İranlı sünni alimi ile röportajın son bölümü:

Suriye’de Cihat Yoktur: “Cihat Müslümanlarla Değil, Kafirlerle Olur”

  • News Code : 475573
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA.İR
Brief

Bana göre Amerika, İsrail ve müstekbirlerin faydasına olacak her hareket, hangi nahiyeden gelirse gelsin mahkûmdur. Bizler hiçbir yere yönelik saldırıyı caiz bilmiyoruz. Bendeniz, Suriye, Pakistan ve Afganistan’a yönelik yapılan saldırıları caiz bilmiyorum. Tüm bu ülkelerde savunmasız insanlar öldürülmektedir. Bunların bir çoklarının amilleri çoğunlukla intihar saldırıları düzenleyen El Kaide’dir. Bunlar İslam ve şeriat açısından kınanmışlardır. İslam böyle şeylere izin vermemektedir. İslam eğer cihat için emir veriyorsa, bunun şartları vardır. İslam, kâfirlerle cihat eder ne Müslümanlarla… İslam’da cihat nikâhı yoktur. Cihat nikâhı altında kendilerini bazılarının ihtiyarına sunan kızlar, şeri olarak intihar eylemini işlemiş olurlar.

ABNA: Ama sizin sözleriniz Suudi rejimine bağlı Ehli Sünnet ulemalarının sözleriyle çelişmektedir. Vahhabi olarak adlandırılan bu grup, kendilerinden başka tüm Müslümanları – başta Şialar olmak üzere- kafir bilmektedirler. Peki siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ben, konunun siyasi yönüne bakmıyorum. Bilakis konun bilimsel yönüne bakıyorum. Şunu söylemek istiyorum ki: kendilerini vahhabi adlandıran dünyada hiçbir örgüt yoktur. Yani şu anda kendisini Vahhabi fırka veya grubu diye adlandıran bir oluşum yoktur. Birinci asrın sonunda ikinci asrın başlarında Afrika boynuzunda Haricilerden olan “Abdül Vahhab bin Abdürrahman bin Rüstem” adlı birisi Haricilerin düşünce ve fikriyle ortaya çıktı. Onun takipçileri kendilerini Vahhabi olarak adlandırıyorlardı, çünkü hareketin kurucusu Abdül Vahhab’tı. Onun inancına göre ondan başka kimse Müslüman değildi ve tüm camiler dirar camisi hükmündeydi! Ancak bu akım ikinci yüzyıla yetişmeden ortadan kalktı ve şu anda ondan geriye bir eser kalmadı.

ABNA: Öyleyse şu anda Vahhabi dediğimiz insanları nasıl değerlendirmek gerekir?

- Şu anda bizim kendilerini Vahhabi olarak adlandırdıklarımız kendilerine Vahhabi dememektedirler, bilakis kendilerinin “selefi” olduklarını iddia etmektedirler.

Sözlük anlamı olarak biz hepimiz ve sizler selefiyizdir. Zira selefiyet selefi salihi –geçmişte yaşamış iyi insanları-  takip etmektir. İster Sünni olsun ister Şia olsun hepimiz geçmişte yaşamış salih insanları takip etmekteyiz. Dolayısıyla hepimiz sözlük anlamı olarak selefiyiz. Ancak selefiliğin terminolojide bilimsel ve tarihi kökleri vardır. Şöyle ki:

İkinci asırda İslam’ın bilimsel kalkınmışlığı tamamlanmış ve tefsir ve hadis kitapları tedvin edilmişti. Düşmanlar İslam’ı temellerinden sarsmak istiyorlardı. Onlar bu amaçla Yunan felsefesini İslam ilimleriyle karıştırdılar ve Kur’an ve hadisleri zayıflatmak için Yunan felsefesi temelleri esasına göre Kur’an ve hadislere itiraz etmeye başladılar. Bu şekilde onları güvenilmez ve değersiz olarak lanse etmeye çalışıyorlardı. Örneğin sizin Kur’an’ınız Allah’ın eli olduğunu söylemektedir veya “Rahman arşa istiva etti” diyor. Yani Allah Teala dünyayı yarattıktan sonra tahta oturdu veya sizin rivayetlerinizde Allah’ın ayağı olduğu yazılmakta. Halbuki el, ayak ve oturup kalkmaların hepsi cismin özelliklerindendir ve cisim olan şeyler hadistir, ancak Allah kadimdir. Onlar bu eleştirilerle ve Yunan felsefesinin yardımlarıyla İslam’ın temellerini –Kur’an ve Peygamberin sünnet ve hadislerini- zayıf göstermek, değersiz ve güvenilmez olarak lanse etmeye çalışıyorlardı.

İslam alimleri bu eleştiriler karşısında iki kategoriye ayrıldılar. Yani iki konuyu seçtiler. Bu ulemalardan bir grubu eleştiriler karşısında tevakkuf ettiler. Yani onların pozisyonu Allah’ın eli olduğu, ayağı olduğu, yüzü olduğu, arşa istiva ettiğini kabul ediyor, ancak bunun keyfiyetinin nasıl olduğunu bilmediklerini açıklıyorlardı. Görünürde bu sözcükler Kur’an ve rivayetlerde vardır ve inkar edilemezler. Ancak Allah’ın eli nasıldır? Allah’ın yüzü nasıldır? Allah arşın üzerine nasıl oturmuştur? … gibi sorular için ne bunların keyfiyetini bilmek için bizler mükellefiz ve ne de bunları tevil ve tefsir etmek için görevliyizdir. Bu grubun adı selefi konuldu.

Örneğin İmam Malik bin Enes’e “Rahman arşa istiva etti” ne demektir? Diye sorduklarında şöyle buyurmuştur: arşa istiva etti haktır, ondan sual etmek ise bidattir!! Yani Allah nasıl arşın üzerine oturdu sorusunu sormak anlamsızdır!! Onun keyfiyeti meçhuldür. Bizler nasıl oturduğunu bilmiyoruz, ancak ona iman getirmek farzdır. Bizler ne bunu biliyoruz ne de öğrenmek için mükellefiz. Ona iman etmemiz yeterlidir.

İkinci grup ulemalar ise Kur’an ve sünnetin karmaşık sözlerini tevil ettiler. Örneğin dediler ki Allah’ın elinden maksat Allah’ın kudretidir. Allah arşa oturdudan maksat alemin kontrol ve yöneticiliğini ele aldı demektir. Yani Allah, bir yapı ve bina yapmış, ama bu yapının şu andaki durum ve halinin nasıl olduğunu bilmeyen bir mimar gibi değildir. Allah bu şekilde değildir. O, alem ve kainatı yarattı ve şu anda da yönetmektedir ve alemin havadislerinin zerre zerresi Allah’ın ilim ve kudretindedir.

Dolayısıyla mülhitlerin şüpheleri karşısında selefi ve gayri selefiler birbirlerinden ayrıldılar. Tevil etmeyenlere “selefi”, tevil edenlere ise “gayri selefi” demektedirler. Selefi inanca göre “bizler Kur’an ve sünnetin karmaşık sözlerine iman ediyoruz, ancak ondan sual etmeyi anlamsız biliyoruz. Onların keyfiyeti bizim için belirsiz, ancak ona iman etmek farzdır.”

Selefiler birkaç grupturlar. Onların Vahhabi olanları cahil, az okumuş ve az görüş sahibidirler.

ABNA: Bu bilimsel ve ilmi ihtilaflarla bu ameli ve pratik cinayetler arasında nasıl bir nispet vardır?

- Dünya Müslümanlarını eğer kategorize edersek onları üç kısma ayırırız:

1. “Nass, zahiri ve duygusal” grup: Bunlar Kur’an’ın zahiri bir ibaretini veya Kur’an’ın nassını kendi fiillerine dayanak olarak almakta ve duygusal olarak hareket etmektedirler. Yani Kur’an’ın nass ve sözcüklerini Peygamber, İmamlar ve Sahabenin ameli yanında karar kılmamaktadırlar böylelikle onlardan ortak bir görüş elde etmiş olsunlar. Onlar genellikle cahil, bilgisiz ve az görüş sahibidirler ve hatta kendi görüş ve yöntemlerine bile bağlı değillerdir. Bu grubun insanları ilmi olarak çok aşağı ve cahildirler. Kendilerinden başkalarını tekfir edenler bu gruptandırlar. Bu grubun bir bölümünü de selefiler teşkil etmektedir. Bu grubun selefileri, kendilerini Vahhabi olarak adlandırmamaktadırlar, bilakis kendilerine selefi demektedirler. Bizler onlara Vahhabi demekteyiz. Onlar, Kur’an ve hadislerin zahiri bir yönüne bakarak (kendilerinden) başkalarını Müslüman kabul etmemektedirler. Onların yöntemi ikinci yüzyılda yaşamış Vahhabilerle aynıdır.

2. “Nass, Akıl ve duygusal olmayan” grup: Dünya Müslümanlarının çoğunluğu bu kategoriye girmektedir. Onlar nassa amel etmektedirler, ancak birinci grup gibi yalnızca bir nassın yalnızca zahirine bakmamaktadırlar, bilakis Kur’an’ın ibaretlerini Peygamber, İmamlar ve Sahabelerin rivayet ve tefsirleriyle tatbik etmekte ve doğru bir sonucu elde etmektedirler. Bunun yanında akıldan da yararlanmaktadırlar. Onlar makul olmayan bir şey yapmamakta ve teveccühleri İslam ve dinin marifetlerinin tebliğine yöneliktir. Bu grup, İslam hükümetinin kurulmasına o kadar da fazla önem ve ehemmiyet vermez, bilakis telif, tedris ve tebliğe yönelmişlerdir. Bunlar diyorlar ki bizler bu işleri yaptığımızda insanlar salim olacaklar ve hükümet kendiliğinden İslami olacaktır. Gerçekte bu grup hükümetin kurulmasını ikinci derede görmektedir.

3. “Nass, akıl ve duygusal olmayan yenilikçi” grup: Bunlar dini inançlar açısından ikinci grup gibidirler, ama bunların birinci derecedeki asli amaçları İslam hükümetinin tesis edilmesidir. Bu grup yaklaşık olarak 130 yıl kadar önce ortaya çıkmıştır. Bu grubun ilk adamları “Seyyid Cemalettin Afgani (Esterabadi)” ve onun öğrencisi “Müftü Muhammed Abduh”tur. Daha sonra Allame Raşit Rıza, İhvanu’l Müslimin’in kurucusu Şeyh Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Seyyid Abdül A’la Mevdudi ve en son İmam Humeyni rahmetullahi aleyhtir. Bunlar ilk aşamada İslam hükümeti kurulması için çaba sarf ettiler ve hükümetin tesis edilmesini en önemli maksatlarından biri olarak ortaya koydular. Bunlar yenilikçi mütefekkirlerdir. Konuşurlar ve zamanlarının gereksinimlerine göre amel ederler. İslam hükümetini zamanın gereksinimleri esasına göre kurmak istemektedirler.

Böylelikle, birinci grubun temelleri ve amellerine dikkat edilecek olursa saydığınız cinayetlerle ameli ihtilaflar malum olur.

ABNA: Suriye’nin savunmasız halkı  – Amerika ve İsrail tarafından oyuna getirildiğini buyurduğunuz- tekfiri ve selefi gruplar tarafından öldürülmekte ve kanları hiçbir delil olmadan dökülmektedir. Bir Ehli sünnet alimi olarak sizin Suriye olayları hakkındaki görüşünüz nedir?

- Ehli sünnet ulemları farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları Suriye’ye muhalif olanları bazıları da hükümeti himaye etmektedir.

ABNA: Suriye’ye saldırı konusunda sizin şahsi görüşünüz nedir?

- Bana göre Amerika, İsrail ve müstekbirlerin faydasına olacak her hareket hangi nahiyeden gelirse gelsin mahkumdur. Bizler hiçbir yere yönelik saldırıyı caiz bilmiyoruz. Bendeniz, Suriye, Pakistan ve Afganistan’a yönelik yapılan saldırıları caiz bilmiyorum. Tüm bu ülkelerde savunmasız insanlar öldürülmektedir.

Bunların bir çoklarının amilleri çoğunlukla intihar saldırıları düzenleyen El Kaide’dir. Bunlar İslam ve şeriat açısından kınanmışlardır. İslam böyle şeylere izin vermemektedir. İslam eğer cihat için emir veriyorsa, bunun şartları vardır. İslam, kafirlerle cihat eder ne Müslümanlarla.

ABNA: Suriye’de ortaya attıkları cihat nikahı hakkındaki görüşünüz nedir?

- Evvela bu cihat lafzı doğru değildir. Çünkü cihat kafirlere karşı caizdir, Müslümanlara karşı değil.

İkinci olarak cihat kesinlikle şeri değildir. İslam’da cihat nikahı yoktur. Cihat nikahı altında kendilerini bazılarının ihtiyarına sunan kızlar, şeri olarak intihar eylemini işlemiş olurlar.

ABNA: Acaba Suriye’de Hz. Resulullah’ın çocukları ve sahabelerinin türbelerini tahrip etmelerinin İslami bir veçhi var mıdır?

- Mukaddes mekanları tahrip edenler eğer açıkladığım –yani nass, zahiri ve duygusal gruptaki- selefilerdenlerse onlara göre kabirlerin üzerine bina, kümbet yapmak ve oralara tuğla ve çimento dökmek doğru değildir. Onlar diyorlar ki kabirlerin üzerine bina ve kümbet yapılmaması gerektiği konusunda rivayetler vardır.

Ancak bu grubun Müslümanlardan olan rakip grupları, kabirlerin üzerine bina ve türbe yapmanın caiz olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla muhalifler başkalarının inançlarına saygılı olmak zorundadırlar. Eğer Vahhabi muhalifler, bu işlere kail değillerse kendileri bu işi yapmasınlar. Onların binaları tahrip etme hakkı yoktur. Başkalarının inançlarına karışılmaması gerekir. Bu türbelerin tahrip edilmesi suçtur ve günahı vardır.

ABNA: Siz buyurdunuz ki biz Ehli sünnet İmam Hüseyin’e (aleyhi selam) inanıyoruz. Bir insana inanılıyorsa doğal olarak onun aile ve çocuklarına da saygı duymak gerekir. Ancak bu muhaliflerin Hz. Resulullah’ın (s.a.a) etinden, derisinden ve kanından olan Hz. Zeynep, Sakine ve Rukayye’nin (s.a) türbelerine saldırdıklarını görmekteyiz. Acaba bu cesaret ve saldırılar Peygamber efendimizin şahsına hakaret ve saygısızlık değil midir?

- Evet, öyledir. Türbelerin tahrip edilmesinin nedeni yalnızca içlerinde Resulullah’ın çocukları olduğundan dolayı değil, bilakis başka büyüklerin de türbe ve kutsallarını yıkmak şeri olarak caiz değildir. Bu binaları yapanlar, (vahhabilerin inandıkları) bu tür şeylere inanmaktadırlar ve onların inançları korunmalıdır.

Kur’an şöyle buyurmaktadır: وَلاَ تَسُبُّواْ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّواْ اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ  “Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler. (En’am, 108)” kısacası hiç kimsenin “mukaddes mekanları, camileri, takkeleri, kabirleri tahrip etmeye ve hakaret etmeye şeri olarak hakkı yoktur.

ABNA: Vahhabilerin tahripleri sadece Suriye’de değildir. Bilakis Medine-i Münevvere bile bu hadislerden güvende kalmamıştır. Peygamberin (s.a.a) ciğer parelerinin kabirlerinin Baki mezarlığında tahrip edilmesine yönelik ne gibi açıklamalarınız vardır?

- Onlar yalnızca oraları tahrip etmediler. Onlar ellerine geçirdikleri –Peygamber efendimizin türbesi dışında- tüm türbeleri tahrip ettiler. Onların “Kabirlere bina yapmayın” diye rivayetleri vardır. Onlar, kümbet ve türbelerin yıkılması ile kabirlere saygısızlık etmeyeceklerine inanmaktadırlar!

Osmanlı zamanında hem Bedir şehitleri için hem de Medine’de kümbet ve türbe yapmışlardı. Ancak Vahhabiler hükümeti ele geçirdikten sonra yapılan tüm binaları yerle bir ettiler. Vahhabiler tarafından kabirlerin yıkılmasının ardından türbeleri yapan başta Osmanlılar olmak üzere İslam alimleri itiraz ettiler ve dünya genelinde çok büyük gürültüler koptu, ancak onlar buna itina etmediler. Çünkü ellerinde artık güç vardı ve tahrip ettiler.

Bizler bu girişimleri caiz bilmiyoruz. Eserler kalıcı olmalı ve tahrip edilmemelidir. Kimin kabri olduğunu belirten eserler kalmalıdır. Kabirler, geride kalan eserler ve yazıtlarla belli olmaktadır. Bu işler doğru işler değildir.

ABNA: İran İslam İnkılabı lideri İmam Hamaney, defalarca Hz. Ali bin Ebu Talib’in (aleyhi selam) Sünni ve Şialar açısından kabul edildiğinden vahdet mihveri olabileceğini vurguladılar. Zatı alileriniz bu konuda ne düşünüyor?

- İmam Hamaney’in sözleri oldukça yerindedir. Eğer bu şekilde olursa Müslümanlar arasındaki bir çok anlaşmazlıklar bertaraf olunur. Biz ehli sünnet, hem Hz. Ali’yi ve hem de tüm Ehlibeyti mukaddesatımızın cüzünden bilmekteyiz.

Elbette Hz. Ali’nin (radiyallahu teala anhu) üç halifelere karşı teamül ve etkileşimi olduğu gibi onların takipçileri olan biz Ehli sünnet ve siz kardeşlerimiz Şiaların da aynı teamül ve etkileşimi göstermelerini ummaktayız. Eğer bu teamül ve etkileşim gerçekleşirse, Şia ve Sünniler arasındaki ihtilaflar tam olarak ortadan kalkmasa bile oldukça fazla azılır ve vahdet, birliktelik ve insicam ortamı oluşur.

ABNA: Sizinle röportaj yapmak sarih, esnek ve mantıklı olduğu için oldukça tatlıydı.

- Bu sizin inceliğinizdendir. Ben Kum Dinler Üniversitesinde dört terim öğretim üyeliği yaptım. Orada inanılmaz derecede vahdet ortamı oluşmuştu.

ABNA: Bize vakit ayırdığınız için size teşekkür ediyoruz.

Röportajın birinci bölüm için tıklayınız:

Hz. Ali ve Sahabeler Arasındaki Tüm Anlaşmazlıklarda Hz. Ali Haklıydı


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır