Ehlibeyt’in dilinden:

Allah Kimdir, Nedir? (1)

  • News Code : 661487
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA.İR
Brief

Allah, varlıkların değişmesiyle değişmez, onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır, bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; Benzeri yoktur ki benzeriyle tanınsın. O, her şeyden önce ve bütün şeylerden sonradır ve hiçbir şey O’nunla eşit değildir…

Allah, varlıkların değişmesiyle değişmez, onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır, bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; Benzeri yoktur ki benzeriyle tanınsın. O, her şeyden önce ve bütün şeylerden sonradır ve hiçbir şey O’nunla eşit değildir…

Haris b. E’ver Bir gün Hz. Ali b. Ebu Talib’in (aleyhi selâm) ikindi namazından sonra şu hutbeyi okuduğunu ve kendisinin de yazdığını rivayet eder:

Hamd, ölümsüz, mucize ve acayiplikleri bitmeyen Allah’a mahsustur; çünkü O, her gün olmayan şeyleri icat eder. Doğrulmamıştır ki büyüklüğünde ortağı olsun; doğurmamıştır ki ortadan kaldırıcı devredicisi olsun. Vehim ve kuruntu onda vuku bulmaz ki benzer görüntüleri ona galebe çalsın. Görüşler onu derk etmez ki gözler döndüğü zaman ortadan kaybolsun. O’nun başlangıcında son, sonunda had ve nihayet yoktur. O’ndan vakit öne geçmemiş, zamanda mukaddem olmamıştır. Çokluk ve azlık onda yol bulmaz. Neredelik ve mekânlıkla vasıflandırılmaz. Gizli işlerin içinde saklı, yaratılanların tedbir nişanelerinde görülen akıllarda aşikârdır. Peygamberlere O’nun hakkında sorulduğunda ölçü ve noksanlıkla O’nu vasıflandırmadılar; belki eylem ve fiilleriyle vasıflandırdılar. Ayetleri O’na delâlet eder. Hiçbir akıl sahibi mütefekkir O’nu inkâr edemez, çünkü O göklerin, yerin, orada olanların ve arasında olanların yaratıcısı ve yapıcısıdır. (böylelikle mahlûkatı gördüklerinde O’nu derk edebilirler) hiç kimse O’nun kudretine karşı koyamaz. O öyle bir varlıktır ki vücudu aşikâr ve malûmdur, O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Mahlûkatı kendisine ibadet etsinler diye yarattı ve itaat etmeleri için onlarda karar kıldığı şeye kudret bahşetti, (Böylelikle, Allah-u Teâlâ yarattıklarından istediği ibadeti, onların içine koyduğu kudretleri ölçüsünde istemektedir.) Hüccetler (peygamberler ve masum imamlar) vasıtasıyla onların özür bahanelerini ellerinden aldı, böylelikle kim helâk olur veya kurtulursa delil üzeredir, başlangıç ve sondaki üstünlük Allah’a mahsustur.  

Sonra, Allah –hamd onun içindir- Kitabı (Kur’an’ı) kendisini övüşle açıp, dünyanın bitişi ve ahretin başlangıcını kendisine övgüyle kapatarak şöyle buyurdu: “Aralarında adaletle hükmolunmuş ve «Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun» denilmiştir. (Zümer, 75)” 

Hamd, cismi olmadan kibriya elbisesini giyen, birine benzemeden celâl elbisesine bürünen, zevali olmadan arşta oturan, kullarından uzak olmadan onlardan üstün olan, onlara dokunmadan onlara yakın olan, bir endazeyle son bulan ölçüsü olmayan, Allah’a mahsustur. Benzeri yoktur ki benzeriyle tanınsın. Ondan başka büyüklük taslayanlar zelil, kibirlenenler küçük olmuştur; eşya onun azameti karşısında eğilmiş, izzet ve saltanatı mukabilinde boyun eğmiştir; bakışlar O’nu idrak etmekten çaresiz, O’nun sıfatını idrak etmeye, mahlûkların vehim ve tasavvurları yetersiz kalmıştır. O, her şeyden önce ve bütün şeylerden sonradır ve hiçbir şey O’nunla eşit değildir. Kudretiyle her şeye aşikâr, bir yere gitmeden bütün mekânları müşahede edendir. Hiçbir dokunucu ve hissedici O’na dokunamaz ve hissedemez. O, göklerde ve yerde ilâhtır. O, Hekim ve Âlimdir. Önceden bir benzeri olmayan irade ettiği her şeyi sağlam bir şekilde yaratan ve yarattığı şeylerde yorgunluk hissetmeyendir. Önce olmasını irade ettiği şeyi önce, insan ve cinden yaratmak istediği şeyleri de iradesine göre yarattı, böylelikle bununla, mabutluğunu tanıtsın ve kendi itaatini onların arasında sağlamlaştırsın.

Bütün hamtlarıyla, nimetlerinin hepsi için Allah’a hamd ediyoruz, işlerimizde yol göstermesi için O’ndan hidayet ve amellerimizin kötülüklerinden dolayı O’na sığınıyoruz; önceden işlediğimiz günahlarımızdan dolayı O’ndan bağışlanma diliyor ve şahadet ediyoruz ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şahadet ediyoruz ki Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür. Allah, onu kendisine kanıt ve kendisine hidayetçi olsun diye hak üzere göndermiş ve bizi onun vasıtasıyla sapıklıktan ve cehaletten kurtarıp yol göstermiştir. Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse büyük bir kazanç elde eder, değerli sevaba nail olur ve kim Allah’a ve elçisine isyan eder, itaat etmezse kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır ve acı bir azaba müstahak olmuştur. Artık size sabit olan duymak vasıtasıyla itaat etmek, hayrı istemek, iyilikle davranmakla kurtuluşa erin ve kendinizi doğru yola iletin ve kötü işleri terk edin, hakkı aranızda karar kılın ve birbirinize hakka kavuşmak için yardımcı olun ve isyankâr cahilin karşısında durun ve iyilikleri emredin ve kötülüklerden sakındırın,  fazilet sahibi kişilerin üstünlüğünü tanıyın. Allah Teâlâ beni ve sizi hidayeti ile korusun ve takvada sabit kadem kılsın ve Allah’tan kendim ve sizin için bağışlanma diliyorum.

***

Ehl-i Beyt imamlarının sekizincisi olan İmam Rıza (aleyhi selam) da bu Şecere-i Tayyibe neslinden ve bu pak ailenin önderlerinden biri olduğunu tıpkı dedesi Hz. İmam Ali (aleyhi selam) gibi Allah’ı vasfetmesiyle kanıtlamıştır. Zaten eğer bu cümlelere bakılırsa onlardan başka kimsenin bu sözleri sarf edemeyeceği ortaya çıkmaktadır. İmam Ali bin Musa Rıza (aleyhi selam) Allah’ı şöyle tasvir etmektedir:  

İbadetin evveli Allah’ı tanımak, O’nu tanımanın aslı O’nu bir bilmek, Allah’ın birliğinin nizamı sıfatlardan O’nu nefyetmektir, çünkü akıllar şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsuf mahlûktur ve her mahlûk şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsufu olmayan tarafından yaratılmıştır ve sıfat ve mevsuf, şahadet etmektedir ki birbirlerine yakındırlar ve birbirine yakınlık, sonradan oluştuğuna şahadet etmektedir ve sonradan oluşmak, sonradan oluşması mümkün olmayan ezeliyetin mümkün olmadığına şahadet etmektedir. Kim Allah’ı teşbihle tanımışsa O’nun zatını tanımamıştır, kim O’nun vahdaniyetinin künhüne varmak istemişse O’nu bir bilmemiştir, kim O’nu birine benzetirse O’nun hakikatine ermemiştir, kim O’nun nihayetini tasavvur ederse O’nu tasdik etmemiştir, kim O’na doğru işaret ederse O’nu ihtiyaçsız bilmemiştir, kim O’nu birine teşbih verirse O’nu niyetinden geçirmemiştir, kim O’nu cüz cüz bilse O’na boyun eğmemiştir, kim O’nu hayal ederse O’nu irade etmemiştir, her iyi şey O’nun eliyle yapılmış, O’ndan gayrisinde olanlar ise onunla istidlâl olunacak Allah’ın malûldür, O’na doğru yol gösterilecek ve hidayet olunacak ve akıllar vasıtasıyla marifetine inanacak ve Allah’ın hücceti fıtratla sabit olacaktır.

Allah ile mahlûkatı arasında hicap vardır. Allah’ın kullarından ayrıldığı nokta illet, malûl ilişkili ve zatidir. Allah’ın onları yaratmaya başlaması, O’nun başlangıcının olmadığına delâlet etmekte, çünkü her başlangıcı olan varlığın başka bir varlığın başlangıcını sağlaması mümkün değildir. Kullarını organlarla donatması, kendisinin azasının olmadığına delâlet etmektedir, çünkü azası olanların onlara ihtiyaç duyduğuna azalar delâlet etmektedir. Allah’ın adları tabir, eylemleri anlatma, zatı hakikat ve künhü O’nunla kulları arasındaki ayrılığına delâlet eder. Baki kalması Allah’tan başkalarının tanınmasına sebep olur, artık kim Allah’ı vasfederse O’na karşı bilgisiz ve kim O’nu bir şeye şamil bilirse O’na karşı sınırı aşmış olur. Kim O’nun künhüne ermek isterse hata eder. Kim “Allah nasıldır” derse, O’nu birine teşbih etmiştir. Kim “neden” derse, Allah’a illet; kim “ne zaman” derse, O’nu zamana hasretmiş; kim “O nerededir” diye söylerse, O’nu bir şeyde karar kılmış; kim “ne zamana kadar” söylerse, O’nun için son karar kılmıştır; kim “nereye kadar” derse, O’nun müddetli olduğunu bilmiş ve kim O’nun müddetli olduğunu bilirse O’nun için son düşünmüş ve kim O’nun için son düşünmüşse, O’nu cüz cüz bilmiş ve kim O’nu cüz cüz bilmişse, O’nu vasıflandırmıştır ve kim O’nu vasıflandırmışsa O’nun hakkında kâfir olmuştur. Allah, mahlûkatın değişmesiyle değişmez ve onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır, bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; faildir, icbarla değil; mukadderdir, onlar üstünde düşünmeden; müdebbirdir, hareketle değil; irade edendir, zorluğa düşmeden; isteyendir, onlar için telâş etmeden; idrak edendir, cismi olmadan; duyan ve görendir, azası olmadan.

Zamanların O’nunla birlikteliği yoktur, mekânların kapsamı dışındadır, uyuklamak O’nda söz konusu olmaz, sıfatlar O’nu sınırlamaz, âletler O’nu mukayyet etmez, künhü zamana, vücudu yokluğa, ezeliyeti başlangıca mukaddem olmuştur. Hisleri harekete geçirmesiyle kendisinin his sahibi olmadığını; cevherleri ortaya çıkarması, kendisinin cevher sahibi olmadığını gösterir. Eşyada çelişkiler ortaya atmasıyla, kendisinde tezadın olmadığını; işler arasındaki yakın bağın olması, O’nda yakınlığın olmadığını gösterir. Işığı karanlıkla, açığı karmaşalıkla, kuruyu yaşla, sıcağı soğukla zıt olarak yaratmıştır. Zıtlar arasında uyum ve ülfet, yakınlar arasında ayrılık icat etti. Böylelikle ayırmayla ayırıcı, ülfet ve uyumla ülfet vericinin olduğunu gösterdi, bu Aziz ve celil olan Allah’ın şu sözüne delâlet etmektedir: “Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız. (Zariyat, 49)” böylelikle önce ve sonra arasını ayırarak, kendisi için önce ve sonranın olmadığının bilinmesini sağladı. Onların temayüllerine, onlara temayül verenin temayülü olmadığına şahit tuttu. Onlar arasındaki farklılıkla, onlara farklılık verenin kendisinde farklılık olmadığını gösterdi. Onları zamana münhasır etmekle, onları zamana hasredenin zamana münhasır olmadığını bildirdi. Bazı eşyalar arasına fasıla attı, böylelikle eşya ve kendisi arasında fasılanın olmadığının bilinmesinin sağladı. O, terbiye edeceği kimse var olmadan mabuttu, mahlûklar var olmadan ilâhtı, malûmlar olmadan âlimdi, bilinenler olmadan bilendi, yaratıklar olmadan yaratan idi, duyulacak bir şey olmadan, duyan idi. Yarattıklarını yaratmadan öncede yaratıcı manasına müstahaktı, insanları yoktan var etmeden öncede yaratandı. Nasıl böyle olmasın ki! (zaman) O’nu kayıp etmez, (çabukluk) O’nu yakınlaştırmaz, (belki) O’nu kaplamaz, (ne zaman) O’nu zamana bağlamaz, (ne zamandan) O’nu kapsamaz (ile) O’nu bir şeyle birleştirmez, çünkü eşya kendi kendini kısıtlar, âletler benzerlerine işaret ederler, eylemleri eşyada vuku bulur. Eğer eşyanın devamlılığını nazarda alırsak zaman ona mani olur, ezeliyetini şimdilik dilimi içine alır, eğer böyle olmasa kâmil olmaktan sakındırırdı. Eşyaların ayrı olması ayırana, farklı olmaları fark koyucuya delâlet eder, zira onları yaratan akıllarda tecelli eder. Allah, eşya vasıtasıyla gözlere görülmekten korundu, zihinler onlara yönelik hüküm vermektedir, onlarda ispat olunur, onlardan delillerden sayılır, ikrar onların vesilesiyle oldu, akıllar vasıtasıyla Allah’ın tasdik olunduğuna itikat eder, ikrar ile ona itikadı kâmil olur. Diyanet oluşmaz, ancak marifetten sonra; marifet oluşmaz, ancak ihlâsla; ihlâs teşbihle oluşmaz, Allah için sıfatların ispat edilmesiyle, artık teşbihi nefyetme yolu kalmaz. Böylelikle, yaratılanlarda olan her şey, yaratanında olmaz ve mahlûkunda mümkün olabilecek şeyler yapıcısında mümkün olmaz. Sakinlik ve hareket Allah’ta cari olmaz, nasıl olabilir ki onda bunu gerçekleştiren kendisidir veya nasıl ona dönsün ki onu başlatan kendisidir, zira böyle olmazsa Allah’ın zatı farklı ve künhü parça parça olurdu ve ezelden beri olan (birlik) manası muhal olurdu. Gerçekten, yaratan için yaratmadan başka bir mana yoktur ve eğer O’nun için geri manası tasavvur edilirse, ileri manası da tasavvur edilir ve eğer O’nun için kemal düşünülürse nakıslığı olduğu akla gelir. Sonradan oluşması imkânsız olmayan ‘nasıl’ ezeli olmaya müstahak olur, oluşturulması imkânsız olmayanın eşyayı oluşturması nasıl mümkün olur, zira onda yaratıcılık yoktur belki yaratılmışların nişanesi onda belirir ve ona delil olunacak şeylerin kendisi delile dönüşür. Sonuç olarak sözün muhal ve imkansız olmasında hüccet ve kanıt yoktur; onda soru cevapsız kalır; anlamında artık büyüklük olmaz ve mahlûkların ayrılık ve farklılıklarına yönelik yakınma yoktur, ancak ezeli mevcudun iki tane olduğunun imkansızlığı ve başlangıcı olmayan bir şeyin başlangıç olmasının mümkün olmadığını söyleyelim. Yüce ve Azim Allah’tan başka ilâh yoktur, kim Allah’tan dönerse yalancıdır ve en büyük sapıklık içindedir ve apaçık bir ziyan içindedir, Allah’ın selâmı Muhammed Peygamberine ve pak ve temiz olan Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun.

Ehlibeyt’in Dilinden “Allah Kimdir, Nedir?” (2)

ABNA.İR


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Özel Konular | Şehadet Özel Sayısı  İslam Komutanları  Hacı Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendis
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır