kabilesel Çekişmeler ve Çekemezlikler

Kabile olaylarının çıkma sebeplerinden biri, kabileler arasındaki şiddetli rekabetti. Allah-u Teâlâ Tekasur[15] ve Sebe[16] gibi bazı surelerde bu konuya işaret etmiştir. Cahiliyet döneminden beri Benî Haşim ve diğer taifeler arasında rekabet vardı. Zemzem Kuyusu’nun Abdülmüttalip tarafından kazılması olayında, ilk kez bütün Kureyş Kabileleri, Beni Haşim’e karşı çıkmış, Zemzem Kuyusu’nu kazma iftiharının sadece Abdulmüttalib’e ait olmasını kabul etmemişlerdir. Bu yüzden Ebu Cehil şöyle diyor: “Biz Beni Haşim’le üstünlüğü ele geçirme hususunda rekabet ettik. Onlar halka yemek verdiler, bizde verdik. Onlar halka binek hayvanı verdiler, biz de verdik. Onlar para verdiler biz de verdik. Tıpkı yarış atları gibi baş başa gidiyorduk ki, Beni Haşim şöyle dedi: “Kendisine göklerden vahiy gelen Peygamber (s.a.a) bizdendir.” Şimdi biz onlara nasıl ulaşalım? Allah’a yemin olsun ki biz ne ona iman ederiz, ne de onu tasdik ederiz.”[17]

Taif Eşrafından olan Ümeyye Bin Ebi’s-Salt Haniflerdendi. O da bu sebepten ötürü İslam’ı kabul etmemiş ve uzun yıllar vaat edilmiş Peygamber (s.a.a)’i beklemiştir; ama belli bir yere kadar da kendisi bu makama ulaşmayı umuyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.a)’in gönderildiğini duyduktan sonra, ona uymaktan kaçındı ve sebebini ise Sakif kadınlarından utanması olarak belirtti ve şöyle dedi: “Yıllardır onlara Peygamber’in ben olacağımı söyledim. Şimdi benim Abdümenaf oğullarından genç bir Peygamber’e uyduğumu görmelerine nasıl tahammül edeyim.[18]

Onların kıskançlık ve emellerine rağmen Allah Teâlâ görkemlerini yerle bir etti ve Peygamber (s.a.a)’ini galip kıldı. Hicri sekizinci yıldan sonra Medine’ye gelen Kureyş Eşrafı’nın Peygamber Hanedanına yaptıkları eziyetlere ve kıskançlıklarına tanık olmaktayız. Bunlar genellikle bu yeni Müslümanların tahrikleri sonucu olmuştur.

İbn-i Sa’d şöyle nakletmiştir: “Muhacirlerden biri bir kaç defa Abbas’a şöyle dedi: Baban Abdülmüttalip ve Gaytele (Ben-i Sehm’den olan kâhin bir kadın) ikisi de ateştedir. Sonunda Abbas sinirlendi ve adama tokat attı. Burnu kanayan adam Peygamber (s.a.a)’in yanına gitti ve Abbas’ı şikâyet etti. Allah Resulü (s.a.a) amcası Abbas’tan açıklama istedi. Abbas olayı anlattığında Allah Resulü şöyle buyurdu: “Neden Abbas’a eziyet ediyorsun?”[19]

Hz. Ali (a.s) özel makamından dolayı onların daha çok kıskançlıklarına maruz kalıyordu. İmam Bâkır (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor: “Ne zaman Peygamber-i Ekrem Hz. Ali (a.s)’nin faziletlerini anlatsa, ya da o Hazret (a.s)’in hakkında inen ayetleri tilavet etse, bir grup Peygamber (s.a.a)’in meclisinden kalkar ve giderlerdi.[20]

Bundan dolayıdır ki Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a), birçok yerde, “Kim Ali’ye haset ederse, ona haset etmiştir ve kim ona haset ederse kâfir olmuştur”[21] hadisi rivayet edilmiştir.

Bazıları Peygamberimiz (s.a.a)’in zamanında bile Hz. Ali (a.s)’ye olan hasetlerini açığa vurmuşlar, onu incitmiş ve eziyet etmişlerdir. Sa’d b. Ebi Vakkas’tan naklolmuştur: “Ben ve iki kişi mescitte oturmuş Ali (a.s)’ye kötü sözler sarf ediyorduk. O esnada Peygamber öfkeli bir halde yanımıza geldi ve “Ali’den ne istiyorsunuz, kim Ali’ye eziyet ederse bana eziyet etmiştir”, dedi.[22]

3-Kureyş’in Hz. Ali (a.s)’ye Olan Düşmanlığı

Hz. Ali (a.s)’nin mahrumiyetinin en önemli delili, Kureyş’in Ali (a.s)’nin şahsına yönelik olan düşmanlıklardır. Zira Ali (a.s) Peygamber zamanındaki savaşlarda onların kâfir olan babalarını, kardeşlerini, yakınlarını öldürmüştü. Bu da onlara vurulmuş büyük bir darbeydi. Yakubi, Hz. Ali (a.s)’nin halifeliğinin ilk zamanlarında gerçekleşen olaylar hakkında şunları yazıyor: “Mervan b. Hakem, Sait b. As ve Velid b. Ukbe haricinde bütün halk Hz. Ali (a.s)’ye biat etti. Velid biat etmeyenler adına Müminlerin önderine şöyle dedi: Sen bizim hepimize zarar verdin. Bedir Savaşından sonra benim babamın boynunu vurdun, Sait’in babasını savaşta öldürdün ve Mervan’ın babasını Medine’ye geri getirdiği için Osman’ı eleştirdin.”[23]

Yine Hz. Ali (a.s)’nin hilafeti sırasında Ubeydullah b. Ömer, İmam Hasan (a.s)’a onunla görüşme talebini ve işi olduğunu bildiren bir mektup göndermiş, birbirleriye buluştukları zaman da İmam Hasan (a.s)’a şöyle demiştir: “Baban Kureyş’in evvelinden ahirine darbe indirdi, halk ona düşman oldu. Bana yardım et onu halifelikten azledelim ve yerine seni geçirelim.[24]

Abbas’a Kureyş’in Hz. Ali (a.s)’ye neden düşmanlık ettiği sorulunca şöyle cevap verdi: “Zira Ali onların evvelini (atalarını) ateşe gönderdi ve bundan dolayı sonrakilerin utanç içinde yaşamasına sebep oldu.”[25]

Hz. Ali (a.s)’nin düşmanları da Kureyş’in hoşnutsuzluğunu fırsat bilerek bu durumdan yararlanmak için fitneyi körüklemişlerdir. Ömer b. Hattab, Sa’d b. As’a şöyle demiştir. “Bana, sanki babanı ben öldürmüşüm gibi bakıyorsun. Ama babanı ben değil Ali b. Ebi Talip öldürmüştür.[26]

Hz. Ali (a.s) de, İbn-i Mülcem’in darbesine maruz kaldıktan sonra buyurduğu şiirde Kureyş’in kendisine olan düşmanlığına şöyle işaret ediyor: “Kureyş beni öldürmeyi arzuluyordu, ama bunu başaramadılar.[27]

Müminlerin Önderi’nin (s.a) Sükûtu

Şimdi Hz. Ali (a.s)’nin Sakife olayından sonra yani Ebu Bekir’in hükümeti kurulduğunda neden aslında kendisine ait olan haktan vazgeçtiğine bakalım. Birkaç ay süresince getirmiş olduğu kanıt ve delillerin bir fayda sağlayamayacağına emin olduktan sonra neden silahlı mücadelede bulunmadı? Dikkat edilmelidir ki, ashabın büyüklerinden bir grup Hz. Ali (a.s)’nin ciddi taraftarlarındandı ve Müslüman halkın genelinin muhalefeti gibi bir durum da yoktu. Burada genel olarak söylenebilecek söz Hz. Ali (a.s)’nin İslam’ın ve Müslümanların iyiliğini gözettiğinden dolayı sükûtu seçmiş olmasıdır. Şıkşıkıyye Hutbesinde şöyle buyuruyor:

“...Hilâfetle arama bir perde çektim, onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm, kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır, çocuğu kocaltır, inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.

Gördüm ki sabretmek daha doğru, sabrettim. Sabrettim, ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı, mirasımın yağmalandığını görüyordum.”[28]

Hz. Ali (a.s)’nin konuşmalarına dikkat edersek sükûtu hakkındaki diğer cüzi etken ve sebeplere de değinebiliriz.

1- Müslümanlar Arasında Tefrika

Müminlerin önderi (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah, Peygamberi (s.a.a)’nin ruhunu aldığı zaman Kureyşliler bencilliklerinden dolayı kendilerini benden üstün saydılar. Ümmetin liderliğine onlardan daha layık olduğumuz halde hakkımızı gasp ettiler. Gördüm ki, bu duruma sabretmek Müslümanlar arasında tefrika çıkmasından ve kan dökülmesinden daha iyidir. Zira halk İslam’ı yeni kabul etmişti. Din köpüklenmiş bir bardak dolusu süt gibiydi. En küçük bir gaflet ve tembellik onu bozabilir, en küçük bir ihtilaf onu altüst edebilirdi.”[29]

2-Mürtet Olanların Oluşturduğu Tehlike

Hz. Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra Arap kabilelerinin büyük bir kısmı dinden döndüler ve mürtet oldular. Bunlar Allah Resulü (s.a.a)’nün ömrünün son zamanlarında Müslüman olmuşlardı. Bu tehlikeli durum Medine için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) Medine hükümetinin mürtetler karşısında zayıf düşmemesi için susmak zorundaydı. Ali (a.s) bununla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki Arapların imamet ve önderliği Peygamber (s.a.a)’den sonra onun Ehl-i Beyt (a.s)’inden başka yöne çekeceklerini, hilafeti benden alacaklarını asla düşünmezdim ve bu zihnimin köşesinden bile geçmemiştir. Beni rahatsız eden tek şey halkın biat etmek için falancanın (Ebu Bekir) etrafında toplanmasıdır. Kenara çekildim ve bir grubun İslam’dan döndüğünü ve Muhammed’in (s.a.a) dinini ortadan kaldırmak istediğini gördüm. İslam ve ehline yardım etmezsem temelden sarsılıp yok olacağına şahit olmaktan korktum. Bu da benim için size halife olmam ve yönetimden mahrum kalmamdan çok daha büyük bir felaketti. Çünkü bu, dünyanın birkaç günlük kazancıydı ve tıpkı bir serap gibi, ortadan kaybolan bulutlar gibi bitmeye ve yok olmaya mahkûmdu. Bu olayların karşısında durdum batıl ortadan kayboldu yok oldu ve din yerinde kaldı.”[30]

İmam Hasan (a.s) da Muaviye’ye yazdığı mektupta şöyle söylemektedir: “Münafıkların ve diğer Arap hiziplerinin İslam’a darbe vurmalarından korktuğumuz için hakkımızı görmezden geldik.”[31]

Hatta Kur’an-ı Kerim’de de buyrulduğu üzere, kalben iman etmeyip zorla İslam’ı kabul eden bir grup içlerindeki nifakın bir gereği olarak Hz. Ali (a.s)’nin emir sahibi olma meselesini kabul etmemiş, daha Peygamber (s.a.a)’in hayatında bu konuya itiraz etmişlerdir. Tebersi, “İstekte bulunan biri gerçekleşecek olan bir azabı istedi” ayetinin tefsirinde İmam Sadık (a.s)’tan şöyle naklediyor:

“Gadir-i Hum olayından sonra Numan Bin Haris Fehri adında bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi ve şöyle dedi: Emrettin, Allah’ın birliğine ve senin peygamberliğine şahadet ettik. Emrettin cihat, hac, oruç, namaz ve zekâtı kabul ettik. Bunlara razı olmadın şimdi de diyorsun ki, ben kimin mevlasıysam Ali’de onun mevlasıdır! Acaba bu senden mi yoksa Allah tarafından mı? Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Kendisinden başka ilah olmayana yemin ederim ki, bu Allah tarafındandır. Numan Bin Haris döndü bir taraftan da kendi kendine Allah’ım eğer bu konu doğruysa gökten üzerimize taş yağdır dediği esnada gökyüzünden üzerine bir taş düştü ve öldü. Bu olay üzerine yukarıda zikredilen Mearic Suresi’nin birinci ayeti nazil oldu.”[32]

Bunların Sakife olayında da Kureyş’in yanında olduklarını görmekteyiz. Ebu Mihnef’in naklettiğine göre, Medine etrafından olan bir grup bedevi Arap alış-veriş yapmak için oraya gelmişler ve Allah Resulü (s.a.a)’nün vefatında da Medine’de bulunmuşlardı. Halkın Ebu Bekir’e biat etmelerini tahrik[33] hususunda fiziki bir etken olmuşlardı.

3-Peygamber Neslinin Korunması

Peygamber (s.a.a)’in asıl varisleri ve dinin gerçek koruyucuları Ehl-i Beyt (a.s)’tir. Onlar Kur’an’ın eşi,  Peygamber (s.a.a)’in çok kıymetli ikinci emaneti, dinin açıklayıcısıydılar. El değmemiş ve asil İslam’ı Peygamber (s.a.a)’den sonra halka göstermişlerdi. Onların yok olması, İslam’a vurulmuş, telafisi mümkün olmayan bir darbeydi. Müminlerin önderi şöyle buyuruyor: “Düşündüm ve gördüm ki o zamanlarda Ehl-i Beyt’imden başka bir yardımcım yok. Onların katledilmesini istemedim. [34]

Şia’nın Sakife’den Sonra Siyasi ve Ayni Yapılanması

Her ne kadar Sakife’nin şekillenmesiyle Ali (a.s) siyaset sahnesinden uzaklaşsa da, Sakife’den sonra Şiiler’den oluşan seçkin bir grup, özel bir siyasi duruş sergilemişler ve gerek ferdi ve gerekse toplu olarak Ali (a.s)’nin hakkaniyetini savunmuşlardır. İlk olarak Hz. Fatıma (s.a)’nın evinde toplanmışlar, biatten kaçınmışlar ve bu yüzden de Sakife’nin temsilcileri tarafından hücuma maruz kalmışlardır.[35] Ancak Ali (a.s) İslam’ın korunması için, onlarla sert diyaloglara girilmemesini, ilmi münazara ve müzakerelerle karşılık verilmesini istiyordu. Bera b. Azib naklediyor:

“Sakife olaylarından dolayı çok üzüntülüydüm. Akşam vakti Peygamber (s.a.a)’in mescidine gittim. Mikdat, Ubade b. Samit, Selman Farisi, Ebuzer, Huzeyfe ve Ebu’l-Heysem Bin Teyyihan’ın, Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra gerçekleşen olaylar hakkında konuştuklarını gördüm. Birlikte Ubeyy b. Kab’ın evine gittik. O, “Huzeyfe ne derse benim düşüncem de odur” dedi.[36]

Sonra Hz. Ali (a.s)’nin Şiaları Cuma günü Mescid-i Nebi’de Ebu Bekir’le münazara ederek Ebu Bekir; tartışmada yenilgiye uğrattılar. Tebersi naklediyor:

“Eban Bin Tağlib İmam Sadık (a.s)’a,“Sana feda olayım! Acaba Ebu Bekir Allah Resulü (s.a.a)’nün makamına oturunca kimse ona itiraz etmedi mi?” diye sorunca İmam cevabında şöyle buyurdu: Etmez olur mu? Halid Bin Sait, Selman Farisi, Ebuzer, Mikdad, Ammar, Bureyde Eslemi, Ebu’l-Heysem b. Teyyehan, Sehl b. Hanif, Osman b. Hanif, Huzeyme b. Sabit Zü’ş-Şahadeteyn, Übey b. Kab ve Ebu Eyüp Ensari[37] gibi Ensar’dan ve Muhacirler’den oluşan on iki kişi bu işe çare bulmak için bir yerde toplandılar. Bazıları “Mescide gidip Ebu Bekir’i minberden aşağı indirelim” dedi. Bazılarıysa bu görüşe karşıydı ve doğru bulmuyorlardı. Sonunda Hz. Ali (a.s)’nin huzuruna vardılar ve “gidip Ebu Bekir’i minberden indireceğiz” dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) onlara şöyle buyurdu: Onlar sayıca çok fazla. Eğer sert davranır, söylediğiniz şeyi yaparsanız, onlar da size “biat edin yoksa sizi öldürürüz” derler. Siz gidin ve Allah Resulünden duyduklarınızı ona anlatın. Bu hücceti tamamlayacaktır. Bunun üzerine mescide gittiler. Konuşmaya ilk başlayan Halid b. Sait Emevi olmuş ve şöyle demiştir: Ey Ebu Bekir!  Sen Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Beni Nadir Yahudileri ile savaşından sonra ne dediğini biliyorsun. O, şöyle buyurmuştu: “Bilin ve vasiyetimi ezberleyin Ali benden sonra size bıraktığım halifem ve yerime geçecek olan kimsedir. Allah’ım bana böyle emretti.”Sonra Selman kalktı ve farsça olarak şu meşhur sözü söyledi: “Kerdîd, nekerdîd” (Peygamber vasiyetinde bildirdiği halde halifeyi tayin ettiniz ama doğru bir iş yapmadınız.) Onlar delillerini açıkladıktan sonra Ebu Bekir minberden indi, evine gitti ve üç gün çıkmadı. Sonunda Halid b. Velid, Salim Mevla Ebu Huzeyfe ve Muaz b. Cebel kalabalık bir grupla Ebu Bekir’in evine geldiler ve onu cesaretlendirdiler. Ömer bu grupla birlikte mescidin kapısına gelerek şöyle dedi: Ey Şiiler ve Ali’nin dostları, eğer bir daha böyle konuşmalar yapacak olursanız, başlarınızı uçururum.”[38]

Yine Hz. Peygamber vefat ettiğinde Halit b. Sait, kardeşleri Eban ve Ömer gibi memuriyet dolaysıyla dışarıda bulunan bir grup Şii sahabe, döndüklerinde Ebu Bekir’e itiraz etmişlerdir. Bu üç kardeş itirazlarının göstergesi olarak zekât toplamak olan görevlerine devam etmemişler ve şöyle demişlerdir: “Biz Peygamber’den sonra kimse için çalışmayacağız.”[39]

Halit b. Sait, Hz. Ali (a.s)’ye şöyle demiştir: “Gel sana biat edeyim çünkü sen Muhammed’in (s.a.a) yerine en layık olan kimsesin.”[40]

Diğer üç halifenin yirmi beş yıllık hilafetleri süresince Şii sahabeler Hz. Ali (a.s)’yi Müminlerin gerçek önderi diye tanıtmışlardır. Abdullah b. Mesut şöyle diyor:

“Tıpkı Kur’an-ı Kerim’in buyurduğu gibi imamlar dört tanedir. Bunlar Âdem, Davut, Harun ve Ali’dir.”[41]

Huzeyfe’de şöyle diyordu:

“Kim Müminlerin gerçek önderini tanımak istiyorsa Ali (a.s)’ye gitsin.”[42]

Peygamber (s.a.a)’in gazvelerinde Ensar’ın bayraktarı olan Haris b. Hazrec, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in Hz. Ali (a.s)’ye şöyle buyurduğunu naklediyor: “Göklerin sakinleri seni Emire’l-Müminin (Müminlerin önderi) olarak adlandırdılar.” Yakubi şöyle yazıyor:

“Ömer’in tavsiye ettiği altı kişilik şuradan ve Osman’ın seçilmesinden sonra bir grup Ali (a.s)’ye meyletmiş ve Osman’ın aleyhinde konuşuyorlardı. Bir şahıs şöyle naklediyor: Mescide girdim, diz çöküp oturmuş birini gördüm. Sanki bütün dünya onunmuş da elinden almışlar gibi bir hali vardı. Halka şöyle diyordu: Hayret ediyorum, Kureyş, ilk mümin, Allah Resulü (s.a.a)’nün amcaoğlu, halkın Allah’ın dini hususunda en bilgesi, en fakihi, dosdoğru yolu en iyi göreni kendi içlerinde olduğu halde, Peygamber ailesini hilafetten nasıl olur da uzak tutarlar. Allah’a yemin ederim hilafeti; hidayetçi, aynı zamanda hidayet olmuş, masum ve seçkin bir İmam’dan aldılar. Hedefleri ümmeti düzeltmek ve dindarlık değil, ahiret karşılığında dünyayı elde etmekti.” Ravi şöyle devam ediyor. “Yaklaştım ve şöyle sordum: Allah sana merhamet etsin sen kimsin ve bu bahsettiğin şahıs kimdir? Bana şöyle cevap verdi: Ben Mikdat b. Amr, bahsettiğim bu şahıs da Ali b. Ebi Talip’tir (a.s).” Dedim ki: “Sen kıyam et, bende sana yardım edeyim.” Mikdat şöyle dedi: “Evladım bu birkaç kişinin üstesinden gelebileceği bir iş değil.”[43]

Ebuzer Gaffari’de Osman’ın hilafeti döneminde Mescidü’n-Nebi’nin kapısında durur ve şöyle söylerdi:

“Beni tanıyan tanır. Tanımayanlar da bilsin ki ben Cündeb b. Cunade, Ebuzer Gaffari’yim... Muhammed (s.a.a) [44] Âdem’in ilminin ve bütün peygamberlerin sahip oldukları faziletlerin sahibidir ve Ali b. Ebi Talip (a.s) Peygamber (s.a.a)’in yerine bıraktığı ve onun ilminin varisi olan şahsiyettir. Ey Peygamber’den sonra şaşkın ve derbeder olan ümmet! Haberdar olun eğer Allah’ın öncü karar kıldığını öncü bilip, hükümet etme işini Peygamberiniz’in Ehl-i Beyt’ine bıraksaydınız, üstünüzden ve altınızdan nimetler yağardı. Allah’ın Kitabı ve Peygamberiniz’in sünnetinde istediğiniz her konunun ilmini onların yanında bulurdunuz. Oysa siz böyle yapmadınız, çekin yaptıklarınızın sonucunu.”

Evet, Şia camiası ve teşekkülü ilk olarak Peygamber Efendimiz (s.a.a)’in çok kıymetli sahabelerinden oluşmuştur ve Şiilik, Şii Sahabeler yoluyla sonraki nesil yani, Tabiine ulaşmıştır. Osman’ın hükümetinin sonunda siyasi ortamın Hz. Ali (a.s)’nin hilafeti için hazır olması da onların çabalarının bir eseridir.

Şii Sahabeler

Daha önce de belirttiğimiz üzere Hz. Ali (a.s)’nin izinden gidenlere Şia diyen ilk kimse, İslam dininin kurucusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a)’dır. Resul-i Ekrem (s.a.a)’in zamanında sahabelerden bir grup Ali’nin Şia’sı olarak tanınıyorlardı. (Ehl-i Sünnet âlimlerinden) Muhammed Kürd Ali, Hutatu’ş-Şam’da şöyle yazar:

“Resul-i Ekrem (s.a.a)’in asrında sahabenin büyüklerinden bir grup Ali (a.s)’ye olan sevgi ve muhabbetleriyle meşhur olmuşlardı. Örneğin Selman bu şahsiyetlerdendi. O şöyle derdi: Biz Peygamber (s.a.a)’e Müslümanların hayrını istemek, Ali’yi sevmek ve ona itaat etmek üzere biat ettik. Ebu Said Hudri de bu kimselerdendi. O da şöyle derdi: “Bize beş şey emredildi. Halk dört tanesine amel etti bir tanesini terk etti.” Dört şeyin ne olduğunu sorduklarında, “namaz, zekât, ramazan ayı orucu ve hac” diye yanıtladı. “Peki, terk ettikleri şey neydi?” diye sorduklarındaysa, “Ali b. Ebi Talip’in velayetidir (hükmetme yetkisi)” diye cevap verdi. Halk, “acaba bu da diğerleri gibi farz mıdır?” diye sorunca da, “evet farzdır” cevabını verdi. Ebuzer Gaffari, Ammar Yasir, Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Sabit Zü’ş-Şahadeteyn, Ebu Eyüp Ensari, Halit b. Sait, Kays b. Sa’d”[45] Şii olan sahabelerdi. İbn-i Ebi’l-Hadid’de ilk Şiiler hakkında şunları yazar:

“Ali’nin en üstün kimse olduğu sözü, sahabe ve tabiinin büyük bir bölümünün kabul ettiği çok eski bir sözdür. Sahabeden Ammar, Mikdad, Ebuzer, Selman, Cabir, Übeyy b. Kab, Huzeyfe, Büreyde, Ebu Eyüp, Sehl b. Hanif, Osman b. Hanif, Ebu’l-Heysem b. Teyyihan, Huzeyme b. Sabit, Ebu’t-Tufeyl Amir b. Vâsile, Abbas b. Abdulmüttalib, Beni Haşim ve Beni Müttalib’in tamamı Şiiydi. Zübeyr de başlangıçta Hz. Ali (a.s)’nin önceliğine inananlardı. Beni Ümeyye’den de Halit b. Sait ve Ömer b. Abdülaziz gibi bazıları bunu kabul edenlerdendi.[46]

Seyyit Ali Han Şirazi, Ed-Derecatü’r-Rafia fi Tabakati’ş-Şia’sında bir bölümü Şii sahabelere ayırmıştır. Bu bölümde önce Beni Haşim’i sonra da diğer Şii sahabeleri zikretmiştir. Beni Haşim’den olan Şii sahabeleri konu alan kısımda şu isimleri zikretmiştir:

“Ebu Talip, Abbas b. Abdülmüttalib, Abdullah b. Abbas, Fazl b. Abbas, Ubeydullah b. Abbas, Kasım b. Abbas, Abdurrahman b. Abbas, Temam b. Abbas, Akil b. Ebi Talip, Ebu Süfyan b. Haris b. Abdülmüttalib, Nevfel b. Haris b. Abdülmüttalib, Abdullah b. Zübeyir b. Abdülmüttalib, Abdullah b. Cafer, Avn b. Cafer, Muhammed b. Cafer, Rabîa b. Haris b. Abdülmüttalib, Tufeyl b. Haris b. Abdülmüttalib, Mugeyre b. Nevfel b. Haris b. Abdülmüttalib, Abbas b. Utbe b. Ebi Leheb, Abdülmüttalip b. Rabîa b. Haris b. Abdülmüttalib, Cafer b. Ebi Süfyan b. Haris b. Abdülmüttalib.[47]

Seyyit Ali Han Şirazi, Beni Haşim’den olmayan Şii sahabeler ile ilgili ikinci bölümde de şu isimleri zikrediyor:

“Ömer b. Ebi Seleme, Selman Farisi, Mikdad b. Esved, Ebuzer Gaffari, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. Yeman, Huzeyme b. Samit, Eba Eyüp Ensari, Ebu’l-Heysem Malik b. Teyyihan, Ubeyy b. Kab, Sad b. Ubade, Kays b. Sad, Sad b. Sad b. Ubade, Ebu Kutade Ensari, Adiy b. Hatem, Ubade b. Samit, Bilal b. Ribah, Ebu’l-Hamra, Ebu Rafi, Haşim b. Utabe b. Ebi Vakkas, Osman b. Huneyf, Sehl b. Huneyf, Hekim b. Cebeletü’l-Advi, Halit b. Said b. As, Velid b. Cabir b. Tuleymu’t-Tai, Sad b. Malik b. Sinan, Bera b. Malik Ensari, İbn-i Hüseyb el-Eslemi, Kab b. Amr Ensari, Rufae b. Rafi el-Ensari, Malik b. Rabîa Saidi, Ukbe b. Ömer b. Sa’lebe Ensari, Hind b. Ebi Hale Temimi, Cude b. Hubeyre, Ebu Umre el-Ensari, Mesud b. Avs, Nuzle b. Ubeyd, Ebu Bereze Eslemi, Mirdas b. Malik Eslemi, Mesud b. Şidad Fehrî, Abdullah b. Bedil Huzai, Hucr b. Adiyy el-Kindi, Amr b. el-Himaki’l-Huzai, Usame b. Zeyd, Ebu Leyla Ensari, Zeyd b. Erkam, Bera b. Azib Evsi.”[48]

Ricali Berki’nin yazarı da, sahabeden olan, Ali (a.s) Şiilerini ve dostlarını, kitabının bir kısmında şöyle belirtmiştir: “Selman, Mikdad, Ebuzer, Ammar. Bu dört kişiden sonra, Ebu Leyla, Şubeyr, Ebu Umre Ensari, Ebu Sinan Ensari. Bu dört kişiden sonra, Cabir b. Abdullah Ensari, ismi Sad b. Malik Hazreci olan Ebu Sait Ensari, Ebu Eyup Ensari Hazreci, Ubeyy b. Kab Ensari, Bureyde b. Huseyb Eslemi, lakabı Sefinet-u Rakib-i Esed olan Abdurrrahman b. Kays, Abdullah b. Selam, Abbas b. Abdülmüttalib, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Cafer, Mugeyre b. Nevfel b. Haris b. Abdülmüttalib, Ensar’dan sayılan Huzeyfetü’l-Yeman, Usame b. Zeyd, Enes b. Malik, Ebu’l-Hamra, Bera b. Azib Ensari, Arefe Ezdi.[49]

Bazı Şii âlim ve rical bilginleri, Şii sahabelerin bu sayılanlardan daha fazla olduklarına inanırlar. Örneğin Şeyh Müfit, Medine’de Hz. Ali (a.s)’ye biat eden, özellikle savaşlar da onun yanında olan bütün sahabelerin Şii ve Hz. Ali (a.s)’nin imametine itikadı olanlar zümresinden olduklarına inanır. Cemel savaşında sahabeden 1500 kişi vardı.[50]

Rical-i Keşşi’de şöyle geçer:

“Bunlar hak yoluna dönüp Emire’l-Müminin (a.s)’in İmametine inan ilk sahabelerdendir: Ebu’l-Heysem Teyyihan, Ebu Eyüp, Huzeyme b. Samit, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Ebu Sait Sehl b. Hanif, Bera b. Malik, Osman b. Hanif, Ubade b. Samit. Bunlardan sonra Kays b. Sad, Adiyy b. Hatem, Amr b. Himak, İmran b. Hasin, Bureyde Eslemi ve “büyük bir topluluk” diye tabir ettiği bir grup.[51]

Merhum Mir Damad, Rical-i Keşşi’nin Talika’sında, bu büyük topluluğu “Sahabenin büyüklerinden ve tabiinin seçkinlerinden birçoğu”[52] olarak açıklıyor.

Seyyit Ali Şirazi de şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (s.a.a)’in sahabelerinin büyük çoğunluğu, Emire’l-Müminin (a.s)’in imametine geri dönmüşlerdi. Onları saymak bizim imkânımız dâhilinde değil. Haberleri nakledenler sahabenin çoğunun Hz. Ali (a.s)’nin savaşlarında onun yanında olduğunu söylemişlerdir.[53]

Muhammed b. Ebi Bekir, Muaviye’ye yazdığı bir mektupta Peygamber (s.a.a)’in ashabının Hz. Ali (a.s)’nin yanında yer almasını, onun hakkaniyetinin delillerinden biri olarak zikretmiştir.[54]

Muhammed b. Huzeyfe Hz. Ali (a.s)’nin vefalı dostlarından ve Muaviye’nin dayısının oğluydu. Hz. Ali (a.s)’ye olan sevgisi yüzünden ömrü yıllarca Muaviye’nin zindanında geçmiş ve orada vefat etmiştir. Muaviye’yle yaptığı bir konuşmada şöyle der:

“Seni ilk tanıdığım zamandan beri gerek cahiliyet, gerekse İslam dönemimde hiç değişmedin ve İslam sana hiç bir şey kazandırmadı. Ali’yi sevdiğimden dolayı beni azarlaman bunun göstergesidir. Oysa Ensar ve Muhacirlerin bütün zahitleri, dindarları onun (a.s) yanında ve münafıklar ve tuleka[55] da senin yanındadır.[56]

Gerçi Hz. Ali (a.s)’nin yanında bulunanların hepsi Şii sayılmazdı, resmi halife olduğu için onun yanındaydılar. Bu söz sahabenin haricinde Hz. Ali (a.s)’nin yanında bulunanlar için denirse doğrudur; ama onunla birlikte olan sahabeler için değil. Çünkü Hz. Ali (a.s) sürekli, doğruluğunu ispat etmek için onlardan yardım istiyordu. Suleym b. Kays şöyle naklediyor:

“Emire’l-Müminin Sıffin’de minbere çıktı. Muhacirler ve Ensar da dâhil olmak üzere orduda bulunan bütün halk minberin önünde toplandı. Hz. Ali (a.s) Allah’a hamt ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu: Ey insanlar! Benim fazilet ve menkıbelerim sayılamayacak kadar çok. Ben şununla yetineceğim. Allah Resulüne “Önde gidenler öncüdürler. İşte bunlardır Allah’a en yakın olanlar”[57]ayeti hakkında sorulduğunda şöyle buyurdular: Allah bu ayeti enbiya ve onların vasileri hakkında nazil etti. Ben peygamberlerin en üstünüyüm, benim vasim Ali b. Ebi Talip de vasilerin en üstünüdür.” Bu esnada çoğunluğu Ensar’dan olan aynı zamanda Bedir’de de bulunmuş olan yetmiş sahabe ayağa kalktı ve Allah Resulü’nden böyle duyduklarına dair şahadette bulundu ve “Öyledir” dedi.[58]

Devam edecek…

Gulam Hasan Muharremi

ABNA24.COM

--------------------------------------------------------------------------------

[1]– Örneğin Nehcü’l-Belağa’nın 17. hutbesinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’ım ben Kureyş ve onlara yardım edenlere karşı senden yardım istiyorum. Zira onlar Peygamber (s.a.a)’le olan yakınlık bağımı kestiler, makamımı ayaklar altına aldılar ve bana özel olan hilafet meselesinde bana düşmanlık etmek için bir araya geldiler.” (Nehcü’l-Belağa, Feyzü’l-İslam, s.555). Hz. Ali (a.s) kardeşi Akîl’in mektubuna yazmış olduğu cevapta da şöyle buyurmuştur: “Kureyş’in sapıklıktaki sürati, düşmanlık ve öfkedeki cevvalliği, derbederlik içindeki başıboşluklarını kendinden uzaklaştır. Zira onlar Allah Resulü ile (s.a.a) savaşmak üzere birleştikleri gibi, benimle de savaşmak için birleştiler. Cezalandıranlar benden önce ve benim yerime Kureyş’in cezasını versin. Çünkü onlar yakınlık bağımı kopardılar ve annemin oğlunun (Allah Resulü) saltanatını benden çaldılar”. (Peygamber Efendimiz (s.a.a) Hz. Ali (a.s)’nin muhterem annesi Fatıma Bint-i Esed hanım efendiye “annem” der, hürmet ederdi. Fatıma Bint-i Esed annesinin vefatından sonra Peygamberimiz’e annelik yapmıştır. Tarih-u Taberi, çev.)

[2] Ebu’l-Ferac İsfahani. Mekatilü’t-Talibiyyin, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razî, Kum, h.1416, s.65.

[3]– Süleyman b. Kaysi’l-Amiri’nin kitabı. Menşurat-ü Darü’l-Funun, Beyrut, h.1400, s.108; Şirazi, Es-Seyyit Ali Han. Ed-Derecâtü’r-Rafîa fî Tabakâti’ş-Şia, Müessesetü’l-Vefa, Beyrut, s.5.

[4]– İsfahani. El-Eğani, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.1, s.74.

[5]– Pişvayi, Mehdi. Tarih-i İslam (1), Danişgah-i Vahid-i İslami-yi Erâk, s.50,51.

[6]– Kureyş Suresi.

[7] – Pişvayi, Mehdi. Tarih-i İslam (1), s.52.

[8]– İbn-i Sa’d. Et-Tabakatü’l-Kübra, Dar-ü Sadır, Beyrut, c.1, s.72.

[9]– İbn-i Esir. Usdu’l-Gabe fi Marifeti’s-Sahabe, Darü’l-İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, tarihsiz, c.2, s.34.

[10]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-i Nehci’l-Belağa, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.1, s.194.

[11]– a.g.e.

[12]– a.g.e, c.2, s.51.

[13]– a.g.e, c.1, s.310.

[14]– a.g.e, c.2, s.159.

[15]– Hep daha çoğunu istemek sizi oyaladı, öyle ki (bu durum) mezarı ziyaretinize (ölümünüze) kadar sürdü. (Tekasür)1,2.

[16] Ve bizim mallarımız ve evlatlarımız daha çok, cezalandırılacak da değiliz dediler. De ki: Benim Rabbim dilediğinin rızkını arttırır ve azaltır. Ancak insanların çoğu bilmemektedirler. Bizim katımızda sizi yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de evlatlarınızdır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar müstesna. (Sebe)35,36,37.

[17]– a.g.e.

[18]– İbn-i Kuteybe. El-Mearif, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1415, s.60; Pişvayi, Mehdi. Tarih-i İslam ez Cahiliyyet ta Hiccetu’l-Veda, Danişgah-i Azad-i İslami, Erak şubesi, s.88.

[19]– Et-Tabakatü’l-Kübra, Dar-ü Beyrut, h.1405, c.4, s.24.

[20]– İbn-u Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Müesseset-ü İntişarat-i Allame, Kum, c.3, s.214

[21]– a.g.e, s.213,214.

[22]– a.g.e, s.211.

[23]– İbn-i Vazih, Ahmet b. Ebi Yakup. Tarih-ü Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.178.

[24]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehci’l-Belağa, c.1, s.498.

[25]– İbn-i Şehraşub.– a.g.e, s.220.

[26]– İbn-i Sa’d. Et-Tabakatü’l-Kübra, Dar-ü Beyrut, h.1405, c.5, s.31.

[27]– İbn-i Şehraşub. –a.g.e, s.312.

[28]– Feyzü’l-İslam; Abdulbaki Gölpınarlı. Nehcü’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi.

[29]– İbn-i Ebi’l-Hadid, Şerh-i Nehcü’l-Belağa, Darü’l-Ceyl, Beyrut, birinci baskı, h.1457, c.1, s.308.

[30]– Feyzü’l-İslam, 62. mektup.

[31]– Ebu’l-Ferac İsfahani. Mekatilü’t-Talibiyyin, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1416, s.65.

[32]– Mecmaü’l-Beyan, Darü’l-Marife li’t-Tabaat-i ve’n-Neşr-i, ikinci baskı, h.1408, c.10, s.530.

[33]– Şeyh Müfit, Ahmet b. Muhammed b. Numan. El-Cemel, Mektebetü’l-A’lami’l-İslami, Merkezü’n-Neşr, s.118,119.

[34]– Nehcü’l-Belağa. Feyzü’l-İslam, 26. hutbe.

[35]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.126.

[36]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-u Nehcü’l-Belağa, Dar-ü İhyai’t Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.2, s.51.

[37]– Kabri İstanbul’dadır. (Çev.)

[38]– Tabersi, Ebi Mansur Ahmet b. Ali b. Ebi Talip. El-İhticac, İntişarat-i Usve, c.1, s.186-200.

[39]– İbn-i Esir, İzzettin Ebi’l-Hasan Ali b. Ebi’l-Kiram. Üsdü’l-Ğabe fi Marifeti’s-Sahabe, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, (tarihsiz), c.2, s.83.

[40]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, birinci baskı, h.1413, c.2, s.11.

[41]– (Bakara) 30. Ayet, Hz. Âdem Hakkında, (Sad) 26. Ayet, Hz. Davut Hakkında, (Araf) 142. ayet Hz. Musa Hakkında, (Nur) 55. ayet Hz. Ali Hakkındadır. İbn-i Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Darü’l-Adva, Beyrut, h.1405, c.3, s.115.

[42]– Belazuri, Ahmet b. Yahya. Ensabü’l-Eşraf, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1394, c.3, s.115.

[43]– İbn-i Vazih. Tarih-ü Yakubi, s.57.

[44]– a.g.e, s.67.

[45]– Hutatü’ş-Şam, Mektebetü’n-Nuri, Dimeşk, üçüncü baskı, 1403-1987, c.6, s.245.       

[46]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-u Nehci’l-Belağa, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.20, s.221,222.

[47]– Seyyit Ali Han Şirazi. Ed-Derecatü’r-Rafia fi Tabakati’ş-Şia, Müessesetü’l-Vefa, Beyrut, s.41,197.

[48]– a.g.e, s.197,455.

[49]– Ahmet b. Muhammed b. Halit Berki. Rical-ü Berki, Müessesetü’l-Kıyam, s.29,31.

[50]– Şeyh Müfit, Muhammed b. Muhammed b. Numan. El-Cemel, Mektebetü’l-A’lami’l-İslami, Merkezü’n-Neşr, Kum, s.109,110.

[51]– Şeyh Tusi, Ebi Cafer. İhtiyar-u Marifeti’r-Rical (Rical-i Keşşi), Müesseset-ü Ali’l-Beyt li-İyai’t-Turas, Kum, h.1404, c.1, s.181,188.

[52]– a.g.e, s.188.

[53]– Emin, Seyyit Muhsin. Ayanü’ş-Şia, Daru’t-Tearuf li’l-Matbuat, Beyrut, (tarihsiz), c.2, s.24.

[54]– Belazuri. Ensabu’l-Eşraf, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1394, c.2, s.395.

[55]– Mekke’nin fethedildiği gün Müslüman olanlara “tuleka” denmiştir. Çev.

[56]– Şeyh Tusi, Ebi Cafer. Rical-u Keşşi, s.278.

[57]– Vakıa (10-11).

[58]– Kitab-ı Selim İbn-i Kaysi’l-Amiri. Menşurat-ü Darü’l-Funun li’t-Tabaat-i ve’n-Neşr-i ve’t-Tevzi, Beyrut, h.1400, s.186; Tabersi, Ebi Mansur Ahmet b. Ali b. Ebi Talip. El-İhticac, İntişarat-i Usve, c.1, s.472.




Özel Dosya: Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib