İmam Humeyni’den İrfan Dersleri:

Nefisle Mücadele Etmenin Yolları

  • News Code : 293489
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
Brief

Kendi çıkarları için Amerika ve batılı emperyalist devletlere bile hizmet etmekten çekinmeyen sözde bazı İslami sitler ile laik çevrelere ait bazı siteler sürekli İran İslam Cumhuriyeti düşmanlığı yapmakta ve Şiileri karalamaktadırlar. Bu bağlamda hiçbir ahlaki ilke ve kurala uymayan bu çevreler son zamanlarda İmam Humeyni’ye bile dil uzatmaktan çekinmemekte hatta Peygamber ve Kur’an aşığı olan imam Humeyni’nin Kur’an ve Peygamber efendimize dil uzattığı iftirasında bulunarak alçalmaktadırlar. ABNA olarak Peygamberlerin müjdelediği, Peygamber Efendimizin torunu imam Humeyni’nin nefisle mücadele konusundaki derslerinden kesitler sunmaya karar verdik…

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-

عن السكوني، عن أبي عَبْدِ اللهِ عليه السّلام: أنَّ النَّبيَّ- صلى الله عليه و آله- بَعَث سَرِيَّهً فَلَمَّا رَجَعوا قالَ: مَرْحَباً بِقَوْمٍ قَضَوُا الجِهادُ الأصغروبقئ عليهم الجِهادُ الأكْبَرُ. فقيلَ يا رَسولَ اللهِ: مَا الجِهادُ ألأ كْبَرُ؟ قالَ: جِهادُ النَّفْسِ.

Sekuni’nin[1] naklettiğine göre Ebu Abdullah (İmam Sadık aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz Resulullah (günün birinde) bir seriyye[2] gönderdi. Seriyye geri döndüğünde Peygamber (s.a.a) onlara şöyle buyurdu: “Merhaba küçük cihadı yerine getirip de (üzerinde) büyük cihadı baki kalanlara.” Denildi ki, “Ya Resulullah! Büyük cihad da neyin nesi?” Resulullah (s.a.a), “Nefs ile cihad!” buyurdu” [3]

Şerh

Bil ki insan iki ayrı neş’et ve aleme sahip ilginç bir varlıktır. İnsanın bedeni olan zahirî, mülkî ve dünyevi neşeti ile diğer bir aleme ait olan batınî, gaybi ve melekutî neşeti. Gayp ve melekut alemine ait olan nefs ise birçok makam ve derecelere sahiptir. Bunlar bazen genel olarak yedi[4], bazen dört[5], bazen üç[6] ve bazen de iki[7] kısma ayrılmışlardır. Bu makam ve derecelerden her biri için kendisini en yüce melekut alemi ile saadete davet ve cezb eden rahmani ve aklani ordular olduğu gibi, kendisini en alçak melekut alemi ile şekavete davet ve cezb eden şeytani ve cehlani ordular da vardır. Bu iki ordu arasında daima cidal ve niza vardır. İnsan, bu iki taifenin savaş meydanı konumundadır. Eğer rahmani ordular galip gelecek olursa insan mutluluk ve rahmet ehli olur. Melekler sülûkunda bulunur, enbiya, evliya ve salihler zümresine katılır ve onlarla mahşur olur. Ama şeytan ve cehalet ordusu galip gelirse, gazap ve mutsuzluk ehli olur, şeytanlar, kafirler ve (Allah’ın rahmetinden) mahrumlar zümresiyle haşrolur. Bu sayfalarda Allah izin verirse tafsilata kaçmadan nefsin bazı makamlarına işaret edecek, onun mutluluk ve mutsuzluk şekillerini icmalen beyan edecek ve aynı makamda nefsle cihadın keyfiyetini de açıklamaya çalışacağız.

Birinci Makam[8]

1. Nefsin İlk Makamına İşaret

Bil ki, nefsin ilk makamı ve en düşük menzili, mülk, zahir ve dünya menzilidir ki, bu hissedilir beden ve zahirî bünyeye onun gaybi nurları ve ışıkları saçılmış, bu da ona yersel bir hayat bağışlamış ve bu bedende ordular techiz etmiştir.

Nefsin savaş meydanı işte bu bedendir. Zahirî kuvvesi ise yedi mülkiye iklimine yayılan ordu; yani kulak, göz, dil, mide, tenasül organı, el ve ayaktan ibarettir. Bu yedi iklime yayılan bütün dağınık güçler ise vehm makamında, nefsin tasarrufunda bulunmaktadır. Zira vehm, nefsin bütün zahirî ve batınî kuvvelerinin sultanıdır.

O halde eğer vehm şeytanın veya kendisinin tasarrufuyla onların üzerinde hükümet kuracak olursa bu kuvveler şeytan orduları şekline dönüşür ve bu memleket şeytanın sultası altına girer, akıl ve rahman orduları izmihlale uğrar, insan dünya ve mülk neş’etinden yenik olarak ayrılır, hicret eder ve orası şeytana ait bir memleket haline gelir.

Ama eğer vehm, akıl ve şeriat nezaretinde olur, sükunetleri akıl ve şeriatın disiplini altına girerse o zaman da bu memleket rahmani ve aklani olur ve şeytan tüm ordularıyla birlikte ayrılır, çekip gider.

Öyleyse büyük bir cihad olup Allah yolunda öldürülmekten de yüce olan nefsle cihad, bu makamda insanın kendi kuvvelerine galebe çalmasından, onları yaratıcısının emir ve fermanı altına sokmasından ve bu memleketi şeytan güçlerinin ve ordusunun pisliklerinden temizlemesinden ibarettir.

2. Tefekkür

Bil ki, nefsle mücadele ve Hak Teala’ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür. Ahlak alimlerinden bazısı, kitaplarının Bedayat1 kısmında tefekkürü beşinci mertebede ele almışlardır ki, bu da kendi makamında doğru bir davranıştır.

Bu makamda tefekkür, insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya getiren, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine salim bir beden ve her biri herkesin aklını hayrete düşürücü bir takım faydaları haiz bunca kusursuz güçleri ihsan eden, bunca nimet ve rahmet sistemini genişleten, bir taraftan da bunca peygamberler gönderen, kitaplar nazil kılan, kılavuzluk eden ve davetlerde bulunan Malik’ul Müluk (padişahların padişahı) Mevla’mız karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu olduğunu düşünmesi ve derince bir tefekkür etmesinden ibarettir.

Acaba bütün bu işler, tüm hayvanlarla ortak yönümüz olan bu şehvetlerin tatmini ve dünyevi hayat için mi öngörülmüştür? Yoksa başka bir maksat mı var işin içinde? Acaba mükerrem nebilerin, muazzam velilerin, büyük hikmet sahiplerinin ve milleti akıl ve şeriat kanunlarına davet eden ve onları hayvani şehvetler ve bu fani dünyadan sakındıran değerli alimlerin insanlara bir düşmanlığı mı vardı veya vardır? Yoksa şehvetlere dalmış biz çaresizlerin ıslah yolunu bizim kadar mı bilmiyorlardı? Akıl sahibi bir insan biraz düşünecek olsa bütün bu işlerden maksadın başka bir şey olduğunu hemen anlar. Bu yaratılıştan maksat, daha yüce ve büyük bir alemdir. Bu hayvani hayat asıl maksat değildir. Akıllı insan kendini düşünmeli, çaresizliğine acımalı ve kendisine şöyle hitap etmelidir: Ey uzun yıllar boyunca şehvetler peşinde koşmakla ömrünü tüketen şaki nefs! Şimdiye kadar hasretten başka eline ne geçti ki? Biraz da kendine acı, Maliku’l Müluk’tan haya et ve biraz da ebedi hayat ve daima saadete sebep olacak olan aslî maksat yolunda yürü. Ebedi saadeti, büyük zahmetler ve takat sınırını aşan meşakkatler sonucu bile ele geçmeyen ve fani olan birkaç günün şehvetleriyle değiştirme ve geçmişten günümüze gördüğün dünya ehlinin halini düşün! Onların çektiği zahmet ve meşakkatlerin elde ettikleri rahatlıklar karşısında ne kadar da fazla ve büyük olduğunu mülahaza et. Halbuki bu rahatlık ve boşluk da herkes için müyesser değildir. İnsan suretinde, (ama) şeytan ordusundan ve onun elçisi olan, seni şehvetlere doğru çağıran ve “Maddi hayatımızı temin etmeliyiz” diyen insanın halini göz önünde bulundur ve onu sorguya çek, bak bakalım kendisi bu durumdan razı mıdır? Yoksa kendisi müpteladır da başka birisini de düçar kılmak mı istiyor?

Her halinde, tam bir acziyet ve yakarışla Allah-u Teala’dan seninle O’nun arasında amaç olması gereken vazifelerine seni aşina kılmasını temenni et. Şeytan ve nefs-i emmare ile mücahede maksadıyla yapılan bu tefekkürün senin için başka bir yol açması ve böylece de mücahede menzillerinden bir diğerine geçmekte muvaffak olman ümid edilir.

3. Azim

Tefekkür menzilinden sonra mücahit bir insan için azim menzili söz konusudur. Bu menzil, Şeyhu’r-Reis’in[9] İşarat[10] adlı kitabında ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka bir şeydir.

Bazı şeyhlerimiz (Allah uzun ömürler versin) şöyle buyuruyorlardı: “Azim insaniyetin cevheri ve insanın imtiyaz ölçüsüdür. İnsanın derece farklılığı da işte bu azim derecelerinin farklılığından kaynaklanmaktadır.

Bu makamda söz konusu olan azim ise, günahları terk etmek üzere karar almak, farzları yerine getirmek ve hayattayken vaktinde eda edemediği ibadetlerini kaza etmekten ibarettir. Bilahare azim, insanın kendi suret ve zahirini aklî ve şer’î bir insan şekline sokabilmesidir ki, şeriat ve akıl da zahire hükmederek bu şahsın bir insan olduğunu söyleyebilsin. Şer’î insan; şeriatın istediği tarzda hakaret eden, zahirini Resul-i Ekrem’in (s.a.a) zahirî gibi kılan ve tüm hareket ve sükunetinde, bütün fiillerinde ve terk edişlerinde Peygamber’e uyabilen kimseden ibarettir. Bu, herkes için müyesser olan bir şeydir. Zira zahirini Peygamber gibi kılmak, Allah’ın tüm kulları için makdur (güç yetirilebilecek) bir şeydir.

Bil ki insan ilk etapta şeriatın zahiriyle işe başlamadığı müddetçe ilahî marifet yolunda bir tek adım olsun ileri gidemez. Hak şeriat adabıyla edeblenmediği müddetçe de güzel ahlaklardan hiç birisine (hakkıyla) sahip olamaz, ilahî marifet nuru kalbinde tecelli etmez, batın ilminin ve şeriat sırlarının kendisine keşfolması da mümkün değildir. Hakikatin keşfi ve marifet nurlarının kalbinde tecelli etmesinden sonra da zahirî adapla edeblenmiş olur. Öyleyse bazılarının, “Zahir terk edilirse, batın ilmî elde edilebilir” veya “Batın ilmî elde edildikten sonra, artık zahirî edeplere riayete gerek yok” diye iddia etmeleri yanlış ve batıl bir şeydir. Bu iddia, sahibinin ibadet makamlarına ve insanlık derecelerine olan cehaletini göstermektedir. Ben de Allah’ın izniyle muvaffak olursam bu sayfalarda onun bazı makam ve derecelerini beyan etmeye çalışacağım.

Ey aziz! Azim ve irade sahibi olabilmek için ciddi bir şekilde çalışmalısın. Allah göstermesin, eğer bu dünyadan azimsiz olarak göçecek olursan, beyinsiz zahirî bir insan sayılırsın ve ahirette ise insan şeklinde haşrolamazsın. Zira o alem batının keşif ve sırların zuhur mahallidir. Günah işlemeye cüret etmek ise, insanı yavaş yavaş azimsiz kılar ve bu değerli cevheri insandan çekip alır. Değerli üstadımız -gölgesi başımızdan eksik olmasın- şöyle buyuruyorlardı: “İnsanın irade ve azmini her şeyden daha fazla yok eden şey, tağanniyata (müziğe) kulak vermesidir.”

Öyleyse ey kardeş! Günahlardan sakın, Allah’a doğru hicret etmeye azmet, zahirini insan zahirî kıl, şeriat ehli kimselerin yoluna gir, halvet köşelerinde Allah-u Teala’dan bu maksadında sana yardımcı olmasını dile, sana tevfik vermesi ve meydana gelmesi muhtemel sürçmeler karşısında elinden tutması için de Resul-i Ekrem’i (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’i şefaatçi kıl. Zira insanın hayatında o kadar derin sürçmeler vardır ki, bir an içinde insanın bu felaket uçurumuna düşmesi ve böylece de kendisi için hiç bir şey yapamaz bir hale gelmesi mümkündür. Belki de artık kendisi için bir çare bile düşünemez hale gelir ve o zaman da Allah korusun şefaatçilerin şefaatinden mahrum kalır.

 

  1. [11]

Mücahit bir insan için gerekli ve lüzumlu işlerden biri de muşarete, murakabe ve muhasebedir. Muşarete, insanın mesela her günün başlangıcında, “Bugün Allah Tebarek ve Teala’ya karşı muhalefet etmeyeceğine” dair kendisiyle şartlaşması ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Malumdur ki, insanın bir gün muhalefet etmemesi oldukça kolay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir şey olduğunu gör. Şeytan ve bu mel’unun orduları bu işi senin gözünde abartıp büyütmeye çalışabilir. Ama bil ki bu şeytanın bir hilesidir. Ona kalben ve gerçek bir şekilde lanet et, batıl evhamları kalbinden dışarı sür ve bir gün (olsun) tecrübe et, o zaman (bu işin ne kadarda kolay olduğunu) sen de tasdik edeceksin.

Bu muşareteden sonra da murakabe menziline girmelisin. Bu da şart koşulduğu müddet boyunca amel etmeye dikkat etmek ve kendini bu hususta yükümlü bilmekten ibarettir. Allah göstermesin eğer Allah’ın emrinin hilafına olan bir işe bulaşmak gönlünden geçerse, bil ki bu şeytan ve onun ordusundandır ve seni şartlaştığın husustan saptırmak, kaydırmak istemektedirler. Onlara lanet et ve şerlerinden Allah’a sığın. O batıl hayalleri kalbinden çıkar ve şeytana de ki: “Ben bugün Allah-u Teala’nın emrinin hilafına davranmayacağıma dair kendimle şartlaştım. Velinimet’im uzun yıllardır bana nimet vermiş, sıhhat, selamet ve emniyet bağışlamış ve ebediyete kadar kendisine hizmet edecek bile olsam şükrünün uhdesinden gelemeyeceğim merhametler ihsan etmiştir. Benim de böylesine cüz’i bir şart hususunda ahde vefa göstermemem doğru değildir.”

Ümit edilir ki Allah’ın izniyle şeytan tard edilsin, el çektirilsin ve böylece de rahman orduları galib gelsin.

 Bu murakabenin, kazanç, seyahat, tahsil ve benzeri işlerinden hiç birisiyle herhangi bir zıddiyet ve aykırılığı yoktur. Akşama kadar da bu hal üzere kal ki artık muhasebe vaktidir. Bu da, “Allah ile şartlaştığım hususlara riayet ettim mi veya bu cüz’i muamelede Velinimet’ime ihanette bulundum mu?” Diye nefsini hesaba çekmenden ibarettir. Eğer gerçek bir şekilde vefa etmişsen, bu tevfik sebebiyle Allah’a şükret ve bil ki bir adım ilerledin, ilahî nazar altına girdin. Artık Allah-u Teala dünya ve ahiret işlerinin ilerlemesi için sana kılavuzluk edecek, böylece yarınki işin daha da bir kolaylaşacaktır. Bir müddet bu hal üzere kal. Ümid edilir ki, bu artık senin için bir meleke (aptitude) olsun ve oldukça rahat ve kolay bir iş haline gelsin. O zaman da artık Allah’a itaat etmek ve günahlardan kaçınmaktan (bu dünyada) lezzet alırsın. Burası mükafat ve ceza alemi olmamakla birlikte yine de lezzet alırsın ve ilahî mükafat işe karışıp seni lezzetlere boğar adeta.

Bil ki, Allah-u Teala sana ağır tekliflerde bulunmamış, uhdesinden gelmeyeceğin ve güç yetirmeyeceğin şeyleri sana yüklememiştir. Ama şeytan ve ordusu bu işi senin gözünde büyütmekte ve zor bir şeymiş gibi göstermektedir. Allah göstermesin, muhasebe esnasında şart koştuğun hususta bir gevşeklik ve zaaf görecek olursan Allah-u Teala’dan özür dile ve artık yarın için şartlaştığın üzere amel edeceğine dair yeniden söz ver. Bu hal üzere kal, ta ki Allah-u Teala tevfik ve mutluluk kapılarını yüzüne açsın ve seni insanlığın doğru yoluna ulaştırsın.

Nefs ve şeytanla mücahedede insana tam bir destek sağlayan ve mücahit bir insanın daima dikkat etmesi gereken şeylerden birisi de tezekkürdür ve biz onu da zikrederek, bir çok konuya değinilmediği halde bu makamın beyanına son vereceğiz. Bu makamda tezekkür, insanın daima Allah-u Teala’yı yad etmesi ve kendisine merhamet buyurduğu nimetleri hatırlamasıdır.

Bil ki, insanın ihsan sahibi birine saygı göstermesi, fıtri ve yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kendi zat kitabını iyice bir mütalaa eden herkes, orada insanın kendisine herhangi bir nimet ihsan eden kimseye karşı ihtiram ve saygı göstermesi gerektiğinin yazılmış olduğunu görür. Malumdur ki, ihsan edilen nimet ne kadar büyük olur ve ihsan sahibi kimsenin de bunda herhangi bir garazı (art niyeti) olmazsa, fıtrat gereği böyle bir kimseye ihtiramın da aynı oranda fazla olması gerektiğine hükmedilir. Mesela size art niyeti olarak bir at veren kimsenin ihtiram ve saygınlığı ile, minnet bile etmeden size bir köy veren birinin ihtiram ve saygınlığı arasında oldukça açık bir fark vardır. Hakeza eğer bir doktor sizi körlükten kurtaracak olursa fıtrat gereği hemen ona saygı gösterirsiniz. Eğer sizi ölümden kurtaracak olsa daha fazla saygı gösterirsiniz. Ama gel gör ki, tüm cin ve insanlar Maliku’l Müluk’un bizlere ihsan ettiği zahirî ve batınî nimetlerden sadece birini bile veremezken, bizler yine de kalkmış bütün bunlardan gaflet etmekteyiz. Mesela gece gündüz teneffüs ettiğimiz şu havayı bir düşünelim. Kainattaki tüm mevcudatın hayatı bu havaya bağlıdır. Eğer hava onbeş dakika kadar kısa bir zaman bile olmayacak olsa hiç bir canlı hayatta kalmaz. Bu (hava) o kadar büyük bir nimettir ki bütün cin ve insanlar onun bir benzerini bizlere vermeye kalkışsalar, şüphesiz ki bundan acze düşerler. Biraz da beden selameti türünden ilahî nimetleri, zahirî kuvvetler türünden göz, kulak, tatma ve dokunma organlarını ve batınî kuvvetler türünden hayal, vehm, akıl ve sayısız faydası bulunan diğer ilahî nimetleri hatırla. Maliku’l Müluk bütün bu nimetleri bizler istemeden ve üzerimize hiç bir minnet de koymadan inayet etmiştir. Hiç bir itaat ve ibadetimize ihtiyacı yokken ve kendisi için bizlerin itaat ve isyanı da hiç mi hiç fark etmezken, yine de verdiği bunca nimetlerle yetinmemiş, bizlere enbiya ve peygamberler göndermiş, kitaplar nazil buyurmuş, mutluluk ve mutsuzluk ile cennet ve cehennem yolunu göstermiş, dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tümünü bizlere inayet etmiş ve sadece bizim yararımıza olan bir takım emir ve yasaklarda bulunmuştur. Detayları şöyle dursun, genel olarak bile saymaktan tüm insanlığın aciz kaldığı bu nimetleri ve diğer binlerce nimeti zikrettikten sonra acaba sizin fıtrat ve vicdanınız da böyle bir ikram sahibine ihtiram ve saygı göstermek gerektiğine hükmetmiyor mu? Acaba böyle bir velinimete ihanette bulunmanın akla göre hükmü nedir?

Büyük ve azamet sahibi şahıslara saygı gösterilmesi hadisesi de fıtrat kitabında sabit ve yazılı olan bir şeydir. Halkın dünya ve servet ehli sultanlara ve büyük şahsiyetlere karşı kail olduğu saygı da, onları büyük ve azim olarak teşhis ettikleri sebebiyledir. Acaba Malik’ul-Müluk’un azamet ve büyüklüğünden daha üstün bir azamet düşünülebilir mi? Onun değersiz ve en alçak yaratığı olan şu dünya bile, en küçük bir alem ve en dar bir neş’et olmasına rağmen şimdiye kadar hiç bir mevcudun aklı ona ermemiş, hakikatine ulaşamamıştır. Diğer güneş sistemlerinden daha küçük ve öbür güneşlere nispeten hissedilir bir değere de sahip olmayan şu bizim güneş sistemi karşısında bile dünyanın en büyük kaşifleri hiç bir şey söyleyememiş ve şimdiye kadar da hakikati hususunda yeterli bir bilgi edinememişlerdir. Acaba bir tek işaretle bütün bu alemleri ve diğer binlerce gaybi alemi yaratan azim ve azamet sahibi bir kudrete saygı göstermek akıl ve fıtrat nazarında gerekli ve lüzumlu bir şey değil midir?

Hatta insanın huzurunda hazır bulunan bir kimseye saygı göstermek de fıtrat kitabında yer alan bir husustur. Mesela Allah göstermesin insan birisinin gıyabında kötü laflar etse de huzurunda kendisine fıtrat gereği ihtiram göstermekte ve karşısında susmaktadır. Malumdur ki Allah Tebarek ve Teala her yerde hazır ve nazırdır ve tüm varlık memleketi onun nazarı altında sevk ve idare olmaktadır. Belki hepsi de bizzat huzur olup tüm alemler onun nazarı altında idare edilmektedir. Bütün alem Rububiyyet huzurudur.

Şimdi söyle bakayım ey yazarın habis nefsi, böyle azametli ve büyük bir zatın mukaddes huzurunda bizzat kendisinin ihsan etmiş olduğu bir nimet olan şu kuvvelerinle günah ve günah işlemekten daha büyük bir zulüm ve suç düşünülebilir mi? Acaba bir tek hardal tanesi kadar bile hayan olsa utançtan erimen ve yere yıkılman gerekmez mi?

Öyleyse ey aziz! Allah’ın azametini daima hatırında tut. O’nun nimet ve merhametlerini an ve her zaman/mekan içinde onun huzurunda olduğunu aklından çıkarma. Ona karşı günah işlemeyi ve isyankarlığı terk et. Bu büyük savaşta şeytan ordularına galebe çal, kendi memleketini rahmani ve hakkani bir memleket kıl ve şeytan orduları yerine hak Teala ordularının karargahı haline getir. Böylece Allah Tebarek ve Teala başka bir makamda yapacağı mücahedede ve önünde duran daha büyük bir savaş meydanında sana tevfik inayet etsin. Bu da (mezkur meydan), nefsin ikinci makamı sayılan batın aleminde nefsle cihaddan ibarettir ki Allah izin verirse biraz da ona işaret etmeye çalışacağız.

Sana kendi kendine ümit bağlamamanı hatırlatırım. Zira Allah-u Teala’dan başka hiç kimsenin elinden bir şey gelmez. Tam tersine ağlayıp yakararak bizzat Allah-u Teala’dan bu mücadelede sana tevfik inayet etmesini dile ki böylece inşallah belki galip gelirsin.

Şüphesiz başarı veren sadece Allah’tır.

Devam edecek…

ABNA24.COM

........................................................................................

[1] İsmail b. Ebi Ziyad Sekuni,Ehl-i Sünnet alimlerinden olup İmam Sadık’tan (a.s) hadis nakletmiştir. Şeyh Tusi İddet’ul Usul kitabında şöyle yazmıştır: “Şii alimleri onun rivayetleriyle amel etmiştir.” (c. 1, s. 38)

[2] Seriyye ordunun bir bölümü, yani birlik anlamındadır ve “En hayırlı birliğin, dört yüz kişi olduğu”söylenmiştir. (Vesail’uş Şia,c. 11, s. 103, Kitab’ul Cihad, 54. Bab, 1. Hadis. Rivayetin diğer kelimelerinin anlamı ise açıktır.

[3] Furu-i Kafi, c. 5, s. 12, Kitab’ul Cihad Bab-u Vucuh’il Cihad, 3. Hadis

[4] Hacı Molla Hadi Sebzevari nefsin yedi kısmını Esfar’ın haşiyesi c. 7, s. 36’da şöyle saymıştır: “Nefis, kalp, akıl, ruh, sır, hafiyy, ehfa. Merhum Şehabadi ise Kitab’ul İnsan-i ve’l Fıtret, adlı kitapta aklın mertebesini kalpten önce saymıştır ama Molla Sadra şöyle sıralamıştır: “Tabiat, nefis, kalp, akıl, ruh, sır ve hafiyy (gizli) o da “ahfa” kısmını zikretmemiş ve “tabiat” kısmını eklemiştir. “Esfar” c. 7, s. 36

[5] Bazıları insanın aklı için dört mertebe saymışlardır: Heyulai (ilk) akıl, meleke aklı, bil fiil akıl ve müstefad (istifade edilen) akıl. (Şevahid’ur Rububiyye s. 202-207) hakeza Molla Sadra insan nefsini gizli ve açık, bu ikisini de zahir ve batın diye bölmüştür ki bunlar da nefis için dört aşama sayılabilir (Esfar, c. 7, s. 38)

[6] İbn-i Sina nefis kuvvelerini ilk aşamada nebati (bitkisel) nefis, hayvani nefis ve insanî nefis diye üçe ayırmıştır. Diğer bir üç bölümleme ise mülk, berzah ve akıl mertebelerine matuftur. İmam (r.a) bu hadisin şerhinde nefsin üç mertebesi olduğunu söylemiştir: Birinci mertebesi mülk, zahir ve dünya makamıdır. İkinci makamı ise nefsin batın ve melekutudur. Üçüncü makamına ise hadisin şerhinin sonunda işaret etmiş ve açıklamadan geçmiştir ve bu da amel makamıdır. Nitekim bunu 24. hadisin şerhinde açıklamıştır.

[7] Bu bölümleme ise nefsin zahir ve batın veya başka bir ifade ile gizli ve açık, mülk ve melekut, dünya ve ahiret ayırımına işarettir.

[8] Bu makamda toplam 6 bölüm vardır.

1 Kitabın giriş bölümleridir ki burada kastedilen şahıs da, tanınmış ahlak alimi arif Abdullah Ensari'dir. Bu alim Menazilu's-Sairin isimli kitabında (s. 13’de) Seyr'i on kısma ayırmış, bu kısımların ilki olan Bedayat'ın taksiminde ise Tefekkür’ü beşinci mertebede zikretmiştir.

[9] Hüseyin b. Abdullah b. Sina (H. K. 370-427 veya 428) Ebu Ali Sina diye meşhurdur. İbn-i Sina İslami tıp bilginlerinden ve gezimci, ünlü filozoflardan biridir. Diğer ilimlerde de görüş sahibi biriydi. En büyük özellikleri fevkalade bir kabiliyete ve güçlü bir hafızaya sahip olmasıydı. Kısa bir sürede eğitimini tamamlamış ve farklı ilim dallarında bir çok eserler yazmıştır. Kitaplarından bazısı şunlardır: Mantık, Tabiiyyat ve ilahiyat bölümlerinden oluşan el-İşarat ve’t Tembihat. Bu kitabın bir çok şerhi vardır. En tanınmış şerhleri ise Şerh-i Fahr-u Razi ve Şerh-i Hace Nasır Tusi’dir. İbn-i Sina’nın diğer bir kitabı ise Mantık, Riyaziyat, Tabiiyyat ve İlahiyat bölümlerinden oluşan Şifa kitabıdır ve detaylı bilgilere sahiptir. Hakeza en-Necat kitabı ise felsefi bir kitaptır. el-Mebde ve’l Miad, tıp ilminde Kanun, Kaside-i Ayniye, ve Talikat kitapları da İbn-i Sina’nın meşhur kitaplarındandır.

[10] İbn-i Sina İşarat ve Tenbihat kitabının 9. Kısm’ının 7. Bölüm’ünde şöyle yazmaktadır: “Ariflerin seyrinin ilk basamağı, irade olarak adlandırılmaktadır. Bu da yakinden kalkıp, kanıtla basiret elde ettiği veya imandan dolayı güvene erdiği sebebiyle ortaya çıkan Allah’ın sağlam ipine sarılmayı isteme haletidir. Neticede onun batını ittisal ruhuna erişmek için Kuds’e doğru seyretmektedir. Arif bu basamakta olduğu müddetçe “mürit” olarak adlandırılmaktadır.

[11] Şartlaşmak, dikkat etmek ve hesaba çekmek.


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır