Şia Tarihinin Değişim Safhaları ve Şiilik Kimliğinin Açığa Çıkması

  • News Code : 449174
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
1- İlk Halifeler Döneminde Şia Aşağıda açıklanacağı üzere Şia ilk üç halife zamanında (Ebu Bekir, Ömer, Osman) bazı özelliklere sahipti. 1- Sakife’den sonraki ilk günler haricinde Şia, bu üç halife döneminde büyük bir baskı altında değildi. Ama Şii olduklarından dolayı önemli makamlara ulaşmaktan mahrum kaldıklarını belirtmekte de fayda vardır.[1] 2- Sakife’den sonra Müslümanların önderliği konusunda bölünme oldu ve Müslümanlar iki önemli gruba ayrıldılar. Ehl-i Sünnet; ilim, fıkıh, inanç gibi alanlardaki sorunlarında zamanın halifelerine, Şia ise, Hz. Ali (a.s)’ye yöneldi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Şia’nın ilim, fıkıh, genel olarak İslam öğretileriyle ilgili olarak Masum İmamlar (a.s)’a yönelişi, Hz. Ali (a.s)’nin şahadetinden sonra da devam etti. Şiilerin ve Ehl-i Sünnetin fıkıh, hadis, tefsir, kelam vs. ilimlerde asırlar geçtikçe aralarında oluşan ihtilafların sebebi, bu iki fraksiyonun din hususunda yöneldikleri mercilerinin farklı olmasından kaynaklanıyordu.

Hz. Ali (a.s) uzaktan uzağa ve gayri resmi olarak İslam’ın yüce maslahatlarını korumayı gözeterek zamanın halifelerine askeri ve siyasi açıdan yardım etmiş,[2] Şii sahabelerin büyüklerinden de sayılı bir grup İmam Ali (a.s)’nin de onaylamasıyla siyasi ve askeri makamları kabul etmişlerdir. Örneğin Fazl b. Abbas’ın (Hz. Ali (a.s)’nin Sakife’deki savunucusu ve amcaoğlu), Şam ordusunda askeri bir makamı vardı ve hicretin on sekizinci yılında Filistin’de vefat etti.[3]

Sırasıyla Huzeyfe ve Selman da Medâin’de komutan olmuşlardı.[4] Ammar Yâsir, ikinci halife tarafından Sa’d b. Vakkas’tan sonra Kûfe valisi tayin edilmişti.[5] Emîre’l-Müminin’in (a.s) ihlâslı Şiilerinden olan Haşim Mirkal, Sıffin’de onun emri altında şehit olmuştur.[6] Üç halife zamanının, meşhur komutanlardandı, hicri yirmi iki yılında Azerbaycan’ı fethetti.[7] Osman b. Hanif ve Huzeyfe b. Yeman, Ömer tarafından Irak topraklarını ölçüm görevine getirilmişlerdi.[8]

Abdullah b. Büdeyl b. Varaka Huzai de Emire’l-Müminin (a.s)’in Şiilerinden olup oğlu Cemel savaşının ilk şehitlerindendir-[9] ordu komutanı olanlardandı. O, İsfahan ve Hemedan’ı fethetmiştir.[10]

Cerir b. Abdullah Beceli[11] ve Karza b. Ka’b Ensarî[12] gibi, Emire’l-Müminin (a.s) döneminde onun emrinde olan bazı kişiler, üç halifenin zamanında devlet ve ordu kademelerinde yöneticilik yapmışlardır. Cerir Kûfe’yi fethetti[13] ve Osman döneminde Hemedan Valisiydi.[14] Karza b. Ka’b Ensarî ise, Ömer b. Hattab zamanında Rey şehrini fethetmiştir.[15]

(Hz. Ali (a.s)’nin Hilafeti Döneminde) Şiilik Kimliğinin Açığa Çıkması

Şiiliğin geçmişi Hz. Peygamber (s.a.a)’in zamanına ulaşsa da Şiiliğin gösterilmesi Osman’ın ölümünden sonra, Hz. Ali (a.s)’nin hilafeti döneminde olmuştur. Bu dönemde saflar belli olmuş, Hz. Ali (a.s)’nin dostları ve takipçileri alenen Şiiliklerini ve kimliklerini açıklamaya başlamışlardır. Şeyh Müfit şöyle naklediyor:

“Bir topluluk Hz. Ali (a.s)’nin yanına geldi ve “Ey Emire’l-Müminin! Biz sizin Şiilerinizdeniz” dedi. Hz. Ali (a.s) dikkatli bir şekilde yüzlerine baktı ve “o zaman neden sizde Şiilerin simasını görmüyorum” dedi. Onlar, “ey Emire’l-Müminin! Şiilerin siması nasıl olur?” diye sorduklarındaysa Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: Gece ibadetlerinden yüzleri sararmış, ağlamaktan gözleri zayıflamış, ayakta uzun süren ibadetlerden belleri bükülmüş, karınları oruçtan dolayı sırtlarına yapışmış, huşu ve alçakgönüllülük benliklerini sarmıştır.”[16]

Aynı şekilde Hz. Ali (a.s)’nin hilafeti döneminde okunan şiirlerde, onun (a.s) hakkında hak üzere olan İmam, Peygamber (s.a.a)’den sonra yerine geçecek olan kimse ve imam tabirlerinin kullanıldığını görmekteyiz. Kays b. Sad şöyle diyor:

Ali bizim de bizden başkasının da imamıdır, bunu Kur’an bildirmiştir.[17]

Huzeyme b. Sabit, Zü’ş-Şahadeteyn şöyle demiştir:

Kurban olayım Ali (a.s)’ye, insanların İmamına,

Halkın ışığına, muttakilerin sığınağına.

Peygamber (s.a.a)’in vasisidir, Betül’ün eşidir,

Halkın İmamıdır, parlayan bir güneştir,

Sadaka olarak verdi yüzüğünü secdedeyken,

Ne güzel bir iş yaptı halkın İmamı,

Âlemlerin Rabbi Allah onu diğerlerine üstün kıldı,

Hel etâ Suresini onun hakkında indirdi.[18]

Hz. Ali (a.s)’nin Şiileri de, şiirlerinde kendilerini Hz. Ali (a.s)’nin dini üzere tanıtmışlardır. Ammar Yasir Cemel Savaşında, Amr b. Yesribi adındaki bir şahısla çarpışırken şöyle diyordu:

Meydanı terketme ey Yesriblinin oğlu,

Savaşayım seninle Ali’nin dini üzere,

Yemin ederim Kâbe’ye, daha layığız biz Peygamber’e.[19]

Hatta muhalif ve düşman gruplar bile Şiiler hakkında bu isimleri dile getirmekteydi. Az önce zikredilen Amr b. Yesribi, Hz. Ali (a.s)’nin dostlarını öldürmekle gurur duyduğunu bildiren bir şiirinde şöyle diyor:

Eğer beni tanımıyorsanız ben Yesriblinin oğluyum,

İlba ve Hinid Cümla’yı öldürenim. [20]

Ali’nin dini üzere olan Suhan oğlunu da öldürenim.

2- Beni Ümeyye Döneminde Şia

Beni Ümeyye Dönemi Hicri 40 dan 132 yılına kadar sürmüş ve Şiiler için en sancılı dönem olmuştur. Ömer b. Abdülaziz haricindeki bütün Emevi halifeler amansız birer Şia düşmanıydılar. Elbette Emeviler, Hişam Emevi’den sonra çıkan iç isyanlar, direnişler ve Abbasi ayaklanmalarından dolayı, Şiilere olan baskılarını azaltmışlardı. Emevi halifeler, Beni Ümeyye’nin merkezi olan Şam’da yaşıyorlardı ve çoğunlukla Şii yerleşim bölgelerindeki kana susamış yöneticilerin eliyle Şiilere baskı yapmaktaydılar. Bütün Emevî yöneticiler, Şii düşmanlarından seçiliyordu. Bunlar Şiilere işkence ve eziyet etmekten el çekmiyorlardı. Ama bunların arasında Ziyad, Ubeydullah b. Ziyad ve Haccac b. Yusuf (Haccac-ı zalim) birinciliği kimseye kaptırmıyorlardı.

Ehl-i Sünnet dünyasının büyük düşünürü İbn-i Ebi’l-Hadid şöyle yazmaktadır:

“Şiiler nerde olursa olsun katlediliyorlardı. Beni Ümeyye İnsanların kollarını ve ayaklarını Şiilerden olmaları ihtimaliyle kesiyorlardı! Peygamber ailesine muhabbeti ve gönül bağıyla meşhur olan herkes ya hapse atılıyor, ya malı yağmalanıyor, ya da evi viran ediliyordu. Şiilere yönelik baskı ve sıkıntıların şiddeti öyle bir boyut kazanmıştı ki, Hz. Ali (a.s)’yi sevmekle itham edilmek, dinsizlik ve küfürle itham edilmekten daha kötü sayılmaya başlamıştı ve çok daha elim sonuçlara gebeydi.

Bu sert politikadan en çok nasibini alan da Kûfe halkıdır. Zira Kûfe Emire’l-Müminin Ali (a.s)’nin Şiilerinin merkeziydi.

Muaviye, Ziyad b. Sümeyye’yi Kûfe’nin yöneticiliğine getirdi ve sonraları Basra’nın valiliğini de ona bıraktı. Bir gün Ziyad çok iyi tanıdığı Şiaların arasına girdi ve onları takip etti. Kıyıda köşede saklanmış bütün Şiaları buldu. Onları öldürdü, tehdit etti, ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini kör etti ve hurma ağaçlarının dallarına astı. Öyle ki, Irak’ta tanınmış Şii şahsiyetlerden kimse kalmadı.[21]

Ebu’l-Ferac Abdullah b. Ali b. el-Cevzi diyor ki:

“Bir grup Şia, minberde hutbe okuyan İbn-i Ziyad’a itiraz edince emri üzerine seksen kişinin ellerini ve ayaklarını kestiler. O halkı mescitte toplar ve Hz. Ali (a.s)’den beri olduklarını ilan etmelerini isterdi. Kim bunu yapmaktan kaçınırsa evini yıkmalarını emrederdi.”[22]

Ziyad sırasıyla altı ay Kûfe’de, altı ay Basra’da valilik yapıyordu. Yokluğunda Basra’yı yönetmesi için Semere Bin Cündeb’i kendi yerine atadı. Semere bu süre içinde sekiz bin kişiyi katletti. Ziyad ona “acaba aralarında günahsız bir kimseyi de öldürmüş olabileceğinden korkmuyor musun” diye sorduğunda Semere şöyle cevap verdi: “Eğer onların iki katını da öldürmüş olsam böyle bir şeyden asla korkmazdım.[23]

Ebu Sivar Adevi şöyle diyor: “Semere bir günün sabahında benim akrabalarımdan ve hepside Kur’an hafızı olan kırk yedi kişiyi öldürdü.[24]

Muaviye, valilerine ve temsilcilerine gönderdiği bir genelgede, Ali (as) ailesinden ve Şiilerden hiç kimsenin şahitliklerini kabul etmemelerini istiyordu. Başka bir genelgede de şöyle yazmıştır:

“Eğer iki kişi bir şahıs hakkında Ali (a.s)’nin ve ailesinin sevenlerinden olduğuna dair şahitlik yaparlarsa, (Şii olan kimsenin) ismini beytü’l-maldan silin, maaşını ve sabit ödeneğini kesin.”[25]

Haccac b. Yusuf, Beni Ümeyye’nin kana susamış merhametsiz valisi.. Mekke ve Medine’yi dize getirdikten sonra hicri 75 yılında Emevi Halifesi Abdulmelik Mervan tarafından Şiilerin merkezi konumundaki Irak’a gönderildi. Haccac tanınmayacak bir şekilde yüzünü gizlemiş olarak Kûfe Mescidine girdi, safları yardı, minbere oturdu ve uzun bir süre sessiz kaldı. Bu arada fısıldaşmalar başladı. Bu kimdir sorusuna, biri “yeni vali” dedi. Diğeri “taşlayalım onu” dedi. Bazıları da, “sabret bakalım ne diyecek?” dediler. Her tarafa sessizlik hâkim olunca Haccac yüzünü açtı, birkaç cümleyle halkı öylesine korkuttu ki, onu taşlamak isteyen adamın elindeki taşlar iradesinin dışında yere döküldü. O hutbesinin başında şöyle dedi:

“Kûfe halkı uzun yıllar karışıklık ve fitne huyunuz oldu, itaatsizliği de slogan edindiniz. Ben gövdesinden ayrılması gereken olgun meyveler gibi başlar görüyorum. Başınıza o kadar vuracağım ki, sonunda dize geleceksiniz.[26]

Haccac bütün Irak’ta ve doğu nahiyelerinde vahşi bir yönetim tarzı uygulamıştır. Birçok Kûfe büyüğü ve dindar halkı suçsuz yere katletmiştir. Mesudi Haccac’ın cinayetleri hakkında şöyle yazıyor:

“Haccac yirmi yıl valilik yaptı ve bu süre zarfında cellâtlarının kılıcıyla ya da işkence altında can verenlerin sayısı yüz yirmi bin kişiydi. Tabi bu rakam Haccac güçleri tarafından savaşta katledilenlerden ayrıdır.”

Ölümü esnasında Haccac’ın hapishanelerinde elli bin erkek, otuz bin kadın vardı ve bunların on altı bini elbisesiz ve çıplaktı! Haccac kadınları ve erkekleri aynı yere hapsediyordu. Hapishanelerin üstü açıktı. Bu yüzden mahkûmlar yazın sıcağına kışın da soğuk ve yağmuruna karşı korumasızdı. [27]

Haccac genellikle Şiileri müebbet hapse, işkence, eziyet ve ölüme mahkûm ediyordu. Şiilerin, Emeviler döneminde içinde bulundukları bu acı tabloyu ve Emevi baskılarının şiddetini yansıtan en iyi kanıt, Şiilerin İmam Zeyne’l-Âbidîn (a.s)’e, kendilerine reva görülen zulüm ve işkencelerle ilgili şikâyetleridir. Merhum Meclisî naklediyor:

“Şiiler İmam Zeyne’l-Âbidîn (a.s)’in yanına geldiler ve yapılan baskıları şikâyet ederek şöyle dediler: Ey Allah Resulü’nün oğlu! Bizleri şehirlerimizden attılar, feci katliamlarla yok ettiler, şehirlerde ve Allah Resulü (s.a.a)’nün minberinde Müminlerin önderi Ali (a.s)’ye lanet ettiler, kimse karşı çıkmadı. Eğer bizden biri karşı çıksaydı, “bu Turabidir” diyorlardı ve “Valiye” bu adam Ebu Turab (Hz. Ali (a.s) hakkında güzel söz söylemiştir” diye yazıyorlardı. Vali bunu duyduğunda onu dövmelerini, hapse atmalarını ve öldürmelerini emrediyordu.[28]

Şiiliğin Emeviler Döneminde Yayılma Durumu

Emevi Dönemimin bütün baskı ve zulümlerine rağmen Şia’nın ilerlemesi durmadı. Çünkü Peygamber hanedanının zulme maruz kalması kalplerin onlara meyletmesine ve her daim yeni kişilerin Şii saflarına katılmalarına sebep oluyordu. Bu, Emevi Devletinin son zamanlarında tam olarak göze çarpan bir meseledir. Emevi devrinde Şia’nın ilerlemesinin, her biri kendine has özellikler barındıran dönemleri bulunmaktadır. Bunlar üç genel merhaleye ayrılabilir:

a) Hicri 40-61 yılları arası İmam Hüseyin (a.s) ve İmam Hasan (a.s)’ın dönemi.

b) Hicri 61 yılından yaklaşık 110 yılına kadar, İmam Seccad (a.s) ve İmam Bâkır (a.s) dönemi.

c) Hicri 110 -132 yılları arası, Emevi Devletinin sonuna kadar, İmam Sadık (a.s)’ın dönemi.)

 A– İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)’in Asrı

Şia, Emire’l-Mümininin (a.s) zamanından itibaren gruplaşmaya başlamış ve Şiilerin safı tam olarak belli olmuştu.

Bu yüzden İmam Hasan (a.s) barış antlaşmasında, kimsenin onlara karışmaması için babasının Şiilerinin emniyetinin sağlanmasını, barış maddelerinden biri olarak belirtmiştir.[29] Bu dönemde Şia, İmama itaat etmenin, İmamın bilfiil devlet yöneticisi olmasına bağlı olmadığına, uyum sağlamaya çalışıyordu. Bu yüzden İmam Hasan (a.s), halk kendisine biat ederken savaşta ve barışta kendisine itaat etmeleri koşulunu öne sürmüştür.

Yine aydınlığa kavuşan bir başka mesele de, İmametin, hâkimiyetle eş değer olmadığı, Muaviye gibi zalim bir yöneticinin itaat edilmesi farz olan bir İmam olmayacağı gerçeğidir. İmam antlaşmadan sonra Muaviye’nin de hazır bulunduğu Kûfe Mescidi’nde Muaviye’nin ısrarı üzerine bir konuşma yapmış ve şöyle buyurmuştur:

“İmam, Allah’ın Kitabı ve Peygamber (s.a.a)’in sünnetine göre amel eden kimsedir. İşi zulüm olan kimse halife olamaz. O, sadece mülke ulaşmış bir padişahtır. Az bir müddet yararlandıktan ve lezzet aldıktan sonra son bulur. Ama bundan sonra hesap verme zamanı başlar.[30]

Şia’nın bu zaman dilimindeki özelliklerinden biri de önderlerinin makamından kaynaklanan vahdet ve birliktelikleridir. İmam Hüseyin (a.s)’in şahadetine kadar Şia’da hiçbir bölünmeye rastlamamaktayız. Müslümanlar arasında hiçbir İmamın makamı Hasaneyn, yani İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) gibi olmamıştır. Onlar Peygamber (s.a.a)’in yegâne nesliydi. Emire’l-Müminin Ali (a.s) Sıffin savaşında Hz. Hasan (a.s)’ın süratli bir şekilde ileri atıldığını görünce şöyle buyurmuştur:

“Benim yerime siz şu genci durdurun da beni perişan etmesin. Ben bu iki gencin (Hasan ve Hüseyin) asla öldürülmesini istemiyorum. Çünkü o ikisinin ölümüyle Peygamber (s.a.a)’in nesli kesilir.”[31]

İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)’in Peygamber (s.a.a)’in ashabı arasında da özel bir saygınlığı vardı. Bu mesele, halkın Hz. Hasan (a.s)’a biati esnasında anlaşılmaktadır. Bu yüzden İmam Hasan (a.s)’ın hilafetinde Şam hariç hiçbir sorunla karşılaşılmadığı görülmektedir. İmam Hasan (a.s) barış yapıp Kûfe’den, Medine’ye gitmek istediğinde, halk şiddetli bir şekilde ağlamıştır. Medine’de bir Kureyşlinin Muaviye’ye gönderdiği bir raporda, Hz. Hasan (a.s)’ın makamı aydınlanmaktadır. Kureyşli adam Muaviye’ye gönderdiği raporda şöyle yazmıştır:

“Ey Emire’l-Müminin! Hasan sabah namazını mescitte kılıyor ve güneş doğana kadar seccadesinde oturuyor. Sonra bir sütuna yaslanıyor. Mescitte kim varsa Hz. Hasan (a.s)’ın huzuruna varıyor ve onunla sohbet ediyor. Bu güneş yükselinceye kadar devam ediyor. Sonra iki rekât namaz kılıyor ve çıkıyor. Önce Peygamber eşlerinin halini hatırını soruyor ve evine gidiyor...”[32]

İmam Hüseyin (a.s)’in de tıpkı ağabeyi gibi büyük bir saygınlığı vardı. Hatta Ehl-i Beyt’in amansız düşmanı Abdullah b. Zübeyr bile İmam Hüseyin (a.s)’in makamını inkâr edememiştir. İmam Hüseyin (a.s) Mekke’de olduğu için, halk Zübeyr’e itina etmiyordu. Dolayısıyla işleri rayında gitmiyor ve İmam’ın bir an önce Mekke’den gitmesini istiyordu. Bu yüzden İmam’a şöyle arz ediyordu:

“Eğer benim de Irak’ta senin gibi saygınlığım olsaydı, hemen oraya giderdim.”[33]

Hz. Hüseyin (a.s)’in öyle bir makamı vardı ki, biat etmemesi Yezit hükümeti hakkında kafalarda soru işareti oluşmasına sebep olmuştur. Bu yüzden hükümet Hz. Hüseyin (a.s)’in biat etmesi hususunda bu denli diretmiştir. Bu iki büyük şahsiyet Beni Haşim arasında da özel bir makam ve saygınlığa sahipti. Öyle ki onların zamanında Beni Haşim’den hiç kimse önderlik talebinde bulunmadığı gibi, hiçbir zaman Beni Haşim’in liderliği iddiasında da bulunmamıştır. İmam Hasan (a.s) Muaviye tarafından zehirletilerek şehit olduğunda İbn-i Abbas Şam’daydı. Muaviye ona şöyle dedi:

“İbn-i Abbas! Hasan vefat etti ve sen Beni Haşim’in lideri oldun.”

Bunun üzerine İbn-i Abbas: “Hüseyin olduğu sürece hayır” cevabını verdi.[34]

İbn-i Abbas, ilmi ve siyasi makamı, ümmetin bilginliği, Kur’an’ın müfessirliği gibi vasıflarının yanında, yaşının da İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s)’den büyük olmasına rağmen onlara hizmet etmiştir. Müdrik b. Ebi Ziyad şöyle naklediyor:

“İbn-i Abbas, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)’in merkebini hazırladı, üzengisini tuttu ve onlar bindiler. Ben ona, “sen onlardan daha yaşlı olduğun halde neden üzengilerini tutuyorsun” dediğimde şöyle cevap verdi: Ahmak! Bunların kim olduğunu bilmiyor musun? Bunlar, Allah Resulü’nün çocuklarıdır. Acaba, Allah’ın bana onların üzengilerini tutma muvaffakiyetini bahşetmesi büyük bir nimet değil mi?”[35]

Kerbela Kıyamı’nın Şia’nın İlerlemesindeki Tesiri

İmam Hüseyin (a.s)’in şahadetinden sonra, Şiiler en önemli dayanaklarını yitirdikleri için, çok korktular ve düşman karşısında silahlı mücadele etme hususunda ümitsizliğe kapıldılar. Yürekleri dağlayan Aşura Hadisesiyle kısa bir müddet Şia hareketine ezici bir darbe inmiştir. Bu hadisenin, o günün İslam topraklarında özellikle Irak ve Hicaz’da yayılmasıyla Şii yerleşim merkezlerine büyük bir korku ve vahşet manzarası hâkim oldu. Çünkü Yezit’in, saltanatını güçlendirmek ve devletinin temellerini sağlamlaştırmak uğruna, Peygamber evladını öldürmeye, onun kadınlarını ve çocuklarını esir almaya hazır olduğu ve hiçbir cinayetten çekinmeyeceği kesinlik kazanmıştı.

Kûfe ve Medine’yi bu korku sarmıştı. Hurre faciası ve Medine halkının kıyamının Yezit güçleri tarafından merhametsizce, sert bir şekilde bastırılmasıyla bu korku daha da hissedilmeye başlamıştı. Irak ve Hicaz’da Şiilerin sakin olduğu yerler, özellikle de Kûfe ve Medine şiddetli sıkıntılara maruz kaldı. Şiilerin oluşturduğu tesis ve düzen bozuldu. İmam Sadık (a.s) bu acı tablo hakkında şöyle buyuruyor:

“Üç kişi yani, Ebu Halit Kabuli, Yahya b. Ümmü’t-Tavil ve Cübeyr b. Mutim dışında, insanlar İmam Hüseyin (a.s)’in şahadetinden sonra Peygamber hanedanının etrafından dağıldılar.”[36]

Ünlü tarihçi Mesudi de bu dönemi şöyle nitelendiriyor: “Ali b. el-Hüseyin (a.s), imameti, çok zor bir dönemde gizli olarak ve de takiyeyle üstlenmiştir.”[37]

Bu durum Yezit hükümetinin sonuna kadar sürmüştür. Yezit’in ölümünden sonra Şii kıyamları başlamış, Emevi Devletinin istikrarının Abdülmelik tarafından yeniden sağlanmasına kadar devam etmiştir. Bu süre Şiiliğin yayılması için iyi bir fırsat olmuştur.

Kerbela kıyamının en önemli etkilerinden biri de Emevi Hükümetinin kamudaki yasallığı mantalitesinin ortadan kalkmasıdır. Hükümetin adı o kadar lekelenmiştir ki, hilafet makamı seviyesini, niteliğini ve halkın gözündeki kutsiyetini yitirmiştir. Aşağıdaki mısra Yezit’in Havareyn’deki mezarına seslenmekte olup bu manayı ihtiva etmektedir:

“Ey Havareyn şehrindeki kabir,

İnsanların en kötüsünü barındırmaktasın.”[38]

Bu dönemde Şam halkı hariç, Müslümanlar Şii’siyle, Sünni’siyle Emevi Hükümetine muhalif olmuşlar ve birçok Şii ve Sünni ayaklanmalar olmuştur.[39]

Yakubî şöyle yazar:

“Abdülmelik b. Mervan valisi Haccac b. Yusuf’a, “Beni, Âl-i Muhammed’in kanını dökmeye alıştırma; zira Süfyanilerin onları katlettiklerinden dolayı alınyazılarının nasıl olduğunu gördüm”, demiştir.[40]

Sonunda İmam Hüseyin (a.s)’in kanı Emevilerin saltanatını yıkmıştır. Mukaddesi şöyle der:

“Allah, Beni Ümeyye’nin Peygamber hanedanına reva gördükleri zulüm ve adaletsizliklerinden dolayı Horasan’ın çeşitli bölgelerinden katılımlarla oluşmuş bir orduyu, kara bulutların çökmesi gibi onların üzerine gönderdi.”[41]

Diğer taraftan İmam Hüseyin (a.s) ve Kerbela şehitlerinin zulme maruz kalmaları, Peygamber hanedanının muhabbetlerinin halkın kalbinde yer etmesini ve Peygamber çocukları sıfatıyla İslam’ın yegâne liderleri olma konumunu sağlamlaştırmıştır. Emevi döneminde vuku bulan kıyamların çoğu onların intikamını almak adına gerçekleştirilmiş ve ayaklananlar “haydi ey Hüseyin’in intikamcıları” sloganıyla bir araya gelmişlerdir. Sistan’da İbn-i Eşas[42] adındaki bir şahıs bile Hasan Müsenna (İmam Hasan (a.s)’ın oğlu) adına kıyam etmiştir.[43] Bu sebeptendir ki, Mehdi Hadisleri Âl-i Muhammed’in Muntakim’i (intikamını alma) makamında meşhur olmuştur.[44] Halk Ben-i Ümeyye’den intikam alacak olanların beklentisiyle yaşıyordu.[45] Bazen aşırı tahammülsüzlük ve kurtuluş beklentisinden dolayı, Mehdi adını başka kıyam önderlerine atfetmişlerdir.[46] Diğer taraftan Masum İmamlar (a.s) ve Peygamber hanedanı, Kerbela şehitlerinin anı ve hatırasını canlı tutuyorlardı. İmam Seccad (a.s) her su içmek istediğinde, ne zaman suyu görse gözlerinden yaş süzülmeye başlıyordu. Sebebini sorduklarındaysa şöyle buyuruyordu:

“Suyu çöllerin vahşi ve yırtıcı hayvanlarına serbest bırakıp da, babama yasaklamalarına nasıl ağlamayayım? Bir gün İmam’ın hizmetçisi, acaba bu hüznünüz bitmeyecek mi? diye arz ettiğindeyse İmam şöyle buyurdu: Yazıklar olsun sana! Yakup’un on iki evladından biri kaybolduğunda, onun yokluğundan dolayı o kadar ağladı ki, gözleri âmâ oldu, üzüntüsünün büyüklüğünden beli büküldü. Oysa oğlu yaşıyordu. Ama ben babamın, kardeşimin, amcalarımın, akrabalarımdan on yedi kişinin katledilişlerine şahit oldum. Cansız bedenleri, etrafımda yerle bir olmuştu. O halde benim gamımın ve hüznümün bitmesi nasıl mümkündür?[47]

İmam Sadık (a.s) da, şairleri İmam Hüseyin (a.s) ‘e ağıt niteliğinde şiir okumaları hususunda teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim Hüseyin (a.s) hakkında şiir okur, ağlar, halkı da ağlatırsa cennet ona farz olur ve günahları da bağışlanır.[48]

Böylece İmam Hüseyin (a.s) Şiiliğin göstergesi olmuş ve bu yüzden Mütevekkil’in dönemi gibi bazı tarihi dönemlerde, İmam Hüseyin (a.s)’in kabrini ziyaret etmek yasaklanmıştır.[49]

Abbasîler’in Davetinin Başlangıcı ve Şiiliğin Yayılmasındaki Etkisi

Hicri 111 yılında Abbasiler’in davetinin başlaması[50] bir taraftan Şiiliğin, İslam’ın hükümet sahasındaki çeşitli bölgelerde yayılmasına, diğer taraftan da Emevîler’in baskılarının azalmasına sebep olmuş ve Şialar rahat bir nefes almışlardır. Böyle bir zamanda Masum İmamlar (a.s) Şia’nın fıkhî ve kelamî temellerini atmışlar ve Şiilik yeni bir döneme girmiştir.

Emevîler zamanında genel olarak Ali (a.s) oğulları ile Abbas oğulları arasında ikilik ve çekişme yoktu. Seyyit Muhsin Emin bu konu hakkında şöyle diyor:

“Benî Ali ve Benî Abbas, Benî Ümeyye zamanında aynı yoldaydı. Onlara bağlanan halk; hilafete Benî Ümeyye’den daha layık olduklarına iman ediyor, onlara yardım ediyor ve Âl-i Muhammed (s.a.a)’in Şia’sı olarak adlandırılıyorlardı. Bu dönemde Ali oğulları ve Abbas, oğulları arasında görüşte ve mezhepte ayrılık bulunmamaktaydı. Ancak Benî Abbas hükümeti ele geçirince şeytan, onlar ve Ali (a.s) evlatları arasına ayrılık tohumları ekti ve Ali (a.s) evlatlarına çok büyük zulümler ettiler.”[51]

Bu yüzden Benî Abbas davetçileri halkı Âl-i Muhammed’in rızasına davet ediyorlar, Peygamber hanedanının nasıl zulümlere maruz kaldıklarını anlatıyorlardı. Ebü’l-Ferac İsfahanî anlatıyor:

“Benî Haşim davetçi ve tebliğcileri, Velid b. Yezit’in öldürülmesi ve Benî Mervan arasında çıkan ihtilaftan sonra çeşitli nahiyelere gittiler. Açıkladıkları ilk şeyse Ali b. Ebî Talip ve evlatlarının üstünlüğüydü. Onlar halka, Benî Ümeyye’nin Ali evlatlarını nasıl katlettiklerini ve dağıttıklarını anlatıyorlardı.”[52]

Sonuç itibarıyla bu zamanda Şiilik göz kamaştırıcı bir şekilde yayıldı. Hatta Hz. Mehdi (a.f)’yle ilgili hadisler, süratle çeşitli bölgelerin halkı arasında yayıldı. Abbasî davetçileri en çok Horasan bölgesinde faaliyet gösteriyorlardı. Bundan dolayı oradaki Şiaların nüfusu süratle çoğaldı. Yakubi’nin sözleri bunun boyutlarını gözler önüne sermektedir: “Zeyd’in hicri 121 yılındaki şahadetinden sonra Horasan’daki Şiilerde hareketlilik başladı ve artık mezheplerini gizlemiyorlardı. Benî Haşim davetçilerinin birçoğu onların yanına gidiyor, Benî Ümeyye’nin, Peygamber ailesine yönelik cinayetlerini anlatıyordu. Horasan’da bu meseleleri duymayan kimse ve davetçilerin gitmediği bir yer kalmadı. Hatta bu konuda bir takım rüyalar görülmeye ve Melâhim[53] hakkında kitaplar okutulmaya başladı.”[54] Mesudî de Şia’nın Horasan’da yayılmasının niteliği hakkında ipucu veren bir konuyu naklederken şöyle yazıyor:

“Yahya b. Zeyd’in hicri 125 yılında Cûzcân’da[55] öldürülmesinin ardından halk bu yılda dünyaya gelen bütün erkek çocuklarının isimlerini Yahya koydu.”[56]

Yine de Abbasiler’in Horasan’daki etkisi daha çoktu. Ebü’l-Ferac İsfahanî, Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Ebî Talip’in biyografisinde şöyle der:

“Horasan Şiileri, Abdullah’ın, babası Muhammed Hanefiyye’nin varisi sıfatıyla İmam olduğunu, Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı halefi olarak tayin ettiğini, İbrahim’in, Muhammed’in halefi unvanıyla imam olduğunu ve böylece imametin veraset yoluyla Abbasîler’e dayandığını zannetmişlerdir.”[57]

Bu yüzden Abbasî askerlerinin çoğu Horasanlılar’dan oluşuyordu. Mukaddesî bu konuda şöyle demiştir:

“Allah, Benî Ümeyye’nin Peygamber ailesine karşı gerçekleştirdiği zulüm ve işkenceleri görünce, işte şu Horasan’ın çeşitli yerlerinden oluşmuş bir orduyu, tıpkı karanlık bulutların çökmesi gibi onlara gönderdi. Mehdi zuhur ettiğinde bu beklenti, Horasan halkından daha çok olacaktır.”[58]

Buna rağmen halk arasında Peygamber Ehl-i Beyt (a.s)’inin önemli bir yeri olmuştur. Abbasîler’in zaferinden sonra Şerîk b. Şeyh el-Mehrî adında bir şahıs Buhara’da, Abbasîler’in Peygamber ailesine yönelik zulümlerinden dolayı kıyam etti ve “biz bunlara (Abbasîler), zulmetmek, sebepsiz kan dökmek, hakka zıt olan işler yapmak üzere biat etmedik” demiş ve Ebu Müslim tarafından etkisiz hale getirilerek öldürülmüştür.[59]

Devam edecek…

Gulam Hasan Muharremi

ABNA24.COM

--------------------------------------------------------------------------------

[1]– Örneğin, Ebu Bekir önce Halit b. Sait’i Şam savaşında komutan olarak tayin etmişti. Ömer şöyle dedi: Acaba Halit’in sana biat etmekten kaçınıp, Beni Haşim’in yanında olduğunu unuttun mu? Ben onun komutan olmasını uygun görmüyorum. Bu yüzden Ebu Bekir, Halit’in komutanlığı hükmünü iptal etti ve onun yerine başka birini atadı. (İbn-i Vazih, Ahmet b. Ebi Yakub, Tarih-u Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.133.

[2]– Örneğin, Hz. Ali (a.s)’nin Ebu Bekir’e Şam’a ordu gönderilmesi hususundaki önerisi. (İbn-i Vazih, Ahmet b. Ebi Yakub, Tarih-u Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.133; Ömer Rumlarla savaşmaya gitme hususunda Hz. Ali (a.s)’yle istişare ettiğinde, Hz. Ali (a.s) Ömer’e şöyle yol gösteriyor: Eğer Sen bizzat gidersen ve çarpışmanın neticesinde de yenilirsen uzak şehirlerde yaşayan Müslümanlar ve sınırlar himayesiz kalır. Senden sonra yönelebilecekleri bir merci yok. O zaman onlara savaşta tecrübeli ve yiğit bir kişiyi, beraberinde de savaşın bela ve zorluklarına göğüs gerebilecek, öğüt ve nasihatten anlayacak kimseleri gönder. Eğer Allah galip kılarsa zaten bu senin istediğin bir şey, eğer başka bir durum meydana gelirse, sen Müslümanların dostu ve hamisi olacaksın. Nehcü’l-Belağa, çev. Feyzü’l-İslam, 134.hutbe; Ömer, İranlılarla savaşmaya gitmesi hususunda görüşünü sorduğundaysa Hz. Ali (a.s) ona şu cevabı verdi: Sen değirmenin mili gibi ol, savaşı Araplarla çekip çevir ve bizzat muharebeye dâhil olma. Eğer sen buradan çıkarsan çevre ve etraftaki Araplar sana verdikleri sözü çiğner, fesat ve bozgunculuğa yönelirler. Artık iş öyle bir raddeye gelir ki, senin için merkezi korumak, savaş alanına gitmekten daha önemli bir hale gelir. İranlılar da seni gördüklerinde, bu Arapların lideridir, eğer onu ortadan kaldırırsak rahatlarız derler. Bu düşünce onlarda, seninle savaşma hırsını kamçılar.– a.g.e, 146. hutbe.

[3]– a.g.e, s.151.

[4]– Mesudî, Ali b. el-Hüseyin. Murucu’z-Zeheb, Menşûrât-u Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1414, c.2, s.323.

[5]– İbn-i Vazih, Ahmed b. Ebi Yakup.– a.g.e, s.155.

[6]– Mesudî, Ali b. el-Hüseyin,– a.g.e, s.401.

[7]– İbn-i Vazih, Ahmed b. Ebi Yakup. –a.g.e, s.156.

[8]– a.g.e, s.152.

[9]– Şeyh Müfit, Muhammet b. Muhammet b. Numan. El-Cemel, Mektebetü’l-A’lami’l-İslami, Merkezü’n-Neşr, Kum, 1416, s.324.

[10]– İbn-i Vazih, Ahmet b. Ebi Yakup,– a.g.e, s.157.

[11]– Belazuri, Ahmed b. Yahya b. Cabir. Ensabü’l-Eşraf, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, 1394, c.2, s.275.

[12]– İbn-i Esir, İzzettin Ali b. Ebi’l-Kerem. Usdu’l-Ğabe fi Marifeti’s-Sahabe, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, c.2, s.202.

[13]– İbn-i Vazih, Ahmed b. Yakup.– a.g.e, s.143.

[14]– İbn-i Kuteybe, Ebi Muhammed Abdullah b. Müslim. El-Mearif, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1415, s.576.

[15]– İbn-i Vazih, Ahmet b. Ebi Yakup.– a.g.e, s.157.

[16]– Şeyh Müfit. El-İrşat, çev. Şeyh Muhammed Bâkır Sâidî Horasanî, Kitabforuşi-yi İslamiyye, h.ş.1376, s.227,228.

[17]– İbn-i Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Müessese-yi İntişarat-i Allâme, Kum, c.3, s.28.

[18]– a.g.e, s.6.

[19]– Şeyh Müfit. El-Cemel, Mektebetü’l-A’lami’l-İslami, Merkezü’n-Neşr, Kum, h.1416, s.346.

[20]– Bu iki kişi Hz. Ali (a.s)’nin dost ve Şiilerindendir.

[21]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-ü Nehci’l-Belağa, Dar-ü İhyai’l-Kütübi’l-Arabiyye, Kahire, m.1961, s.43,45.

[22]– İbn-u Cevzi, Ebu’l-Ferac Abdurrahman b. Ali. El-Muntazam fi’l-Ümem ve’l-Muluk, Darü’l Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, birinci baskı, h.1412, c.5, s.227.

[23]– Taberi, Muhammed b. Cerir. Tarihü’l-Ümem ve’l-Muluk, Darü’l-Kamusi’l-Hadis, Beyrut, c.6, s.132.

[24]– Taberi, Muhammed b. Cerir. Tarihü’l-Ümem ve’l-Muluk, Darü’l-Kamusi’l-Hadis, Beyrut, c.6, s.132.

[25]– İbn-i Ebi’l-Hadid. Şerh-ü Nehci’l-Belağa, Dar-ü İhyai’l-Kütübi’l-Arabiyye, Kahire, c.1, s.45.

[26]– Zübeyr b. Bekkar. Ahbarü’l-Muvafakiyyat, Menşuratü’r-Razi, Kum, h.1416, s.99; Dr. Şehidî. Tarih-i Tahlili-yi İslam ta Payan-i Emevî, Merkez-i Neşr-i Danişgahî, Tahran, h.ş.1363, s.184; Pişvayi, Mehdi. Sîre-yi Pişvayan, Müessese-yi İmam Sadık (a.s), Kum, sekizinci baskı, h.ş. 1378, s.246.

[27]– Murucu’z-Zeheb, Menşurat-u Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1411, c.3, s.187.

[28]– Allâme Meclisî, Muhammed Bâkır. Biharü’l-Envar, c.46, s.275.

[29]– İbn-i Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Müessese-yi İntişarat-i Allame, Kum, c.4, s.33.

[30]– Ebu’l-Ferac isfahani. Mekatilü’t-Talibiyyin, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1416, s.82.

[31]– Nehcü’l-Belağa, Feyzü’l-İslam, 168. Hutbe, s.660.

[32]– Belazuri, Ensabu’l-Eşraf, Daru’t-Tearuf li’l-Matbuat, Beyrut, h.1394, c.3, s.21.

[33]– İbn-u Abdirabbih Endülüsi, Ahmet b. Muhammed. El-İkdü’l-Garid, Dar-u İhyai’t Turasi’l-Arabî, Beyrut, h.1409, c.4, s.366.

[34]– Mesudi, Ali b. el-Hüseyin. Murucu’z-Zeheb, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1411, c.3, s.9.

[35]– İbn-u Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebi Talip, Müesseset-u İntişarat-i Allame, Kum, c.3, s.400.

[36]– Şeyh Tusi. İhtiyar-u Marifeti’r-Rical, Rical-i Keşşi olarak meşhurdur. Müesseset-ü Âli’l-Beyt li-İhyai’t-Turas, Kum, h.1404, c.1, s.338.

[37]– İsbatü’l-Vasiyye, el-Matbaatü’l-Haydariyye, Necef, dördüncü baskı, h.k.1373, s.167.

[38]– Mesudi, Ali b. el-Hüseyin, Murucu’z-Zeheb, Menşurat-u Müessesetü’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, birinci baskı, h.1411, c.3, s.65.

[39]– a.g.e, s.81,99.

[40]– İbn-i Vazih. Tarih-u Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.426,427.

[41]– Mukaddesi, Ahsenü’t-Tekasim, çev. Münzevi, , Şirket-i Müellifan ve Müterciman-i İran, c.2, s.426, 427.

[42]– Abdurrahman b. Muhammed b. Eşas, Haccac’ın Sistan’daki valisiydi. Sistan Müslümanların Hindistanlılarla olan sınırı sayılmaktaydı ve Hint yöneticilerle Müslümanlar devamlı çatışma halindeydiler. Haccac, Abdurrahman’a olan düşmanlığından dolayı onu ortadan kaldırmak için planlar yapıyordu. Abdurrahman meseleden haberdar olunca hicri seksen iki yılında kıyam etti. Halkın geneli de Haccac’dan nefret ettikleri için, Basra’dan ve Kûfe’den birçok insan Abdurrahman’a katıldı. Kur’an kârisi birçok Kûfeli ve Şiiler kıyam edenlerin yanındaydı. Abdurrahman Sistan’dan Irak’a doğru yola çıktı. Öncelikli hedefi Haccac’ı valilikten, daha sonra Abdulmelik’i hilafetten azletmek oldu. Haccac’ın ordusunu yendi ve Kûfe’ye kadar geldi. Ciddi bir tehlike oluşturmuştu. Abdulmelik Şam’dan Haccac’ın yardımına büyük bir ordu gönderdi. Şam Ordusu Kûfeye sekiz fersah uzaklıktaki Deyrü’l-Cemacim adındaki bir yerde İbn-i Eşas’ı yendi. O Hindistan’a kaçtı ve oradaki emirlerden birine sığındı. Ama sonunda Haccac’ın adamları tarafından katledildi. (Mesudi,– a.g.e, c.3, s.148; Yakut Hemevi, Şahabettin Ebi Abdillah. Mucemü’l-Buldan, Dar-u İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, birinci baskı, h.k.1417, c.4, s.338.

[43]– İbn-u İnebe. Umdetü’t-Talip fi Ensab-i Âl-i Ebi Talip. İntişarati’r-Razi, Kum, s.100.

[44]– Ebu’l-Ferac İsfahani. Mekatilü’t-Talibiyyin, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, ikinci baskı, h.k.1416, s.216.

[45]– Yakubi de nakleder: Ömer b. Abdüaziz hilafeti döneminde, Amir b. Vaile adındaki, maaşı devlet tarafından kesilen bir şahsın itirazına şöyle cevap veriyor: Bana kılıcını bilediğini, mızrağını sivrilttiğini, okunu ve yayını hazırladığını, kıyam edecek olan İmamı beklediğini haber verdiler. Bekle de zuhur ettiği zaman senin maaşını ödesin. (Tarihü’l-Yakubi, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.k.1414, c.2, s.307.

[46]– Ebu’l-Ferac İsfahani. –a.g.e, s.210.

[47]– Allame Meclisi. Biharü’l-Envar, el-Mektebetü’l-İslamiyye, Tahran, ikinci baskı, h.k.1394, c.46, s.108.

[48] Şeyh Tusi. –a.g.e, c.2, s.574.            

[49]– Teberi, Ebi Cafer Muhammed b. Cerir. Tarih-i Taberi, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ikinci baskı, h.k.1408, c.5, s.312.

[50]– İbn-i Vâzih, Ahmet b. Ebî Yakup. Tarihu’l-Yakubi. Menşûratü’ş-Şerîfi’r-Razî, c.2, s.319.

[51]– Seyyit Muhsin Emin. A’yânü’ş-Şia, Daru’t-Tearüf li’l-Matbuat, Beyrut, c.1, s.19.

[52]– Ebu’l-Ferac İsfahanî, Mekatilü’t-Talibiyyîn, Menşûratü’ş-Şerîfi’r-Razî, h.1416, s.207.

[53]– Melâhim, Melhame kelimesinin çoğuludur. Melhame sözlükte "savaş yeri" veya "büyük olay" manalarına gelir. Çev.

[54]– İbn-u Vâzıh, Ahmet b. Ebî Yakup. Tarihü’l-Yakubi, Menşuratu’ş-Şerîfi’r-Razî, Kum, h.k.1414, c.2, s.326.

[55]– Afganistan'ın kuzeyinde yer alan bir vilayet. Çev.

[56]– Mesudî. Murûcu’z-Zeheb, Menşurat-u Müesseseti’l-A’lemî li’l-Matbuat, Beyrut, h.k.1417, c.3, s.236.

[57]– Ebü’l-Ferac İsfahanî. Mekatilu’t-Talibiyyîn, Menşuratu’ş-Şerifi’r-Razî, Kum, h.1416, s.133.

[58]– Mukaddesî. Ahsenu’t-Tekasîm fî Marifeti’l-Ekâlîm, çev. Dr. Ali Taki Münzevi, Şirket-i Müellifan ve Müterciman-i İran, c.2, s.426,427.

[59]– Tarihü’l-Yakubi, Menşuratu’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1414, c.2, s.345.


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır