Mir’acu’s Saadet kitabından (6)

Ahlak İlminin Faydaları ve Diğer İlimlere Üstünlüğü

  • News Code : 305872
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA
Brief

“Çirkin ahlak” ve “alçak sıfatların” ortadan kaldırılmasıyla, melek-i kuvvelerin ve kutsi sıfatların kesp edilmesiyle ebedi hayat ve daimi saadet insan için oluşacaktır. Bu da ancak alçak ve kötü sıfatları, melekelerin erdem ve faziletini tanımak ve onların iyi ve kötüsünü ayırt edebilmek; ahlak ilminde nefsin tezkiye edilmesi için öngörülen deva ve ilaçların bilinmesiyle elde edilebilir. Bununla birlikte bu ilmin diğer ilimlerden daha kutsal, fayda ve eserinin de daha çok olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nasıl böyle olmasın ki! Her ilmin kutsallığı onun konusunda yatmaktadır. Bu ilmin konusu, kâinatın en şerefli yaratığı ve mümkün varlıkların en üstünü olan “nefsi natıka-i insaniye”dir. Bu ilim vasıtasıyla insan en aşağı hayvaniyet derecesinden melekler âlemine yükselir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Evet, insanoğlu türü için geniş kapsamlı araz vardır. Onun ilki, dört ayaklılardan daha aşağı, sonu melekler âleminden daha üstündür.

Hak Teâlâ ilki için şöyle buyurmaktadır:

“ان هم الا كالانعام بل هم اضل سبيلا”

Yani:

“onlar hayvanlar gibidir, hatta yol yordam, derece bakımından daha aşağı ve sapıktırlar.”[1]      

Bu durumdan dolayı şöyle derler:

“يا ليتنى كنت ترابا”

Yani:

“keşke toprak olsaydım!”[2] 

Son derecenin üstünlüğü hakkında ise şöyle buyrulmuştur:

“لولاك لما خلقت الافلاك”

Yani:

“Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.”[3] 

Bundan dolayıdır ki Resullerin efendisi –salallahu aleyhi ve alih- şöyle buyurmuştur:

“انى وزنت‏بامتى فرجحت‏بهم”

Yani:

“Beni bütün ümmetle mukayese ederek ölçtüler, ben hepsinden üstün geldim.”[4] 

Bunun kendisi açık ve nettir ki: insanlar arasındaki ahlaki farklar; cismi ve ona arız olan şeylerden dolayı değildir, zira hepsi bu noktada eşittirler. Belki fark ahlak ve sıfatlar yönündendir ve bu ilim onun en yüce derecelerine ulaşmasına sebep olur. Hangi ilim en aşağı derecedeki yaratığı, kâinatın en üstün derecesine çıkma şerefi sağlar? Bundan dolayıdır ki geçmiş hekimler “ahlak ilmi” haricinde başka bir adla bu ilmi adlandırmazlar ve bundan dolayı ona “büyük iksir” derlerdi ve bu ilmi eğitimde ilk sıraya koyarlar ve öğrencilerine bu ilmi öğretirlerdi. Ahlakını düzeltip arıtmadan, diğer ilmilerin öğrenilmesinin faydasız ve neticesiz olduğunu vurgularlardı.

Evet, bedende bozulmuş maddeler ve “eğlat-ı rediye”[5]ler toplandığı için, yemeğin çokluğundan dolayı hılt ve suyuğun fesadından, hastalığın çokluğundan başka bir şey görmez. Aynı şekilde eğer nefis kötü ahlak ve alçak sıfatların merkezi olmuşsa ilim öğreniminden şer ve fesattan başka bir şey elde edemez.

Ve bundan dolayıdır ki: ulema elbisesini giymiş ve kendisini ilim ehli zümresinden sayan birçok insanın durumu, avam insanların durumundan kaç kat daha kötü ve kalpleri onların kalplerinden daha siyahtır. Haram ve helal dinlemeden ay ve yıllarını mal toplamada, gece ve gündüz bilmeden makam ve mevki elde etmek için uğraşırlar ve bunu da din mezhebin menfaati için yaptıklarını söylerler. Kendi akran ve emsalleri ile cidal ve çekişmeyle avam içinde kendi faziletini kanıtlamaya çalışırlar. Onların itikatları gevşek, akait usulleri yanlış, şeriat kanunlarını ve halkı uzağa atmış, kendisi için birçok bidat oluşturmuş ve uygulamış ve bunu da hikmetin iktiza ettiğini söylerler. Bundan gafildir ki: hikmet, nübüvvet-i şeriatın karar kıldığı hakikatin ta kendisidir ve bilmez ki amelsiz ilim sapıklık ve yoldan çıkma, itaat etmeden öğrenmenin vebal ve hüsran doğurduğunu.

Peygamber –salallahu aleyhi ve alih-in sözünü duymamış gibi:

“البلاهة ادنى الى الخلاص من فطانة بتراء”

Yani:

“Aptal, kurtuluşa eksik ve yetersiz kıvrak zekâlıdan daha yakındır.”  

Sanki Hz. Resulün –salallahu aleyhi ve alih-in sözünü duymamışsın gib:

“قصم ظهرى رجلان: عالم متهتك و جاهل متنسك”

Yani:

“İki kişi belimi kırmıştır: şeriat örtüsünü yırtarak ilmine amel etmeyen ahlaksız âlim, ibadet adabını bilmeden ibadet eden ilimsiz cahil.”[6] 

Ahlakı Terbiye Etmek Ve Onun Getirileri

Anlatılan şeylerden bu anlaşıldı ki: ahlak ilminin faydası alçak sıfatlardan nefsin temizlenmesi ve adına “tehzib-i (terbiye ve arıtmak) ahlak” denilen, cemil melekelerle onların süslenmesidir.

Nefsin terbiyesinin getirisi, hayır ve ebedi saadete kavuşmaktır. Bunu bilmek gerekir ki mutlak saadet; nefis sayfası bütün vakitlerde bütün “çirkin ahlak”tan “muerra”[7] ve bütün güzel sıfatlardan “muhalle”[8] olmadan elde edilmez.    

Bazı sıfatların ıslahı veya bazı vakitler, gerçi hiç faydası yok değil ancak ebedi saadete sebep olmaz. Aynı şekilde bedenin sağlığı ve ülkenin düzeni, bütün hastalıkların vücuttan def edilmesi ve bütün kabile ve halkın her vakit ıslah olmasıyla oluşur.

Mutlak saadetli kimdir?

Mutlak saadetli kişi: haletlerini değiştirmeden sabit ve payidar olarak bütün sıfat ve eylemlerini kontrol eden ve onlara her hangi bir halel getirmeyen ve zamanların değişmesiyle değişmeyen, musibet ve belalar şulesinde sabırsızlık etmeyen ve sıkıntı ve zorluk sellerinde şükür temellerini yırtarak kaçmayan, dikenli ve aşağılık şüpheleri itikat eteğine bulaştırmayan, insanların ona kötü davranmasıyla onun ihsan ve cömertliğinden eksiltmeyen ve başkalarının ona düşmanlık etmeleriyle onun dostluğuna halel getirmeyendir.   

Ve genel olarak ahlakın sabit ve payidarlığında, nefsin kuvveti, zatın büyüklüğü, sıfatların güzelliği öyle bir dereceye varır ki eğer Eyüp peygamberin başına gelen şeyler onun başına gelirse, haletlerinde değişiklik olmaz ve eğer hekim “Bernas”[9]ın başına gelen belalar onun başına gelirse amelleri değişmez. Belki saadet yarışında üstün gelmiş ve gerçek saadet sahibi olmuştur. Hakikatte mücerretler bölüğüne dâhil olduğundan, cismani âlemden yukarı çıkarak, “eflak”[10]ın tasarrufundan uzak kalır. Sabit ve hareketli yıldızların etkisi onun çehresinde hissedilmez. Ne feleğin bahtı ve nede belası ona tesir etmez. Ne ayın nede güneşin etkisi onda hissedilmez. (eğer gerçekten bunlar etkili ise, bu aşamaya gelen şâhısa bunların hiçbir etkisi olmaz. Mütercim)   

“اهل التسبيح و التقديس لا يبالون بالتربيع و التسديس و الانسان بعد علو النفس لا يعتنى بالسعد و النحس”

Yani:

“rabbinin zikriyle meşgul olanlara, yıldızların “terbi” ve “tesdis”[11]inden ne korku ve nefsin yüce derecesinden sonra baht ve belaya ne itina.

Evet, insan nefs ve tecerrüt kuvveti ile öyle bir mertebeye varır ki “Eflâk”ta tasarruf eder, belki bu bütün kâinatta böyledir. Enbiyanın efendisinin ayı ikiye ayırması, güneşin[12] vasilerin efendisi için geri gelişi kıssası buna Şehadet eder. 

Devam edecek…

ABNA24.COM

................................................................................................

[1] . Furkan suresi: 44

[2] . Nebe suresi: 40

[3] . Biharu’l-Envar, c.15, s.28 ve c.57, s. 199

[4] . Müsned-i Ahmed ibni Hanbel, c.2, s.76

[5] .”Hılt”ın çoğulu (kokuşmuş ve bozuk rutubet) geçmiş ıstılaha göre insan vücuduna ait dört salgı (kan, safra, balgam ve sevda salgısı)

[6] . Biharu’l- Envar, c.2, s.111, h.25

[7] . Ari, boş, salim.

[8] . Süslü, ziynetli.

[9] . Bütün çeviri ve kitaplara bakıldığı halde bu kişi hakkında herhangi bir açıklamaya rastlanamadı.

[10] . Bazı astrologlar, garibe ilmi âlimleri ve bir grup hekimlerin görüşüne göre, yıldızlar ve Eflâk’ın insanın alın yazında etkisi olduğuna ve insanların işlerinin iradesinin onların ihtiyarına bırakıldığını; onların bazılarının baht bazılarının da bela olduğu görüşündeler. (Bakınız: İslam ilimleri sözlüğü, c.3, s.1996)

Ehl-i Beyt –aleyhim us selam-dan Bu tür itikat ve düşüncelerin kınandığı ve reddedildiği hadisler nakledilmiştir ve ayrıca büyük Şia fakihleri örnek olarak: Allame Hilli ve diğerleri yıldızların etkisini ve varlıkların hareketinin Eflak ve yıldızların hareketine göre değiştiğine inanmayı küfür bilmişlerdir. Bakınız: (Biharu’l-Envar, c.58, s.217–311 ve Munteha’l-Matlab, c.2, s.1014)       

[11] . Terbi ve tesdis, astroloji ıstılahlarındandır. İki yıldızın birbirleriyle uzaklığı 90 dereceye (üç burç) varırsa ona terbi ve eğer iki yıldızın birbirleriyle uzaklığı 60 dereceye (iki burç) varırsa ona tesdis derler. 

[12] . Güneşin Hz. Emiere’l Mümin’in için geri geldiğine işaret etmektedir bu olayı birçok tarihçi kitaplarında nakletmiştir: bir gün Hz. Resulü Ekrem –salallahu aleyhi ve alih- başını Hz. Ali aleyhi selamın dizlerine bırakarak vahiy almakla meşgul idi. Bu o kadar uzadı ki güneş battı ve Hz. Ali aleyhi selamın ikindi namazı kazaya kaldı. Sonra Hz. Resulün –salallahu aleyhi ve alih-in duasıyla güneş geri geldi. Hz. Ali aleyhi selam namazını kıldıktan sonra güneş tekrar battı. Ayrıntılı bilgi için bakınız: el-Gadir, c.3, s.140 


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır