İslam'da Yöneticilik Üzerine Notlar

İslam'da Yöneticilik Üzerine Notlar

Adil fakihin velayeti, fekahet ve adaletin velayeti demektir. Hukuksal şahsiyetinden tecrit edilirse fakihin şahsının hiçbir makam ve yetkisi yoktur.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA – Adil fakihin velayeti, fekahet ve adaletin velayeti demektir. Hukuksal şahsiyetinden tecrit edilirse fakihin şahsının hiçbir makam ve yetkisi yoktur.

Ayetullah Cevadi Amuli

1) Her varlık, kendi varlığına uygun bir hidayeti gerektirir. Varlıklar, varlık derecesi bakımından bir olmadıklarına göre onları hidayet edenler de bir değildir. Madenler, bitkiler, kuşlar ve diğer canlıların hidayetiyle insan toplumunun hidayeti bir olamayacağı gibi bunlara hakim olan kanunlar da bir olamaz.

2) İnsan toplumunun önderi kim olmalı ve hangi şartlara sahip olmalıdır? Bu soruyu cevaplandırmak, insanı ve toplumu tanıdıktan sonra mümkündür, ki bu da insanın nasıl bir dünya görüşüne -maddi mi, ilahi mi- sahip olduğuna bağlıdır. Şüphesiz insanbilimcisinin, ilahi bir dünya görüşüne sahip olması onun insan toplumunun rehberliği meselesine yaklaşımında büyük bir rolü vardır.

3) Tanrıcı bir düşünür ve insanbilimcisi bu konudaki düşüncelerini şöyle özetleyebiliriz:

İnsan, gaybi hidayetlere muhtaç olup masum kılavuzların yol göstermeleri olmaksızın kendine layık olan kemaline eremez. Bu kemalin asıl hatları da ancak bu masum kılavuzların hidayetleri ışığında belirlenebilir.

"Gerçek şu ki, doğruluk (rüşt) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır."[1] Rehberliğin gerçek iddiacılarının masumiyeti, herkesin tespit edebileceği basit bir mesele olmadığına göre de bu, mucize[2] gibi delaleti açık olan bir akli delille sabit olmalıdır. Daha sonraki masumun rehberliği ise kendi mucizesiyle sabit olabileceği gibi rehberliği mucize ile sabit olan bir önceki masumun tasrihiyle de sabit olur.

4) Tanrıcı mütefekkirler, diğer varlıklar hakkında nasıl bir görüşe sahiplerse, insan hakkında da aynı şekilde düşünmektedirler.

Tanrıcı düşünürlerin bir kısmı, her olgunun hüdusta (oluşta) "Mebde-i Faili"ye (var edici sebebe) muhtaç olup bir ilk sebep olmaksızın vücuda gelemeyeceği ve fakat hüdus merhalesi geçip sıra bekaya gelince kendi haline bırakıldığını, bekasından kendisi sorumlu olduğunu, kısaca bekada sebebe ihtiyacı olmadığını zannediyorlar.

Ancak yüksek seviye sahibi düşünürlerden diğer bir kısmı, herhangi bir mevcudun "Mebde-i Faili"ye (var edici sebebe) muhtaç oluşunun, onun "Fakr-i zati"sinden, yani varlığının, zatının aynı olmayışından kaynaklandığına inandıklarına göre hüdus ile baka arasında hiç bir fark olmadığına ve her iki merhalede de "ilk sebebe"e, yani Vecib'ul-vucud'a muhtaç olduğuna ve "ilk sebep"in hiç bir zaman onu kendi haline bırakmayacağına inanmaktadırlar.

İki çeşit dünya görüşünü temsil eden bu iki görüş sahipleri, dini öğretilerin bir bölümünü açıklamada ortak oldukları halde bir çok önemli meselelerde birbirinden ayrılmaktadırlar.

İkinci görüşü kabul eden bir görüş sahibinin, bütün merhalelerde kendi düşünsel altyapısını koruyabileceği ve yolun tamamını kendi fikirdaşlarıyla beraber kat edebileceği gibi, ilk etapta ikinci görüşü benimseyen bir görüş sahibinin de, bütün merhalelerde kendi düşünsel altyapısını koruyamayıp yolun yarısından itibaren birinci görüşe sahip olan kimseye eşlik etmesi de mümkündür.

5) İnsanbilimcilerinden bir grup, antropoloji açısından insan toplumunun gaybi bir muslih ve önder olmaksızın saadet ve mutluluk yolunu kat edemeyeceğine, bu yüzden de vahiy, nübüvvet ve risaletin gerekli olduğuna, insan toplumunun, hidayet ve saadette masum bir Peygambere borçlu olduğuna ve rehberliğini masum bir Peygamberin üstlenmediği bir teşekkülün hiç bir faydası olmadığına inandıkları halde, Resulullah (s.a.a)'ın irtihalinden sonra toplumun masum bir rehbere ihtiyacı olmadığını ve sırf Kur'an'ın yeterli olduğunu iddia ederek Kitabullah'ı açıklayacak olan Allah tarafından tayin edilmiş bir masum rehbere ihtiyaç olmadığını savunmaktadırlar. Bunlar, "Allah'ın Kitabı bize yeter" şiarını ileri sürerek Peygamber'in irtihalinden sonra kendilerini, Allah tarafından tayin edilmiş masum bir rehberden müstağni görmeleri bir yana, hatta Peygamber (s.a.a)'in karşısında içtihat ederek onun emrinin yerine getirilmesine bile engel olabiliyorlar!

Bu tarz-ı tefekkür, farkında olmayaraktan da olsa, "mümkin'ül-vücud"un (varlığı kendisinden olmayan mevcudun) beka merhalesinde mebde-i failiden (var edici sebepten) müstağni olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

İnsanbilimcilerden diğer bir grup da, insan toplumunun hiçbir zaman gaybi bir önderden müstağni olmadığına inanan tanrıcı insanbilimcilerdir. Bunlara göre, her zaman -ister zahir olsun, isterse gaib- masum bir rehber var olmalıdır. Bu hususta da Resul-i Ekrem (s.a.a)'in hayatı dönemi ile -ki bu dönemde masum rehber, Resulullah'ın kendisidir- irtihali dönemi -ki bu dönemde de Peygamber'in halifeleri olan masum imamlar rehberdirler- arasında hiç bir fark yoktur. Fakat işte aynı bu gruptan bazıları, masum imamın gaybeti döneminde toplumun, sadece onun manevi feyz ve gaybi lütuflarından faydalandığına, siyasi meselelerde ise kendi haline bırakıldığına inanmaktadırlar. Bunlar, dinin siyasetten ayrı olduğu sloganıyla dini acizcesine siyaset sahnesinden uzaklaştırarak dinsiz siyasetleri tahakkümle dine musallat etmiş bulunuyor. Dini görüşe sahip olan bir adam, siyasetten ayrılıp sırf ibadi ve ahlaki amelleri yerine getirmekle yetinebilir ama, her olaydan en fazla yararlanmak isteyen kahhar siyaset, hazır bir lokma konumunda olan bir toplum ve kurumu asla affetmez. Sinsice onların tarz-ı tefekkürlerine kadar her şeylerine sızarak dini esir etmeye çalışır. Emir-ul Mü'minin Hz. Ali (a.s) Malik-i Eşter'e yazdığı ahitnamesinde şöyle buyuruyor: "Bu din, kötü insanların ellerinde esir idi, ona heva (istek ve tutku)larının icap ettiği şekilde muamele yapıyor ve onunla dünyalarını kazanmak istiyorlardı."

Kaldı ki, Emir-ul Mü'minin'in işaret ettiği kötü insanlar, zahirde dini siyasetten ayrı bilmeyen kişilerdi.

Bunun belirgin bir örneğini de kilisede görebiliriz. Bugün papazların İncil anlayışları ve verdikleri fetvalar, Hıristiyanlara hüküm süren devlet adamlarının politikalarıyla bir uyum arz etmektedir. Nitekim İslam aleminde de "Peygamber'e ve emir sahiplerinize itaat edin."[3] Cümlesinden hakim zümrenin anladığını anlayanlar da az değildir.

Bir üçüncü grup da, insan toplumunu hayatın hiç bir boyutunda gaybi muslihten ve masum bir önderden müstağni bilmeyen müteellih insanbilimcileridir. Bunlara göre toplum, gerek tekvini velayet ve ilahi feyzin insanlara ulaşmasında vasıta olma gibi konularda, gerekse teşrii velayet ve toplumu idare etme gibi meselelerde masum bir rehbere muhtaçtır. Bu noktadan hareket ederek de toplum ile masum rehber arasındaki bağın hiçbir zaman kopmaması gerektiğine ve bu masum rehberin gaybeti döneminde de bu irtibatın, onun gerçek naipleri olan müçtehitlerin hilafeti ışığında sağlanabileceğine inanmaktadırlar. Masumlar hükümetinin uzantısı olan "velayet-i fakih" işte budur. Fekahet, adalet, yönetmenlik, ve siyaset şartlarını haiz olan bu hakimlere itaat etmek, gerçekte masum rehberlere itaat etmek demektir. Çünkü adil, siyaset bilir ve idare etme gücüne sahip olan bir fakih, masum imamın (a.s) naibi ve halifesidir.

Bu grup, siyasetin diyanetten ayrı olmadığına ve "İslam Fıkhı"nın bir bölümünü de "siyasi fıkıh'ın" oluşturduğuna inanıyorlarsa da, fakat hükümetin başında adil bir fakihin var olmasını yeterli görüp kişilerin, hükümetin sair işlerinde müstakil olmasının Velayet- fakih ile çelişmediğini ileri sürüyorlar.

Bu arada bir dördüncü grup daha vardır. Bunlar, İslam ülkesinin bütün işlerinde şartları haiz fakihin direkt veya bir vasıta ile huzur ve etkinliğini şart bilen ve hükümet işlerinin hiç birinde hiçbir kimsenin müstakil olamayacağına, bunun velayet-i fakihe aykırı olduğuna inanan, kısacası şartları haiz fakihin velayetini bütün işlerin meşruiyetinde kaçınılmaz bir şart olarak kabul eden müteabbid mütellihlerdir (ibadet ehli düşünürler). Bu grubun siyaseti, diyanetinin aynıdır.

6- Adil fakihin velayeti, fekahet ve adaletin velayeti demektir. Hukuksal şahsiyetinden tecrit edilirse fakihin şahsının hiçbir makam ve yetkisi yoktur. Bu bakımdan da bütün hükümlerde ümmetle eşittir, diğerlerine karşı hiçbir imtiyaz, üstünlük ve ayrıcalığı yoktur. Eğer fakihin bir makam ve yetkisi varsa, bu, onun hukuksal kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Bu hukuksal kişiliği ise, fekahet ve adalettir; ki bu özellikler, hiçbir zaman sefahet ve cehaletten kaynaklanan dünyaya düşkünlük, hıyanet ve sapıklıkla özdeş olan tekebbür ve taşkınlığı tasvip etmez.

Şartları haiz fakihe tanınan hak ve verilen yetkiler, gerçekte hiçbir maddi imtiyazı olmayan bir takım ağır vazifelerdir. Elbette bunların manevi mükafatı, Allah Teala'nın indinde mahfuzdur.

Halkın istiklal ve özgürlüğü pahasına rehberliğin hassas şartlarının nihai değeri göz ardı edilemez. Bu şartları anlayıp kavramak, bunları haiz olan kimseyi araştırıp bulmak ve ona biat etmek, örnek bir toplumun imtiyazlarındandır.

İlmi ve ameli şartları haiz olan fakih, sadece İslam ümmetini idare etme hususunda masum imamın (a.s) naibi değildir. Bunun yanında ilahi hidayetten yararlanarak İslam ülkesinin siyasetine hakim olan ilkeleri ve uyulması gereken kanunları da belirlemesi lazımdır. Naib (fakih) ile menubun anh'in (masum imam) arasındaki tek fark şudur: Menubun anh'in bütün ilimleri, ilahi masumiyet sayesinde delillerden istinbat etme (içtihad) yoluyla değil, ilm-i huzuri ve şuhud yoluyla olduğu için yakini ve kesindir. Ama naibin bütün bildikleri, masum olmadığından dolayı delillerden istinbat etme (içtihat) yoluyladır. Bilindiği gibi bu delillerinde çoğu, hem senet, hem de delalet bakımından zannidir. Bu yüzden de onun bildiklerinin çoğunu, zanni bilgiler oluşturmaktadır. Kur'an-ı Kerim ve mütevatir hadisler gibi senet bakımından kat'i olan deliller ise çoğunlukla delalet bakımından zannidir. Bu arada hem senet, hem de delalet bakımından kat'i ve kesin olan delililer yok değil ise de nadirdir.

Buna binaen, fakihin ilmi çoğu zaman zandan öteye geçmemekte ve ilimlerini içtihat yoluyla elde etmektedir. Bu yüzden de delillerden çıkardığı hüküm, kimi zaman Allah'ın gerçekteki hükmüne mutabık olur, kimi zaman da mutabık olmaz. Eğer mutabık olursa, buna karşılık kendisine büyük bir sevap verilir. Mutabık olmadığı takdirde de, eğer hükmü istinbat etme yönteminde kusur etmemiş -şer'an yasaklanmış olan kıyas gibi yöntemlere baş vurmadan- nüzul asrının örfünü göz önünde bulundurarak halkın cari örfüne baş vurmayı kavranılması ve sınırlarının belirlenmesi gereken "mevzuat-ı müstanbete"nin teşhisinde mütehassıs uzmanlara danışmayı ihmal etmemiş ve zaman- mekan hususiyeti ile diğer şartlara riayet etmişse, yine de Allah katında sevabı mahfuzdur.

Şartları haiz fakihin idare biçimiyle masum rehberin idare biçimi arasında tam bir benzerlik vardır. Zira masum rehber, toplumu sadece ilahi hidayetten faydalanarak idare eder. Şartları haiz fakih de toplumu kendi şahsi görüşü gereğince değil, şeri delillerin gerektirdiği gibi yönetir. Nitekim Rasul-i Ekrem (s.a.a) hakkında şöyle buyrulmuştur:

"İnsanların arasında (kendi şahsi görüşün olan şeyle değil,) Allah'ın sana göstermiş olduğu şeyle hükmedesin diye..." (Nisa/105)

7- Hükümet sistemini idare etmekte fakihin velayeti, aynen onun kadılık ve mercilik makamı gibi Şari-i Mukaddes (Allah) tarafından tayin edilmiştir. Halkın kabulü ise sadece ispat merhalesinde (tanıma ve teşhis merhalesinde) etkindir; sübut merhalesinde hiçbir etkisi yoktur. Bunu şöyle açıklayalım: İfta (fetva verme) şartlarını haiz olan bir fakih, ister bir kimse onun merciliğini kabul etsin, isterse etmesin, fetva verme makamına sahiptir. Değişen tek şey şudur: Ümmet, onu merci olarak kabul ederse, mercilik adındaki izafi (nisbi) unvanı, "fiil" merhalesine ulaşır. Aksi takdirde "kuvve" merhalesinde kalır ve pratikte bir eseri olmaz. Hakeza şartları haiz bir fakih, ister davaları halletmek için kendisine müracaat edilsin, ister edilmesin, kadılık makamına sahiptir. Ancak, halk kendisini kadı olarak tanırsa, kadılık adındaki izafi (nisbi) unvanı, fiil merhalesine ulaşır. Yoksa, kuvve merhalesinde kalır ve hiçbir eseri olmaz. Fakihin, İslam ümmetinin işlerini idare etme hususundaki velayeti de aynen böyledir. Yani makamın aslı, şartları haiz olan fakih için sabittir; ancak, pratikte bunun etkili olması halkın kabulüne bağlıdır.

8- Velayet makamını, herkesten önce fakihin kendisinin kabul etmesi, ona inanması gerekir. Yani, eğer bir fakih velayet makamına inanmazsa, bu makama sahip olamaz. Nitekim aşırı "ahbariler"den bir kısmı gibi içtihada inanmayan, fıkhın hakikatini hadislerin manalarını açıklamaktan ibaret olduğunu kabul eden ve vazifesinin, sadece hadis nakletmek olduğuna inanan bir fakih için de yalnızca muhadislik makamı sabittir, fetva verme makamı sabit değildir.

Evet, velayet makamı, sadece herkesten önce bizzat kendisi velayet makamına inanan, ona iman eden ve onun sınırlarını aşmayı asla caiz görmeyen şartları haiz fakih için sabittir. Nitekim peygamberler ve masum imamlar (a.s) kendi risalet ve imamet makamlarına önce kendileri iman ediyor, onun sınırlarını aşmayı caiz bilmiyor, sonrada başkaları onların bu makamlarına iman ediyorlardı:

"Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, müminler de."(Bakara/285)

Bu incelemeye göre fakihin şahsının hiçbir imtiyazı yoktur. Bilakis, "fıkıh ve adlin hakimiyeti" karşısında onun sorumluluğu, ümmetten daha çok ve daha öncedir. Böylece her türlü imtiyaz lağv edilerek ne fakihin şahsına bir özellik tanınıyor, ne de kamuoyunun değeri azalmış oluyor. Çünkü şartları haiz fakihin emanattarlığını üstlendiği kanunun karşısında herkes sorumludur.

9- Masumun reyi veya diğer masumdan rivayeti, bir fıkhi belgedir ve kendi başına ferdi ya da içtimai bir hükmü icat ve ispat edebilir. Her ne kadar bütün hüküm ve hakların icat ve ihdası, Allah Teala'nın yetkisinde ise de, ancak insanlar arasında hüküm veya hak icat edebilecek olan tek şey, masumun reyidir. Çünkü normal insanların Allah Teala'nın emirlerini anlamak için baş vuracakları tek meşru ve kapsamlı yol budur.

Gayr-i masumun rey veya haberi, hüküm veya hak icat etmekte hiçbir rolü yoktur. Sadece, var olan muteber delili, kaşif rolüne sahiptir. Bu rey, ister mütehassıs bir alimin reyi olsun, isterse sıradan bir avamın reyi olsun, ister görüş birliği şeklinde olsun, isterse mutlak veya nisbi çoğunluk şeklinde olsun, hiçbir farkı yoktur. Bu yüzden icma ve akıl, Kitap (Kur'an) ve masumların sünneti gibi hüküm ve hakkın icat kaynağı değildirler; belki sadece hüküm ve hakkı teşhis etmek için çırağdırlar. Bunu biraz açıklayalım:

a) Fakihlerin görüşlerinin bir olmasından ibaret olan icma'nın, sadece gerçeği gösterme yönü vardır ve hiçbir zaman bir hüküm veya bir hak icat edemez.

b) Delili bilinmeyen bir hükmün fakihlerin arasında meşhur olmasından ibaret olan "şöhret-i fetvai" ve aynı şekilde fakihlerin ekseriyetinin, zahirde hücciyet ve itibar şartlarının tümüne sahip olmadığından dolayı kendisiyle ihticac etmelerinin sebebi bilinmeyen bir hadise göre fetva vermelerinden ibaret olan "şöhret-i ameli" de sadece kaşif yönüne sahiptir ve herhangi bir hüküm icat edemez.

c) Bir hadisin rivayet edilme açısından muhaddislerin arasında meşhur olmasından ibaret olan "şöhret-i rivai"nin de - ki bazı usulcülere göre bu, o hadisin muteber olduğunun veya tercih edilmesi gerektiğinin alametidir.- aynen "icma" ve "şöhret-i fetvai" ile "şöhret-i ameli" gibi sadece kaşif yönü vardır.

d) Belli bir hüküm veya hakkın konumunda olan bir meselenin halkın arasında "şiya"sının (yaygınlığının) - bir müçtehidin a'lem oluşunun şiyası gibi- hüküm veya hak icat etme bakımından hiç bir eseri yoktur. "Şiya" (yaygınlık), sadece bazen hüküm veya hakkın konusunun sabit olduğunun alameti olabilir, vücuda gelmesinin sebebi değildir; nerede kaldı ki, bizzat hüküm veya hakkın vücuda gelmesine sebep olsun.

10- Şia kültüründe ve İsnaaşeriye Şiilerinin fıkhında "Biat", hakkın alametidir; sebebi ve nedeni değildir.

Şöyle ki: İslam nizamında hakimiyet hakkı, Allah'ındır; ki Allah'ın hakimiyeti de Kur'an ve masumlarının sünnetinin hakimiyeti şeklinde tecelli etmektedir. Bu yüzden bu nizamı kabullenmek ve Kur'an ve masumlara biat etmek, bütün insanlara farz-ı ayndır. Fakat biatin, Kur'an ve masum için hakimiyet hakkının sabit olmasında hiçbir etkisi yoktur. Nitekim bu iki ağır ve değerli emanet (sekaleyn) den başkasına biat, hakimiyet hakkının ona sabit olmasına sebep olamayacağı gibi onun alameti de değildir. Aslında biat, ağaca yaslanıp meyvesinden yararlanmamaya benzer.

Biat edildikten sonra da onun gerektirdiklerine bağlı olmak gerekir. Yani insanlık toplumunun biri diğerinin ardından gelen iki teklif ve vazifesi vardır: Önce Kur'an ve masumların (a.s) sünnetine biat etmeli, onlara iman getirmelidir. Sonra da onların bütün emir ve desturlarıyla amel etmelidir.

Şia fıkhında biatin yalnızca kaşif yönü olmasının sırrı, Şiilerin masumların (a.s) tekvini velayetlerine inandıkları gibi onların teşrii velayete de sahip olduklarına inanmalarıdır.

11- Nehc'ül Belağa ve diğer kitaplarda nakledildiğine göre Emir-ul Mü'minin (a.s)'ın halkın kendisine biatiyle ihticac etmesi, "Hz. Ali (a.s)'ın nazarında hakimiyet hakkının nedeni, biat imiş de o da, kendi siyasi mevkisini sağlamlaştırmak için hakimiyet hakkını vücuda getiren neden, yani biat ile istidlal etmiştir." Diye telakki edilmemelidir. Çünkü bu, karşıdakini kendi bağlı olduğu şeye ilzam etme babındandır.

12) Siyasi veya gayri siyasi mevzularda halkın görüş ve oylarının birbiriyle çarpışması, karşılıklı hakların meydana gelmesine sebep olur. Bu hakların son derece saygınlığı olmalıdır. İnsanın toplumsal aklı da bu hakları ispat etmektedir. Bunların icra ve tatbik keyfiyeti ise sire-i ukalaca (insanlar arasında sürekli geçerli olan yöntemle) belirlenir. Sire-i ukalayı imza ve tasvibi de şeri deliller üstlenir....

Hibreler (Uzmanlar) Meclisi'nin görevi, yalnızca şartları haiz fakihin muntasip olduğunu (bu görevi taşıyan ehil kişi olduğunu) veya münazil (bu görevi taşımaya ehil olmadığını) teşhis etmektir; onu nasp veya azl etmek değildir. Çünkü İslam hakimi, hiçbir zaman halk ve hubreler tarafından nasp veya azl edilemez.

13) Halkın ilahi kanunun hakimiyetine "evet" oyu vermesi, hakkın sübutunun nedeni değildir; sadece alametidir. İlahi kanunun hakimiyetine halk oy vermeden önce Resulullah (s.a.a) ve masum imamlar (a.s) ona biat etmiş ve müspet oy vermişlerdir.

Gaybet döneminde gaib ve kaim olan masum imama (Allah onun zuhurunu yakın eylesin) iman etmek, farz-ı ayn olduğu gibi zamanı ve mekanı bilen, müdür, müdebbir ve şartları haiz fakihin, onun naibi olduğuna iman etmek de herkese lazımdır. Bu durum, ancak fekahet makamının, yüce masumiyet makamının yerinde oturduğuna herkesten önce iman eden ve İslam şeraitinin bu siyasi hükmünü korumak için halktan daha önce ve daha çok çaba gösteren şartları haiz fakihin hakkında söz konusudur.

Şartları haiz fakih ile halkın arasında hiçbir maddi imtiyazın söz konusu olmadığı ve cehennem ateşinin halkın fasit kitlesini yakıp kül etmeden önce aldatıcı fakihi yakıp onun hevesmedar (heva ve heves yörüngesinde hareket eden) varlığını hebaen mensura edeceğine inanıldığı farzıyla hiçbir kimse, "Şartları haiz fakihe biatin kaşif olduğuna (hakkı göstericiliğine) inanmak, halkın görüş ve oylarına değer vermemek demektir" diye ihtimal veremez.

Acaba tarih boyunca biat ve halkın oyunun, bütün ilahi Peygamberler (a.s) ve semavi kitaplara karşı kaşif olması, halkın oyunun tazifine mi sebep olmuştur?!

Acaba halkın oyunun Kur'an-ı Kerim, Resul-i Ekrem (s.a.a), masum İmamlar (a.s) ve Hz. Mehdi'ye (Allah onun zuhurunu yakın eylesin) karşı kaşif oluşu, insanların görüşlerinin küçümsenmesine mi sebep olmuştur?!

Dini, Kur'an'ın hakkaniyetini, Peygamber'in hakimiyetini ve masum imamların velayetini kabulde halkın oylarının neden değil de alamet, fakat şartları haiz fakihin rehberliği hususunda alamet değil de neden oluğu düşünülemez.

Şartları haiz fakihin hakimiyet hakkı, halkın oylarından kaynaklanmaktadır demek, hükümet ile ilgili kanunların tümünü bilen fakih, Hz. Mehdi'nin (Allah onun zuhurunu yakın eylesin) naibi değil de halkın vekilidir demektir. Çünkü bu takdirde fakihi, naib ve vekil eden Hz. Mehdi (Allah onun zuhurunu yakın eylesin) değil, halktır ve fakih halkı temsil etmektedir.

14) Fıkhi delillerin tahlil ve incelenmesi, çok geniş bir fırsat ister. Fakat bu delillerden zahir olan, velayetin fakih için kararlaştırıldığı ve fakihin bu makama naspedildiğidir. Akli deliller de İslam nizamında fakihin, halkın vekil ve temsilcisi değil, masum imamın (a.s) naibi olduğunu teyit etmektedir.

Rehberin mesuliyetinin büyük, şartlarının ağır ve kendisinin de halkla eşit olması, velayet makamını saygınlaştırmakla beraber halkın oylarının saygınlığından da hiçbir şey eksiltmemektedir. İslam toplumu, veli ile müvella aleyhi (yönetilen) arasında hiçbir imtiyazın olmayacağı yöne doğru ilerlemelidir. İşte bu durumda halkın oylarının saygınlığı ortaya çıkar.

Halkın, hayat sahnesinde hazır bulunması ve fikir sahasında görüşünün izhar etmesi, sadece velayet-i fakihin icrasının koruyucusu değildir; dinin aslının başarısının, Kur'an'ın hakimiyetinin ve Nebiyy-i Ekrem (s.a.a) ile masum imamların (a.s) velayet ve rehberliklerinin fiilen gerçekleşmesinin de sebebidir. Fakat bu, halkın sahnede hazır bulunup müspet oy vermesinin, hakimiyet ve velayet hakkının icadında etkili olduğu anlamına gelmemektedir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak ve halkın görüş ve oylarına saygılı olma bahanesiyle hakimiyet hakkını, halkın icadı bilerek ilahi yönünden ayırmamak gerekir

Ehlader Araştırma Bölümü
................................................................................
[1]- Bakara/256.
[2]- Mucize, sadece insana zan getirebilecek avamca bir delil değil, tam tersine yakin getiren burhani bir delildir.
[3]- Nisa/59.


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Mourining of Imam Hossein
Aşura Özel
پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib