İran’ın En Önemli Ehli Sünnet Alimi İle Röportaj

Hz. Ali ve Sahabeler Arasındaki Tüm Anlaşmazlıklarda Hz. Ali Haklıydı

  • News Code : 475145
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA.İR
Brief

Her kim Ehlibeyte hakaret ederse, Ehli sünnet değildir, mürtettir ve İslam dairesinden dışarı çıkmıştır. / Ehlibeyte iman, bizim imanımızın cüzündendir ve bizler buna iman etmişiz. / Bazı kararlarda Hz. Ömer yanlış hükümler vermiştir. Hz. Ali, ona uyarılarda bulunmuş ve o da bunu hemen kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.”/ Ehli sünnet sahabe ile Hz. Ali arasında yaşanan tüm anlaşmazlıklarda Hz. Ali’nin haklı olduğuna inanmaktadır. Örneğin Hz. Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlıklar ve aynı şekilde Hz. Ayşe ile yaşanan ihtilaflarda Hz. Ali haklıdır. / Her kim Şiaların öldürülmesinin sevap ve mükafatı olduğuna inanıyorsa İslam dairesinin dışına çıkmıştır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Mevlevi[1] Nezir Ahmet diye meşhur olan “Mevlevi Ali Ahmet Selami” hicri 1324 (miladi 1945) yılında Sistan-Beluçistan[2] şehrine bağlı Serbez ilçesinin “Kişkur” köyünde alim bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk öğrenimini burada tamamladıktan sonra dini eğitimini “Mevlana Tac Muhammed Bozurgzade”nin yanında Serbaz’da ve daha sonra Pakistan’ın baş müftüsü “Mevlana Müftü Muhammed Şafii”, “Mevlana Muhammed Rafii Osmani”, “Mevlana Muhammed Taki Osmani”, “Mevlana Şemsu’l Hak” ve “Mevlana Subhan Mahmut” gibi büyük üstatların yanında Pakistan’ın Keraçi kentinde tamamladı. Din eğitiminin yanı sıra Keraçi üniversitesinde “İktisat” alanında yüksek lisans yaptı.

Mevlevi Ali Ahmet Selami, İran İslam Cumhuriyetinde rehberi belirleyen uzmanlar meclisinde Sistan ve Beluçistan halkının temsilcisi, Uluslararası İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu Yüksek Konsey Üyesi, İslam Mezhepleri Üniversitesi Hanefi Hukuk ve Fıkıh Bilimsel Heyeti üyesi ve Zahiden Daru’l Ulum Havza İlimleri öğretim üyesi görevlerini yürütmektedir.

Şu ana kadar kaleme aldığı eserlerden bazıları şunlar: “İslam Tarihi”, “Tebliğ ve Davetin Mihverleri”, “Peygamber (s.a.a) ve Sahabe Asrındaki Örnek Kadınlar”, “Üç Yol Arkadaşı”, “Şeriat Adabında Nasıl Yaşanılır”, “Kerbela Hadisesinin Çerçevesi” ve “Kadınlara Hediye”. Bunların yanı sıra Uluslararası alanda çeşitli dallarda yazmış olduğu 15 bilimsel makaleye işaret edilebilir. Tüm bu çalışmaları onun İran’ın en önemli ve en seçkin Ehli Sünnet alimlerinden biri olmasını sağladı.

Tüm bu özel nedenlerden dolayı Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA olarak, Uzmanlar Meclisi toplantısından sonra; Ehli sünnetin fıkıh ve inanç temellerine olan uzmanlığından dolayı kendisiyle “Ehli Sünnet açısından Hz. Ali (a.s)” ve “Selefi ve tekfirilerin cinayetleri” üzerine bir röportaj yaparak İslam’ın en büyük bayramlarından olan Gadir-i Hum bayramına özel olarak ABNA okuyucularına bir hediye sunmayı uygun gördük.

ABNA: Biz Şialar ve özellikle çok bilgi sahibi olmayan gençler için siz Ehli sünnetin birinci İmamımız (Hz. Ali) hakkında neler düşündüğünüzü merak ediyoruz. Dolayısıyla Ehli sünnetin, tarihin bu büyük insanının fazilet ve erdemlerini içeren –iman, adalet, şecaat, ibadet, fedakarlık, hüküm vermeleri ve Peygamber efendimizin (s.a.a) ona olan ilgisi- hakkında görüşlerini bizimle paylaşır mısınız?

- Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ve Onun yardımıyla. Eğer izin verirseniz ben öncelikle Ehli Sünnetin Peygamberin tüm ehlibeyti hakkındaki görüşünü açıkladıktan sonra Hz. Ali (radiyallahu anhu)[3] hakkında konuşmayı uygun görüyorum. 

ABNA: Buyurun.

- Ehlibeyte iman, bizim imanımızın cüzündendir ve bizler buna iman etmişiz. Bizler namazlarımızda sihah kitaplarımızda nakledildiği gibi Peygamber ve Ehlibeytine selam göndermekteyiz. Ve bizler bu selam olmadan namazımızın nakıs olduğuna inanmaktayız. Namazlarımızda söylenmesinin farz olduğuna inandığımız salavat şu şekildedir:

Allahumme salli ale Muhammed ve ale Al-i Muhammed. Kema salleyte ale İbrahim ve ale Al-i İbrahim inneke hamidun mecid.

Allâhumme barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed. Kemâ barekte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahim. İnneke hamidun mecîd.

Bizler tüm cemaat namazlarının teşehhüdünün sonunda, cemaatsiz namazlarda, gece namazlarında ve teheccütte bu dua ve selamı söyleyerek hem Peygambere ve hem de onun Al-ine (aile ve ehlibeytine) göndermekteyiz.  

Aynı şekilde Ehli Sünnetin Cuma namazlarının hutbelerinde, hutbenin Arapça okunduğu bölümlerinde bu cümleler Cuma namazı hutbesinin cüzündendir: “El Hasan vel Hüseyin seyyida şebabi ehli’l Cennet ve Fatımatu Seyyidetu nisai ehli cennet. (Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendisi ve Fatıma cennet kadınlarının efendisidir) Bu hutbe tüm İslam dünyasında ve İran’da –İslam devriminden önce bile- her Cuma camilerde okunmaktadır. İran’da İslam Devrimi gerçekleştikten sonra Şia hükümeti ile bu sözler hutbelere konulduğu düşünülmemelidir. Devrimden öncede bu böyleydi. “El Hasan vel Hüseyin seyyida şebabi ehli’l Cennet ve Fatımatu Seyyidetu nisai ehli cennet.” Sözlerini vaazlar okumakta ve tüm Ehli sünnet bunları dinlemekte ve buna inanmaktadır.

Örneğin Kerbela’da meydana gelen feci hadise ile Hz. İmam Hüseyin’in (radiyallahu teala anhu) şehit olmasını gerçek Ehli sünnet alimleri kınamakta ve Hz. İmam Hüseyin’in Kerbela’da yaptıklarını desteklemek ve övmek için makaleler kaleme almışlardır.

Bu doğrultuda Hint Alt Kıtasının büyük Ehli Sünnet alimleri örneğin “Ebu’l A’la Mevdudi,” “Ebu’l Kelam Azad” ve Pakistan’ın o zamanki baş müftüsü “Mevlana Muhammed Şafii” kitaplar yazmışlardır. Mevlana Müftü Muhammed Şafii, “Kerbela Şehidi” diye bir kitap telif ederek kitabın önsözünde şunları yazmıştır: “Kerbela faciasına ne sadece insanlar, hatta yer, gök, ay ve güneş bile ağlamıştır.”

Bendeniz de Ehli sünnet ve Şia alimlerinin Kerbela hadisesini meydana getiren sapkın fırka Havariç (Hariciler)le aynı çizgide hareket eden fırkanın mahkumiyeti hakkında ve Hz. İmam Hüseyin’in değerli girişimlerini himaye eden sözlerini gazete, makale ve kitaplardan derleyerek bir araya getirdim – ki geneli Urduca[4] dilindedir- “Kerbela Hadisesinin Arka Planı” adı altında kitap olarak basılacaktır. 

ABNA: Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) hakkında ne diyeceksiniz?

- Onun ibadeti oldukça seçkin bir şekildeydi. Şecaati olağanüstüydü. Takvası son derece seçkindi. Karakteri olağanüstüydü. Tüm bunların hepsi bizim sahih kaynaklarımızda zikredilmiştir.

Hz. Ali, Peygamberin damadıdır. Hz. Peygamberin nesli o ve Hz. Fatımatu’z Zehra ile sürmüştür. Tüm seyyidler Hz. Fatımatu’z Zehra ve Hz. Ali’nin evlatlarıdır. Bizler bunu kabul ediyoruz.

O hazretin ilmi konusunda bizim rivayet kitaplarımızda şu ifadeler yer almaktadır: “Ene medinetul ilm ve Aliyyun babuha” (Ben ilmin şehri, Ali ise kapısıdır) aynı şekilde şöyle buyurmuştur: “Aliyyun Akzakum” (Ali sizin en iyi hüküm vereninizdir), başka bir yerde ashabı hakkında şöyle buyurmuştur: “Akzahum Ali ibn Ebu Talib”, yani hüküm verme konusunda ashabın en mahir ve alimi Hz. Ali’dir.

Hayber kalesini Hz. Ali fethetmiştir. Peygamber buyurmuştur ki yarın bayrağı öyle birisine vereceğim ki Hayber’i fethedecektir. Bütün sahabeler bayrağın ona verilmesi ümidiyle beklediler, ancak sabah Hz. Resul buyurdu ki Ali’ye buraya gelmesini söyleyin. Dediler ki Ali, gözünden mustarip olmuş rahatsızdır. Peygamber ağzının mübarek suyunu Hz. Ali’nin gözlerine sürdü ve gözleri iyileşti. Hz. Ali bayrağı eline aldı ve Hayber kalesini fethetti. Bu Hz. Ali’nin şecaatinin bir göstergesidir.

ABNA: Bizler Maide Suresinin 55. Ayetinin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğuna inanmaktayız. Hz. Ali (a.s) namaz sırasında yüzüğünü bir fakire bağışlamıştır. Sizler buna inanıyor musunuz?

- Bu konu hakkında birkaç çeşit tefsir bulunmakta, bunlardan birisinin mısdakı o hazret olabilir!! Ve belki de başka mısdakları da olabilir!! Eğer gerçekten bu ayet Hz. Ali için nazil olmuşsa bizim için bir şey değişmez ve bu bizim sinirlenmemize neden olmaz. Çünkü Hz. Ali böyle bir şeye müstahaktır.

Aynı şekilde “hel eta” (İnsan) suresinde Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve yut'imunetta'ame 'ala hubbihi miskînev ve yetîmev ve esira.” (Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.) bazı rivayetlerde Hz. Ali, Hz. Zehra ve evlatları Hasan ve Hüseyin oruçlu iken bir gün iftar saatinde bir fakir gelir. Bir gün bir yetim gelir ve bir gün bir esir gelir ve onlar kendi iftarlarını bu ihtiyaç sahiplerine verirler. Bu rivayet için bazı yorumlar vardır. Bazıları bu şekilde tefsir etmiş ve bazıları başka mısdaklarda zikretmişlerdir!! Eğer Hz. Ali için olduğunu farz edersek, buna hiçbir tepkimiz olmaz. Hz. Ali’nin fazilet ve büyüklüğünü maazallah çekemeyenler böyle bir tepki gösterebilirler. Bizler Hz. Ali ve Ehlibeytin faziletlerini anlattığımızda sevinç duymakta ve bizim için hassaslık icat etmemektedir.

ABNA: Ama kendilerini Ehli sünnet olarak adlandıran bazılarının Ehlibeytin (a.s) faziletlerini zikretmekten hoşlanmadıklarını, bilakis onları inkar etmekte ve hatta –nestecirubillah- hakaret ettiklerini görmekteyiz. Hz. Ali (a.s) veya Ehlibeyt-i ismet ve taharete hakaret eden Sünniler hakkındaki hüküm nedir?

- Ben bunu kati ve kesin olarak söylüyorum ki her kim Ehlibeyte hakaret ederse, bu şahıs Ehli sünnet olmadığı gibi mürtettir ve İslam dairesinden dışarı çıkmıştır.

ABNA: Ehli sünnetin bir çok kaynaklarında –Örneğin Fahri Razi tefsiri, Ruhu’l Maani tefsiri, İbn Ebu’l Hadid’in Nehcü’l Belağa şerhi, İmam Şafii’nin el Hafi’si, Hanefi İmam Kunduzi’nin Yenabiu’l Meveddet… ve daha bir çok eserde- nakletmektedirler ki Ömer cenapları defalarca “Levla Aliyyun Leheleke Ömer” (Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu) sözünü söylemiştir. Çağımızın Sünni alimlerinden biri olarak sizin bu nakil hakkındaki görüşünüz nedir?

- Bazı kararlarda Hz. Ömer yanlış hükümler vermiştir. Bu durumlarda onun yanında olan Hz. Ali, ona konunun onun dediği şekilde değil de daha farklı olabileceği konusunda uyarılarda bulunmuş ve o da bunu hemen kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Levla Aliyyun Leheleke Ömer.” Yani: Eğer Ali olmasaydı, ben helak olurdum.”

ABNA: Bu, Hz. Ali’nin Ömer cenaplarına olan ilmi üstünlüğünü ve yeğliğini kanıtlamaz mı?

- Tabi ki, bunu herkes kabul etmektedir. Ehli sünnetin bu konuyu kabul etmemesi mümkün değildir.

ABNA: Bizim Peygamber efendimizden şöyle bir rivayetimiz bulunmaktadır: “Ali’yyun meal Hak vel Hakku meal Ali” (Ali hakla birlikte ve hak Ali ile birliktedir), sizlerde bu konuyu kabul ediyor musunuz?

- Evet, Ehli sünnet sahabe ile Hz. Ali arasında yaşanan tüm anlaşmazlıklarda Hz. Ali’nin haklı olduğuna inanmaktadır. Örneğin Hz. Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlıklar ve aynı şekilde Hz. Ayşe ile yaşanan ihtilaflarda Hz. Ali haklıdır.

ABNA: Öyleyse siz, sahabenin masum olduklarına inanmıyorsunuz?

- Öncelikle sahabenin doğru tanımını sizlere açıklamama izin verin. Sahabe, bizim mezhebimize göre Peygamberi (s.a.a) iman halinde görmüş ve bu iman üzerine ölen insanlara denir. Bu sahabe masum değildir, ancak muhteremdir. Sahabeler farklı derecelere sahiptir, ancak hürmetleri bizim için mahfuzdur.

ABNA: Siz, Hz. Ali’nin (a.s) tüm sahabelerden ilmi olarak üstün olduğunu kabul ediyor musunuz?

- Evet, bir önceki sorunun yanıtında ifade ettim ki Peygamber kendi ashabına şöyle buyurmuştur: “Sizin en iyi hüküm vereniniz Ali’dir.” Bizler Cuma namazlarının hutbelerinde şöyle deriz: “Akdahum Ali.” “Akda” ismi tafdildir[5]. Yani en iyi kadı (yargıç) anlamındadır. Yargıçlık, ilim olmadan olmaz. Dolayısıyla Hz. Ali eğer en iyi yargıç ise, en bilgilidir aynı zamanda. Yani sahabelerin en âlimidir.

Elbette şunu da söylemeliyim ki öteki sahabelerde başka boyutlarda mahirdiler. Örneğin Ömer bir boyutta, Ebu Bekir başka bir boyutta, ancak Ali iyi hüküm verendir/yargıçtır sözü kabul edilmiş bir konudur.

ABNA: Acaba bu söylediklerinizi benim Şia bir gazeteci olmam hasebiyle mi dile getirdiniz?

- Asla. Hz. Ali konusunda iyilik ve faziletten başka hiçbir şey tasavvur edilemez. Ben onun hakkında her ne söylersem iyilik ve iyiliktir.

ABNA: Yani eğer Şia ve Sünnilerin bir araya gelerek dinleyici oldukları bir minberde Hz. Ali (a.s) hakkında bu sözleri söyler misiniz?

- Benim, Hz. Ali (a.s) hakkında söylenecek güzellikten başka bir şeyim yoktur. Zira onun güzellikten başka bir şeyi yoktur. Bu konuda çok güzel bir hatıram da vardır.

ABNA: Lütfen buyurunuz.

- Bir gece Şii ve Sünni ulemalarla birlikte Zahedan şehrinden Cepheye gidiyorduk. Sircan’a vardığımızda Sepah’ın (Devrim Muhafızlarının) konuğu olduk. Dediler ki akşam yemeğinden sonra bir Şia alimi bir de Sünni alimi bir konuşma yapsın. (Sünni alimi olarak) bana sıra gelince Ehli sünnetin Ehlibeyte bakış açısını –bugün size söylediğim şekilde- orada açıkladım. Toplantı bittikten sonra Sepah’daki (Devrim Muhafızları) arkadaşlar gelerek başıma toplandılar. Bana Allah için söyleyin siz Ehli sünnetin gerçekten görüşü budur? Dedim ki: Ben tüm dünyadaki Ehli sünnet mensuplarının Ehlibeyt hakkındaki görüşünün bu şekilde olduğuna dair yemin etmeye hazırım.

Bu dediklerimin doğru olduğunu kanıtlamak için, Şiaların olduğu bir yerde bana bir minber hazırlayın. Ben gelip Hz. Ali hakkında, Hz. Ali’nin faziletleri ve Ehli sünnet açısından Hz. Ali’nin faziletleri konusunda bir konuşma yapayım.

ABNA: Şialarda Ehlibeytin faziletleri hakkında sizin söylediklerinizin dışında bir şeye inanmamaktadır. Öyleyse neden şu anda Pakistan, Irak, Suriye ve Bahreyn’de ve bazen de İran ve Afganistan’da “Şiaların katliamı” furyası ile karşı karşıya gelmekteyiz? Hatta bazı Ehli sünnet alimlerinin yedi Şia’yı öldürenlerin Cennete gideceklerine! dair fetvalar verdiklerini duymaktayız. Bu konuların temeli var mıdır? Acaba İslam dini, Müslümanları öldürerek cennete giriniz diye bir duyuruda mı bulunmuştur?

- Bana göre bu düşünceyi yazılı bir biçimde taşıyan bir grup yoktur. Şia karşıtı bir aşırılık vardır. Örneğin Pakistan’da Sepah-i Sahabe ve Şam’da Nusra Cephesi. Onların bu işleri sevap saymaları ve Müslümanları öldürmenin nebevi sünnette olduğunu iddia etmeleri mümkündür. Ancak bu iddia yalandır. Sünnette böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir.

Rivayetlerde Peygamber efendimiz mücahitleri cihat için göndererek onlara şöyle buyurmuştur: Her yere gittiğinizde ve orada ezan sesi duyduğunuzda onlara saldırıda bulunmayın. Yani orada ister bir kişi Müslüman olsun isterse hepsi onlara dokunmayın. Müslüman olduklarını gördüğünüz an onlara dokunmayın. Eğer her kim bir Müslümanı öldürerek cennete gidilir inancına sahipse bu düşünce dini bir inanç değildir. Bilakis bu bir hurafedir. Bunun kesinlikle dini, şeri ve inançsal bir temel ve esası yoktur. Bilakis hurafe ve duygusal bir yaklaşımdır. Bu işi yapanlar, cahil insanları kendilerine alet ederek Müslümanlar arasında ihtilaf yaratmaya çalışmaktadırlar.

ABNA: Öyleyse yedi Şia’yı öldüren cennete girer sözü hurafe ve böyle bir girişime yeltenenlerin Peygamberin sünnetine amel edeceği iddiasında bulunanlar yalancıdır?

- Evet, katıksız hurafedir. Hatta bana göre her kim böyle bir düşünceye sahipse İslam dairesinin dışına çıkmıştır.

ABNA: O halde her gün gördüğümüz cinayetleri – örneğin Şiaların bedenlerini parçalayanları, heyetlere yönelik bombalı saldırıları, Müslümanların ciğerlerini yiyenleri… - nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Onlar, aşırı gruplardır ve asla Müslüman değillerdir. Eğer kendilerine Müslüman adını koyuyorlarsa da düşmanların oyuncağı olmuş cahil, radikal ve duygusal hareket eden insanlardır.

Ben külli bir yasayı size açıklayayım: Her kim (başka mezhep mensuplarının) Şia mezhebine yönelimden dolayı Şiaların öldürülmesinin sevap ve mükafatı olduğuna inanıyorsa İslam dairesinin dışına çıkmıştır. 

ABNA: Öyleyse size göre bu cinayetleri işleyenler, - İsrail gibi İslam’ın yeminli- düşmanları ile aynı çizgide hareket etmektedirler.

- Evet, kesinlikle öyledir. Amerika ve İsrail’e fayda sağlayacak Müslümanların her türlü hareketi doğrudan onlara hizmet anlamına gelmektedir.

ABNA: Ama sizin sözleriniz Suudi rejimine bağlı Ehli Sünnet ulemalarının sözleriyle çelişmektedir. Vahhabi olarak adlandırılan bu grup, kendilerinden başka tüm Müslümanları – başta Şialar olmak üzere- kafir bilmektedirler. Peki siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Röportajın ikinci bölümü yarın yayınlanacaktır…

ABNA.İR

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız:

Suriye’de Cihat Yoktur: “Cihat Müslümanlarla Değil, Kafirlerle Olur”

--------------------------------------------------------------------------------
[1] - İran, Pakistan ve Hindistan başta olmak üzere yakın doğu ülkelerinde Ehli sünnet mensubu alimlere şeyh ve alim tabirleri yerine daha çok Mevlevi veya Mevlana tabirleri kullanmaktadırlar.

[2] - İran’ın ehli sünnet mensuplarını yoğun olarak yaşadığı şehri.

[3] - Ehli sünnet Müslümanlarına göre Peygamberler dışındaki seçkin insanlara Radiyallahu anhu (Allah ondan razı olsun) tabiri kullanılmaktadır, ancak Şia inancına göre Kur’an ve hadislerin buyrukları ile Peygamber efendimizin Ehlibeytine selam ve salat göndermek gerekir.

[4] - Urduca (اردو) Pakistan ve Hindistan'ın resmî dilidir. Hintçeye çok benzemekle beraber Urduca özellikle Hindistan'ın kuzeyinde Müslümanların daha yoğun olduğu yerlerde konuşulmaktadır. Bazen Orduca diye de adlandırılmaktadır ve ordunun konuştuğu dil manasına da gelir. Urduca, dünyada 200 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Pakistan'ın resmî dili olmasının yanında, Hindistan'ın 22 resmî dilinden biridir. Hintçe ile aynı olmasına rağmen Arap alfabesi ile yazılır. Urduca orijinal bir dil değildir; başta Farsça olmak üzere Türkçe, Moğolca, Sanskritçe, Arapça, Hintçe karışımı bir dildir.

[5] - İsmi tafdıl: Bir kimsenin / şeyin diğerinden bir hususta daha üstün / daha fazla olduğunu bildiren isim türüdür veya şöyle denilebilir: Mutlak veya mukayeseli üstünlük bildiren, daha faziletli olan isme denir. Örneğin

علی اَعْلم من صحاب dediğimizde anlam şöyle olur: Ali sahabelerden daha bilgilidir.


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır