5 Eylül 2026 - 23:16
İran’a Karşı “Sessiz Bölgesel Hat” mı Kuruluyor? Vance’ın Türkiye, Azerbaycan ve Körfez Açıklaması Yeni Sorular Doğurdu - Video

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın, Türkiye, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar’ın İran’ın ticari gemilere yönelik eylemleri nedeniyle “bedel ödemesini” sağlamak amacıyla Washington’a perde arkasından yardım ettiğini açıklaması, bölgedeki ittifak ilişkilerine ilişkin önemli bir tartışmayı beraberinde getirdi. Vance’ın sözleri, söz konusu ülkelerin kamuoyuna açıkladıkları diplomatik pozisyonlarla Washington’la yürüttükleri olası kapalı kapılar ardındaki iş birliği arasında ne ölçüde fark bulunduğu sorusunu gündeme taşırken, özellikle Türkiye ve Azerbaycan’ın İran politikalarının yeniden değerlendirilmesine yol açabilecek nitelikte.

Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA:  ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada İran üzerindeki ekonomik ve siyasi baskının yalnızca Washington tarafından yürütülmediğini ileri sürerek dikkat çekici bir ülke listesi verdi.

Vance, Türkiye, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar’ı açıkça isimlendirdi ve bazı devletlerin Washington’la iş birliğini kamuoyu önünde dile getirmek istemediğini söyledi.

Vance’ın ifadeleri Gray Media/WTVA tarafından yayımlanan açıklamada oldukça açık biçimde yer aldı. ABD Başkan Yardımcısı, “Türkiye’ye, Azerbaycan’a, BAE’ye, Suudi Arabistan’a, Katar’a ve Körfez Arap koalisyonunun büyük bölümüne bakıldığında”, birçok ülkenin kamuoyu önünde konuşmasa bile özel olarak Washington’a yardımcı olan adımlar attığını savundu. Ona göre bu adımların amacı, İran’ın ticari gemilere ateş açmasının “bir bedeli” olduğunu göstermektir. Ancak Vance, Türkiye, Azerbaycan veya Körfez ülkelerinin Washington’a tam olarak hangi alanlarda yardım ettiğini açıklamadı.

Bu ayrıntı son derece önemli. Çünkü Vance’ın sözleri, doğrudan askeri operasyona katılımdan istihbarat paylaşımına, finansal yaptırımların uygulanmasından bankacılık ve ticaret kanallarının sınırlandırılmasına, lojistik kolaylıklardan diplomatik desteğe kadar oldukça geniş bir yelpazeyi kapsayabilecek şekilde muğlak bırakılmış durumda. Dolayısıyla mevcut bilgiler, Ankara veya Bakü’nün İran’a karşı doğrudan askeri faaliyet yürüttüğünü kanıtlamıyor. Buna karşılık Washington yönetiminin bu ülkeleri kendi İran politikası içinde yardımcı aktörler olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

Washington’un hedefi yalnızca gemilerin güvenliği değil

Vance’ın açıklamalarını yalnızca Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemiler meselesiyle sınırlı değerlendirmek yanıltıcı olabilir.

Türkiye Today’in aktardığına göre Vance, aynı basın toplantısında Washington’un İran üzerindeki baskı politikasını ekonomik, askeri, diplomatik ve hatta “gizli” yöntemlerin birlikte kullanılabileceği çok katmanlı bir strateji olarak tanımladı. ABD yönetimi bu politikanın İran’ın nükleer ve askeri kapasitesini yeniden oluşturabilecek ekonomik kaynaklara ulaşmasını zorlaştırmasını hedefliyor.

Washington’un “Operation Economic Outcast” adı verilen ekonomik tecrit girişimi de bu çerçevenin bir parçası.

Bu nedenle Türkiye, Azerbaycan ve Körfez ülkelerine ilişkin açıklamanın önemi, yalnızca birkaç geminin güvenliği meselesinden kaynaklanmıyor. Asıl soru, Washington’un İran’ı ekonomik, siyasi ve stratejik açıdan çevrelemeye dönük daha geniş ölçekli politikasında bu ülkelerin hangi ölçüde rol oynadığıdır.

Hürmüz, artık yalnızca bir deniz yolu değil

ABD yönetimi İran’a yönelik son baskı dalgasının gerekçelerinden biri olarak Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere yönelik saldırıları gösteriyor.

Reuters, 3 Eylül’de Vance’ın Washington ile Tahran arasında şu anda müzakere yapılmadığını ve İran ticari gemilere yönelik saldırıları durdurmadıkça görüşmelerin yeniden başlamayacağını söylediğini aktardı. Aynı habere göre Washington bölgede 50 binden fazla asker ve yaklaşık 20 savaş gemisini bulunduruyor.

Anadolu Ajansı’nın verileri de Hürmüz’deki gerilimin dünya ticaretine etkisinin sembolik olmadığını gösteriyor. Savaş öncesinde boğazdan günde ortalama yaklaşık 130 ticari gemi geçerken, çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde trafik dramatik şekilde geriledi. Temmuz ayında yenilenen ABD-İran saldırıları sırasında tanker geçişlerinin bazı günlerde neredeyse tamamen durduğu bildirildi.

Dolayısıyla Hürmüz üzerindeki mücadele aslında enerji fiyatlarını, Körfez ekonomilerini, Çin’in enerji güvenliğini ve dünya ticaretinin önemli bir bölümünü doğrudan etkileyen jeoekonomik bir mücadele niteliğinde.

Gerilim artık doğrudan petrol tankerlerini vuruyor

5 Eylül’de yaşanan gelişmeler, söz konusu stratejinin askeri boyutunun da giderek sertleştiğini gösterdi.

Reuters’ın aktardığına göre ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, İran Devrim Muhafızları’nın iki Amerikan savaş gemisine balistik füze fırlattığını öne sürmesinin ardından üç İran petrol tankerini vurdu. ABD tarafı bu saldırıyı İran’a ekonomik bedel ödetmeyi amaçlayan bir misilleme olarak nitelendirirken, İran yeni saldırılara daha güçlü askeri yanıt verileceğini bildirdi.

Associated Press de Hürmüz çevresindeki karşılıklı saldırıların, bir aylık nispi sakinliğin ardından yeniden yoğunlaştığını ve ticari deniz taşımacılığının bölgesel çatışmanın merkezinde bulunduğunu bildirdi.

Bu gelişmeler ışığında Vance’ın “İran’a bedel ödetmek” ifadesi yalnızca diplomatik bir söylem değil; ekonomik yaptırımlar, deniz ablukası ve doğrudan askeri saldırılarla desteklenen daha geniş bir Amerikan stratejisinin parçası olarak okunmalı.

Türkiye açısından hassas bir denklem

Vance’ın açıklamalarında Türkiye’nin isminin açık biçimde zikredilmesi Ankara açısından özellikle hassas.

Türkiye bir NATO üyesi olmakla birlikte İran’la yaklaşık dört asırlık bir sınırı, kapsamlı ekonomik ilişkileri ve Suriye, Irak, Güney Kafkasya ve enerji güvenliği gibi birçok ortak veya rekabetçi dosyayı paylaşıyor.

Ankara uzun yıllardır Washington ile Tahran arasında doğrudan bir cepheleşmeye girmekten kaçınan bir denge politikası izliyor. Bu nedenle Vance’ın, Türkiye’yi ABD’nin İran üzerindeki ekonomik baskısına “özel olarak yardımcı olan” ülkeler arasında göstermesi Ankara’nın resmi bölgesel denge söylemi açısından açıklanmaya muhtaç bir gelişme.

Üstelik Vance, yardımın mahiyetini açıklamadığı için şu aşamada Türkiye’nin ABD politikasına ne ölçüde ve hangi araçlarla destek verdiğini kesin biçimde söylemek mümkün değil.

Bu noktada Washington’un açıklaması ile Ankara’nın kamuoyuna açıklanan İran politikası arasında bir ayrım yapılması gerekiyor.

Azerbaycan faktörü daha da dikkat çekici

Açıklamalardaki ikinci kritik isim Azerbaycan.

İran ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler son yıllarda İsrail-Azerbaycan askeri ve güvenlik ilişkileri, Güney Kafkasya’daki jeopolitik rekabet ve sınır güvenliği gibi başlıklar nedeniyle defalarca gerildi.

Bu nedenle Washington’un Bakü’yü İran’a yönelik baskıya perde arkasında destek sağlayan ülkelerden biri olarak göstermesi, İran açısından Türkiye’nin adının geçmesinden dahi daha hassas algılanabilir.

Burada Vance’ın iddiasının bağımsız biçimde ayrıntılandırılmış olmadığı özellikle vurgulanmalı. ABD Başkan Yardımcısı, Azerbaycan’ın sağladığı yardımın istihbarat, finans, lojistik, diplomasi veya başka bir alanda olup olmadığını belirtmedi.

Dolayısıyla Vance’ın açıklaması önemli bir siyasi işaret olmakla birlikte, Bakü’nün İran’a karşı doğrudan operasyon yürüttüğü şeklinde yorumlanması mevcut kanıtların ötesine geçer.

Körfez ülkeleri Washington’la aynı çizgide mi?

Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin isimlerinin birlikte zikredilmesi de dikkat çekiyor.

Körfez monarşileri son yıllarda İran’la doğrudan askeri çatışmadan kaçınma ve diplomatik kanalları açık tutma konusunda ciddi çaba gösterdi. Ancak aynı ülkelerin ABD ile derin güvenlik ilişkileri, Amerikan üsleri, silah sistemleri ve finansal bağlantıları bulunuyor.

Bu nedenle ortaya çıkan tablo basit bir “İran yanlısı veya İran karşıtı” ayrımından daha karmaşık.

Körfez ülkeleri bir yandan İran’la savaşın kendi enerji altyapılarını tehdit edeceğinin farkında; diğer yandan Washington’la stratejik ve güvenlik ilişkilerini korumaya çalışıyor.

Vance’ın açıklamaları doğruysa, bu ikili politika kamuoyu önünde diplomasi, kapalı kapılar ardında ise Washington’la İran üzerindeki baskının belirli alanlarında iş birliği şeklinde yürütülüyor olabilir.

Direniş Ekseni açısından ne anlama geliyor?

Direniş Ekseni perspektifinden bakıldığında Vance’ın sözleri, Washington’un İran’a karşı yalnız başına hareket etmek yerine bölgesel devletlerden oluşan dağınık fakat işlevsel bir baskı ağı kurmaya çalıştığı şeklinde okunabilir.

Bu ağın mutlaka klasik anlamda askeri bir ittifak olması gerekmiyor.

Bankacılık sisteminin kısıtlanması, İran bağlantılı şirketlerin faaliyetlerinin zorlaştırılması, hava ve deniz sahalarının kontrolü, ticaret kanallarının denetlenmesi, bilgi ve istihbarat paylaşımı veya Washington’un diplomatik girişimlerine destek sağlanması da modern çevreleme stratejisinin unsurları olabilir.

Tam da bu nedenle Vance’ın kullandığı “Bazıları bunu kamuoyu önünde söylemek istemiyor” ifadesi siyasi açıdan açıklamanın en önemli bölümüdür.

Washington burada yalnızca İran’a mesaj vermiyor; aynı zamanda ABD ile perde arkasında çalışan bölgesel aktörlerin varlığını kamuoyuna ifşa ediyor.

Aliyev yönetimine yönelik eleştiriler yeniden gündemde

Gönderilen değerlendirmede ayrıca Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev yönetimine yakın çevreler ve bazı bölgesel ağlara yönelik sert bir eleştiri dile getiriliyor.

Bu görüşü savunan çevreler, İsrail politikalarını veya Bakü-Tel Aviv ilişkilerini eleştiren bazı kişi ve grupların “devlet aleyhine propaganda” gibi suçlamalarla baskı altına alınabildiğini ve İran veya Filistin yanlısı siyasi tutumların güvenlik dosyasına dönüştürülebildiğini ileri sürüyor.

Ancak bu noktada gazetecilik açısından önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Vance’ın açıklaması Türkiye ve Azerbaycan’ın Washington’a perde arkasından yardım ettiğine ilişkin bir Amerikan yönetimi iddiasını doğrularken; bunun Aliyev yönetimine bağlı “iç lobiler” veya “nüfuz ağları” tarafından yürütüldüğü yönündeki değerlendirme mevcut beş haber kaynağı tarafından bağımsız biçimde doğrulanmış değil.

Dolayısıyla söz konusu iddia, olgusal bir bilgi olarak değil, Aliyev yönetiminin İsrail ve ABD ile ilişkilerini eleştiren çevrelerin siyasi değerlendirmesi olarak ele alınmalıdır.

Asıl soru: Bölgesel savaşın sınırları genişliyor mu?

Bugün ortaya çıkan tablo yalnızca Washington-Tahran çatışmasına işaret etmiyor.

Bir tarafta ABD’nin askeri, ekonomik, diplomatik ve örtülü baskı yöntemlerini aynı anda kullanacağını ilan etmesi; diğer tarafta Türkiye, Azerbaycan ve Körfez ülkelerinin ABD Başkan Yardımcısı tarafından bu baskının yardımcı aktörleri arasında gösterilmesi, İran krizinin giderek bölgesel bir güvenlik mimarisi sorununa dönüştüğünü gösteriyor.

Özellikle Türkiye açısından mesele hassas.

Ankara, İran’ın bütün politikalarını desteklemek zorunda olmadığı gibi Washington’un İran’ı ekonomik olarak boğmaya veya bölgeyi yeni bir savaşa sürüklemeye yönelik stratejisinin parçası haline gelmenin kendi ulusal çıkarlarına ne sağlayacağını da sorgulamak zorunda.

Türkiye açısından İran’da uzun süreli istikrarsızlık; Irak, Suriye, Güney Kafkasya, enerji hatları, sınır güvenliği, göç ve ticaret üzerinde doğrudan sonuçlar yaratabilir.

Bu yüzden Türkiye’nin çıkarı, bölgenin Washington ile Tahran arasında bitmeyen bir vekâlet ve abluka savaşına dönüşmesinden ziyade, egemen bölge devletlerinin kendi güvenlik düzenini oluşturabileceği bir denge sisteminde aranmalıdır.

Vance’ın açıklamasının belki de en önemli sonucu burada ortaya çıkıyor:

ABD Başkan Yardımcısı istemeden de olsa, Washington’un İran’ı yalnızlaştırma politikasının sadece Amerikan gemileri ve yaptırımlarıyla değil, Türkiye’den Azerbaycan’a, Katar’dan Suudi Arabistan ve BAE’ye uzanan çok daha geniş bir bölgesel ilişki ağı üzerinden yürütülmeye çalışıldığını ortaya koymuş durumda.

Bundan sonra cevap bekleyen soru şudur:

Vance, Washington’un perde arkasındaki ortaklarını erken mi ifşa etti; yoksa bu açıklama İran’a karşı oluşturulmak istenen yeni bölgesel baskı mimarisinin bilinçli bir ilanı mıydı?

Ekler

yorumunuz

You are replying to: .
captcha