İmam Hüseyin Niçin ve Nasıl Yalnız Bırakıldı / Foto

  • News Code : 716241
  • Source : rasthaber
Brief

Değerli alimlerimizden H.Ş.Sabahattin TÜRKYILMAZ hocamızın Iğdır TAYDER tarafından düzenlenen İMAM HÜSEYİN VE AŞURA KIYAMI konulu konferansının ilki TAYDER binasında yapıldı. Büyük ilgi gören „İmam Hüseyin kıyamının sosyal ve siyasi yönü“ konulu konferansta özetle şunlara değinildi:

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Değerli alimlerimizden H.Ş.Sabahattin TÜRKYILMAZ hocamızın Iğdır TAYDER tarafından düzenlenen İMAM HÜSEYİN VE AŞURA KIYAMI konulu konferansının ilki TAYDER binasında yapıldı. Büyük ilgi gören „İmam Hüseyin kıyamının sosyal ve siyasi yönü“ konulu konferansta özetle şunlara değinildi:

-İmam Hüseyin’in(as) kıyamı henüz tam anlamıyla idrak edilememiştir. Bu idrak gerçekleştiğinde İmam Mehdi(af) zuhur edecektir.
– Tarih tekerrürden ibaret değildir, tekamülden ibarettir. Tekerrür eden batılın tutumudur.
– Tarihi okuyan 4 tür akıl vardır:
1- Tarihi nakleden akıl. Bunlar tarihçilerdir ve olayları doğru olarak nakletmeye çalışırlar.
2- Tarihi olayları tahlil eden akıl. Olayların arka planını, ortaya çıkış sebeplerini sosyal ve siyasi sebepleri inceler.
3- Tarihi olayları yaşadıkları zamana tatbik ederek gerekli dersleri çıkaran ve bunlardan nasıl faydalanılacağını inceleyen akıl.
4- Tarihi olaylardan geleceği nasıl şekillendireceği konusunda faydalanan ve bu yönde çaba sarfeden akıl.

Bunların ışığında İmam Hüseyin’in (as) kıyamını incelersek;
1- Birinci mehale bütün yönleri ile gerçekleşmiştir. Kerbela olayı bütün yönleri ile kaydedilmiştir.
2- Olayların analizleri kısmen yapılabilmiştir. Mesela İmam’ı ısrarla çağıran Kufelilerin iki ay sonra İmam ile savaşacak derecede değişmelerinin sosyolojik tahlili yeterince yapılmamıştır.
3- İmam Hüseyin’in kıyamı hayatımıza yeterince yansımamıştır. Matem ve gözyaşları, mesiyeler bizi artık Huseyni yapabilmelidir.
4- Bu konuda çok çok geri durumdayız. „Gaybet döneminde nasıl biri olmalı ve hangi vazifeleri üstlenmeliyiz“ soruları sorulup kafa yorulmalıdır. Asıl vazifemiz ve hedefimiz de bu olmalıdır.

***

Bismillah
Dünkü sohbetimizde tarihi okumada dört aşamadan bahsetmiştik. İlk merhale tarihi olduğu gibi aktarmak, kendinden bir şey katmadan yaşandığı şekilde kaydetmek olduğunu belirtmiştik. Huseyni kıyamın bu boyutu olduğu gibi aktarılmıştır diyebiliriz. Bunlar mersiyeler, matem merasimleri ve gözyaşları ile beyan edilmiştir. Ancak bu ağlamaların içeriği nasıldır? Biz ağlamayı da dört merhalede ele alabiliriz. Eğer ağlamalar sadece duygusal olur ve bu merhaleleri kat etmezse yıllarca ağlama gerçekleşse bile bir sonuç elde edilemez.
Ağlamanın ilk merhalesi “alimane ağlamak”tır. Bu neden ağladığını bilerek, bilinçli bir şekilde, olayın derinliğinin farkına vararak ağlamaktır. 
İkinci merhale ise “akilane ağlamak”tır. Bu ağlama hurafelerden arınmış, hedefe odaklanmış halde ağlamaktır. İmam Huseyn’in sadece mazlumiyetine değil, hedefe götüren o makamını tanıyarak ona koşmak, ona yönelmek ağlamasıdır. Akıl ile birleşen bir ağlamadır.
Üçüncü ağlama merhalesi ise “Arifane ağlama”dır. Dökülen her gözyaşı bizi yüceltmeli, irfan vadisine götürmelidir. Mesela Hz. Ali Ekber’in meydana gidişini hissetmeli, onun duygularının, halet-i ruhiyesinin farkına varmalıdır. Kerbela şehitlerinin mantığını kavramak, bakış açılarını yakalamak demektir.
Son ve en üst merhale ise “Aşikane ağlamak”tır. Bu merhalede ağlamak insanı Huseyni yapar. Kerbela’daki 72 yiğitten biri oluverir insan. O anı yaşar, onlar gibi olur, onlardan biri olur.
Bir mersiye ile, bir ağlamak ile bakın hangi noktalara çıkabilir insan? İşte bu tarihi okumanın birinci merhalesinin bu 4 özelliği bizi İmam Hüseyin’e götürür. Yoksa sadece duygusal ağlamak yeterli değildir.

İkinci merhale tarihi olayları analiz etmektir. Bu merhale kıyamın anlaşılabilmesi için iki ilim dalında incelenmelidir.
Tarih ilmi açısından
Sosyoloji ilmi açısından
Kerbela kıyamının olduğu dönemdeki toplumun sosyal yapısı nasıldı? Kültürel açıdan nasıl bir durum vardı? Topluma İslami kültür mü hakimdi, yoksa mesela Arap toplum kültürü mü?
Acaba 60 yılda bir toplumun kültürü tamamen değişebilir miydi? Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde sadece 18 kişi okuma yazma biliyordu. Böyle bir topluma Kur’an maarifi ne kadar öğretilebilirdi? Kapasite yeter mi? Bu topluma mesela siyaset hukuku, ceza hukuku ne kadar öğretilebilirdi?
İmam Hüseyin’in (as) döneminde ahlaki yozlaşma had safhadaydı. İktisadi yönden adaletsizlik ayyuka çıkmıştı. Beytülmal Emeviler arasında paylaşılıyor, onların ceplerine akıyordu. Haşimiler neredeyse ekmeğe muhtaç hale gelmişti. Ancak “Humus” ilkesinin varlığı, Şia’nın imdadına yetişmiş ve sağlam bir alt yapı oluşturmalarına imkan sağlamıştı.
Emeviler kendi zenginlerini, kendi aristokratlarını oluşturmuştu. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi?
Dini ve itikadi sapmalar hortlamıştı. Emeviler İslami ceza hukukunu, aile hukukunu, ahlaki normları rafa kaldırmış, yerine “Emevi ceza hukuku, Emevi aile hukuku, Emevi ahlakı”, gerçekte ise Emevi hukuksuzluğu ve ahlaksızlığı getirilmişti. 
İmam Hasan (as), zehirle şehid edildiğinde, o son anlarında İmam Hüseyin’e buyurdu ki: “Ya Eba Abdullah, hiçbir gün senin gününe benzemez.” Ne demekti bu? Peygamberlerin, özellikle Hz. Resulullah’ın çektiği eziyetler, İmam Ali’nin, Hz. Zehra’nın çektiği eziyetler de mi? Evet, onlar da imam Hüseyin’in gününe benzemez. Eğer bu sözün tefsirini yapmaya kalksak bir kitap yazmamız lazım. Ama bir yönünü arz edeyim: İmam Hüseyin’in dönemninde nifak, İslam elbisesi giymiş ve “İslam” diye ortaya çıkmıştı. Daha önceleri nifak vardı, ama İslam rengi daha baskındı. Ama bu dönemde Nifak artık tamamen hakim olmuş ve İslam elbisesi giyerek kendini gizlemeyi de başarmıştı. İşte İmam Hüseyin’in gününün bir özelliği buydu. İmam nifakı aşikar etmeli, onun üzerinden İslam elbisesini çıkararak teşhir etmeliydi. Bunun tek yolu da şehadetti.


SİYASİ AÇIDAN HUSEYNİ KIYAM:

Siyasal bilimlere göre siyasetin temelini üç önemli nokta oluşturur:
Yönetim (İdare)
Sistem
Liderin kimliği
Hz. Resulullah’ın vefatından hemen sonra, Sırat’ul Mustakiym’in yanına sadece 1 derecelik açı ile yeni bir yol çizildi. Sadece 1 derecelik bir sapma ile… Denildi ki, Allah’ın tayin ettiği bu yolda idareciyi o belirliyor, atamayı bizzat Allah yapıyordu. Şimdi biz küçük bir farkla yeni bir yol çiziyor ve idareciyi kendimiz atıyoruz. Bu yol da beşeri yoldu… Ama gittikçe açı büyüdü ve mesafe açılmaya başladı.
İmam Hüseyin’in(as) zamanında bu açı o kadar açılmış, bu iki yol birbirinden o kadar uzaklaşmıştı ki, artık birbirlerini göremez hale gelmişlerdi… İmam Hüseyin bu iki yolu da belirgin hale getirmeli ve farkını ortaya koymalıydı. Bunu da ancak kanıyla yapabilirdi, öyle de yaptı. Knıyla Sırat’ul Mustakiym’i belirgin hale getirerek, beşeri yolu da ifşa etmiş oldu.

Huseyni olmayanlar, imam Hüseyin’in kıyamından rahatsız olanlar, onun gündemde tutulmasını istemeyenler, Kerbela kıyamı ile ilgili üç farklı görüş ortaya attılar:
Bu olay, imam Hüseyi ile Yezid’in şahis iktidar mücadelesidir. Sonuçta her ikisi de iktidarı ele geçirmek istiyorlardı, kavgaları bunun içindi.
Bu olay iki kabilenin, Haşimiler ile Emeviler’in saltanat kavgasıydı.
Bu olay ne için olursa olsun, sonuçta tarihte kalmıştır. İslam’ın içinde vuku bulmuş ve günümüzde artık geçerliliğini yitirmiş bir tarihi olaydır.
Burada ilginç bir noktayı belirtmek istiyorum. Elbette bizlerin bu olaya bakışı Sırat’ul Mustakiym ile batılın savaşı şeklindedir, ama ne yazık ki çoğumuz olaya İmam Hüseyin ile Yezid’in kavgasıymış gibi yaklaşıyoruz, ama işte sonuçta İmam Hüseyin’i tutuyor durumdayız. Bu da Huseyni kıyamın anlaşılmasının önüne kendimizin diktiği engellerden biridir.

Hendek savaşında Hz. Peygamber, İmam Ali’yi Amr. Bin Abdevud’a karşı gönderirken şöyle buyurmuştu: “Allah’ım İmanın bütünü, küfrün bütününe karşı meydana gidiyor.” İşte İmamlara bu şekilde bakmak gerekiyor. İmam Hüseyin’de imanın bütünü idi… O da imanın bütünü olarak Nifakın bütününe karşı meydana çıkmıştı…

İMAM HÜSEYİN’İN (AS) KIYAMININ HAYATIMIZDAKİ ROLÜ

Kerbela kıyamı hayatımızın ne kadarına hükmedebiliyor?
Bazılarının hayatının sadece iki ayında var bu kıyamın etkileri. Muharrem ve Sefer ayında…
– Bazılarının ise bunun yanında hatırladıklarında, cenazeleri olup da onlar için mersiye okuttuklarında veya benzer münasebetlerde…
Bazılarının ise bu kıyam hayatının tam merkezindedir. Aynı hedefe yönelmiştir, aynı doğrultuda yürüyordur, varlığı Huseyn eksenlidir. Baktığında Huseyn gözüyle bakar, ekonomisinden, ticaretinden, yaşantısının her alanına bu bakış egemendir.
Acaba bizim hayatımızda bu üç bakıştan hangisi daha etkilidir? İmam’dan hangi dersleri alabilmişiz? 
Biz kıyamın ilkelerini ortaya koyarsak, kendi hayatımızı bu ilkler ışığında gözden geçirebiliriz.
İmam Hüseyin hedef belirliyor ve öğretiyor. 
Hayatın bir hedefi olmalıdır. Allah Kur’an’da hedefi üç merhale olarak beyan ediyor:
Allah’a kulluk. Buyuruyor ki; “Ben insanları ve Cinleri ban kulluk etsin diye yarattım.”(Zariyat 56)
Karanlıklardan nura çıkarmak, Zulmetten kurtarmak. “Allah, inananların velisidir, onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara:257)
Allah’ın halifesi olmak. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”( Bakara:30)

O halde Allah’ın halifesi olmak için karanlıklardan nura çıkmak, zulmetten kurtulmak gerekir. Bunun şartı ise Allah’a kulluktur. Demekki hedef üç merhaledir.
1- Kısa hedef
2- Orta hedef
3- Uzun hedef
Hedef ne kadar cazipse, bizi o kadar harekete geçirir. Hedefimizin büyüklüğü, ufkumuzun genişliği kadardır.
Eğer ufkumuz yaşadığımız şehirle sınırlıysa, hedefimiz de yaşadığımız şehirden öteye gidemez.
Eğer ufkumuz yaşadığımız ülke kadarsa, hedefimiz de o kadardır.
Ama eğer ufkumuz Dünya ölçeğinde ise, evrenselse, hedefimiz de evrensel olacaktır.
İmam Hüseyin (as) bizim evrensel düşünmemizi istiyor, çünkü bizim imamımız evrenseldir ve bize de evrensel bir hedef göstermiştir.
İmam Hüseyin (as) ,bize geniş ufuklu olmayı, evrensel bir hedefe sahip olmayı ve böylece de hayatımızın Tayyibe olmasını öğretiyor.
Hz. Zeyneb, bu hedefi çok kamil bir şekilde tahlil etmiş ve özümsemişti. İmam Hüseyin, Medine’den hareket ettiğinde “hiç olmazsa kadın ve çocukları götürme” demişlerdi. Ama o “Allah beni şehid, kadın ve çocuklarımı da esir olarak görmek istiyor” diye cevap vermişti. 
İmam son kez meydana giderken Hz. Zeyneb’e şöyle demişti: “Bacı, esarete hazır olun. Musibetler asıl şimdi başlıyor. Sakın düşmanı sevindirecek bir şey yapmayın.” Yani esaretiniz de Huseyni olsun.
Ve Hz. Zeyneb, o kadar musibete rağmen, Kufe’de konuşmaları ile inkılab yaptı. Haydi Kufe’de Şiiler vardı diyelim. Ama Şam’da sadece bir hafta-10 gün kalmalarına rağmen, orada da okuduğu ağıtlar, mersiyeler ve yaptığı konuşmalarla Şam’ın tahtını salladı, Şam’da bir deprem yarattı… İşte hayatın Huseyni olması böyle bir şeydir…

***

Bismillah
Dünkü sohbetimiz İmam Hüseyin’in kıyamının tanıma üzerineydi.Bu kıyamı tarihsel ve sosyal ve siyasal açıdan ele almaya çalışıyorduk. Dünkü sohbetimizde kıyamın sosyal yönünü konuştuk. Siyasal yönü başlı başına bir konudur. İnşaallah başka sohbetlerde bu yöne de detaylı bir şekilde değinmeye çalışırız. Sosyal yapıdan bahsederken toplumu
-Sosyal açıdan
-Ekonomik açıdan
-Siyasal açıdan ve 
– dini açıdan kısaca tanımaya çalıştık.
Dedik ki, Resul-i Ekrem dini kemale erdirmişti. 23 yıllık risaletin sonunda dinin bütün kuralları konmuştu. Ama bu hükümler 50 yıl içinde topluma hakim kılınabilir miydi? Bu sosyal yapıya sahip bir toplum için bu mümkün olabilir miydi? Eğer mümkün ise, 50 yıl sonra bu toplum nasıl bu kadar değişti ve geri gitti? Resul-i Ekrem’i “Telaal bedr-u aleyna” diye karşılayan bu toplum, 50 yıl sonra torununun başını nasıl kesecek hale geldi?
Batıl bu süre içinde kendisi açısından önemli şeyler yaptı. Bunları sıralarsak;
İktidarı ele geçirdiler. İmam Hasan’dan sonra iktidar tam anlamıyla saltanata dönüştü. İmam Ali ve İmam Hasan’ın imamet merkezli yönetim biçimleri, saltanat merkezli bir yapıya büründü. İktidarı ele geçirince;
Siyasi güç
Ekonomik güç
Askeri güç
Tamamen ellerine geçti. Dün risalete lebbeyk diyenler, şimdi saltanata lebbeyk diyorlardı. Emevilerin amacı İslam’ı yok edip yerine Emevi geleneklerini hakim kılmaktı, bunu da başardılar.
Zaten bir sistem hakimiyeti ele geçirirse, her şeyi kendine göre değiştirir. Bu İslam için de diğer beşeri sistemler için de böyledir. Emeviler için de böyle olmuştur.
O dönemde iki önemli kurumu ele geçiren, sistemi de ele geçirmiş olurdu;
– Minberler
– Alimler
O minberlerden yıllarca Ali ve evladına lanet okutturdular. Bölgelere hakim olabilmek için kendi valilerini tayin ettiler, askeri birlikler yerleştirdiler. Böylece halk üzerinde müthiş bir baskı kurdular. Batıl güç iktidarı ele geçirmişti, peki halkın durumu nasıldı? Halk aslında üç bölümden oluşur:
a) Avam
b) Kanaat önderleri ( o zaman için kabile reisleri)
c) Hidayet önderleri

Genelde avam, kanaat önderlerinin kontrolündedir, onlar tarafından yönlendirilirler. Kabilelerde, kabile reisi ne karar alırsa, kabilenin diğer bütün fertleri o karara uymak durumundaydı. Kabile reisleri başlı başına bir güçtü. Hatta ekonomi dahi kabile reislerinin kontrolündeydi.

Hidayet önderleri olan İmamların ise toplumsal gücü yoktu. Kabile reislerinin toplumsal gücü, İmamlardan daha fazlaydı, halk kabile reislerini imamlardan daha fazla dinliyorlardı. Mesela İbn-i Abbas’a soru soran birine, orada bulunan İmam Hüseyin (as) cevap verince, soruyu soran şahıs; “ben soruyu sana sormadım, İbn-i Abbas’a sordum” diye çıkışabiliyordu. 
Peki Hak cephesinde durum nasıldı?
Hak cephesinde kabile reisleri ne durumda idiler? Onlar neden İmam Hüseyin’in (as) yanında yer almadılar? Bunun birkaç sebebi vardı:

Havas,seçkinler denilen kabile reisleri dünyaya daldılar, kendi refahlarını daha fazla önemsediler. Ziraatle uğraştılar, bağlar, bahçeler oluşturdular, hayvancılıktan büyük gelirler elde ettiler. Ekonomik olarak geliştiler ve dünyaya daldılar. İmam Hüseyin’i unuttular, kaale bile almadılar. 
Makam hırsı, valilik vaadleri, heva ve heveslerini kamçıladı. Mesela Ömer b. Saad, çocukluğu İmam Hüseyin ile beraber geçmiş birisiydi. Ancak Rey Valiliği hevesi onu batıl cephesinin komutanlığına kadar taşıdı.
Düşmanın gücünden korktular. Mesela İbn-i Ziyad, Kufe’ye önden asker göndererek şöyle emir verdi:
“Kabile reislerine;

Para vererek tamahlandırın
Bunu yapmıyorlarsa silah ile, ölümle, hapishane vb. şeylerle korkutun”

Bu plan uygulamaya konulduğunda kabile reisleri para ve makam ile korku arasında sıkıştılar. Ya korktuklarından ya da makam ve para tatlı geldiğinden sistemin yanında yer aldılar. Kufe’de 18 bin taraftar toplayan Müslim b. Akil’in, bir anda yapayalnız kalması bundandı.

Böyle bir durumda İmam ne yapmalıydı? Bazıları diyor ki; imam Hüseyin’in (as) kendisi kıyam etmedi, aksine kıyama zorlandı. Yezid’in saltanatı ve Kufelilerin daveti İmam’ı kıyama mecbur bıraktı”. Gerçekten böyle midir? Hayır, asla! İslam yok olmaya yüz tutacak, nifak İslam elbisesi giyerek ortaya çıkacak ve İmam kıyam etmeyecek de, kıyama zorlanacak?!.. Bu mümkün değildir.

İmam Hasan (as) Muaviye ile bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşma, iki taraftan birisi açıkça ahdini bozana kadar geçerliydi. İmam’ın taraftarları da buna uymalıydılar. Muaviye, anlaşma hükümlerini defalarca ihlal etti, ama İmam Hüseyin (as), ağabeyi İmam Hasan’ın yaptığı anlaşmaya bağlı kaldı. Muaviye hayatta olduğu müddetçe anlaşmaya uydu. Ta ki Muaviye ölünceye kadar… Ancak Muaviye ölünce anlaşma da tamamen ortadan kalkmış oluyordu. Dolayısı ile İmam Hüseyin, aslında halifeye karşı bir kıyam başlatmamıştır, çünkü Yezid’in halifeliği gayri meşru idi. İmam onu halife olarak kabul etmiyordu ki ve Yezid gerçekte halife değildi ki, halifeye karşı kıyam edilsin.

İmam, neden kıyam ettiğini şu sözlerle açıklıyordu:
„Ben azgınlık veya makam hırsı veya fesat çıkarıp zulüm etmek için kıyam etmedim. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip, kötülükten nehy etmek ve ceddim (Resulullah’ın) ve babam Ali b. Ebu Talib’in çizgisinde yürümek için kıyam ettim.”
Bir toplumu eğitmek için bazı merhaleler gerekir. 
Tebliğ
Talim ve terbiye
Islah
Mevcut toplum tebliğ, talim ve terbiye aşamalarını daha önce geçmiş, ancak bozulmuştu. Artık toplum ıslah mertebesindeydi. 
İmam Medine’den çıkarken şu ayeti okuyordu:
“Musa, korkarak, çekinip gözetleyerek şehirden çıktı ve Rabbim dedi, sen beni zalim topluluktan kurtar, dedi”

Bu şu anlama geliyordu. Yani İmam “ ben de Musa gibiyim, Yezid ise Firavun’un benzeridir.
Mekke’ye geldiğinde ise yine Hz. Musa’nın şu sözünü zikreden ayeti okudu:
“Umarım Rabbim beni doğru yola iletir” (Kasas:22)
Yani, yine ben Musa mesabesindeyim, Yezid ise Firavun…
Mekke’de 5 ay kalan İmam Hüseyin (as), orada durumu halka anlatıyor ve onları haberdar ediyordu. Halkın İmam’a ilgisi ve İmam’ın tebliği neticesinde Yezid’e “Hüseyin Mekke’de kıyam etti” diye haber gönderdiler. Bu arada imam, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr’e durumu anlatmasına rağmen her ikisi de İmam’a destek olmaktan çekinmişlerdi.

Peki bu 5 ay boyunca batıl cephesi boş mu durmuştu? Hayır, onlar da yapacakları katliamın alt yapısını oluşturmakla meşguldüler. Bunun için;

Yezid’in hak halife olduğunu yaydılar ve halktan biat aldılar. Medine, Mekke gibi önemli şehirler ve diğer beldelerden biat aldılar. Kufe haricinde bütün şehirler biat ettiler. Yezid böylelikle “ben halkın iktidarıyım, işte halk beni destekliyor, o halde hak halife benim” demeye getiriyordu.
Hüseyin hak halifeye karşı geliyor, demeye başladılar. Önce kendilerinin “hak” olduğunu kabul ettirdiler ve muhalefet edenleri “Halifeye karşı çıkanlar” olarak tanıttılar. İmam Hüseyin’in “imamet” ve Hz. Peygamberin varisi olduğunu söylemesini “fitne ve bidat” olarak tanıttılar. Böylece halkı imama karşı hazırladılar.
“Hak halifeye karşı çıkmanın cezası ölümdür.” Diye fetvalar hazırlattılar ve bu fetvaları bütün beldelerdeki minberlerden halka duyurdular. Böylece İmam’ın ölümü hak ettiğine halkı inandırdılar.

Peki bütün bunlara Kufeliler niye kandılar? Çünkü Kufe halkı da bunca propagandaya direnemedi. Kur’an-ı Kerim’de Firavun’un halkın beynini yıkadığından bahseder.Halk zorla değil, isteyerek Firavun’a itaat ediyordu, çünkü Firavun onları çeşitli yollarla ikna etmiş ve kendisinin onların rabbi olduğuna inandırmıştı. Muaviye ve Yezid de aynı taktiği uyguladılar. Halkı kendilerine inandırdılar. Öyle ki, İmam Ali camide şehit edildiğinde Şamlılar “Ali’nin camide ne işi vardı? -Haşa-O kafir değil miydi?” diyorlardı. 
Kufeliler de Kerbela’ya İmam Hüseyin ile savaşmaya giderken, aslında Allah’ın rızasını kazanmak, baği olanı öldürmek için gidiyorlardı. Elbette bu avam halk için geçerliydi. Kabile reisleri ise makam, para, mal gibi dünyalıklar için oradaydılar…. Kimi halktan kişiler ise sadece yağma için o orduya katılmışlardı. Ve savaş sonunda da şehitlerin elbiselerini ve çadırları yağmaladılar.

Yezid ve onun taraftarları bu fetvaları tarihe de yaydılar ve günümüze kadar ulaştırdılar. İşte bu yüzden “Kerbela olayı Hüseyin ile Yezid’in saltanat, iktidar kavgasıdır” denilebiliyor.

Katliamdan sonrası için ise “Bu kaza ve kaderdir. Allah böyle dilemiştir” diye bir görüş uydurarak halkı kandırdılar ve işten sıyrılma yolunu seçtiler.

İmam Hüseyin’in kıyamının en önemli özelliklerinden birisi de şeffaflık ilkesidir. Kıyamda hiçbir gizli yön, hiçbir şüphe, hiçbir karanlık nokta bırakmamıştır. Mesela buyuruyordu ki;
“Kim canını bu yolda vermek ve Allah’ı mülakat etmek, likaullaha ulaşmak istiyorsa bana katılsın.Yarın yola çıkacağım.” 
Yani bu işin sonunda “ölüm var. Şehadete gidiyoruz”…
Yolda kendisine katılmaya davet ettiği bir kabile reisi “Ya Eba Abdullah, size katılamam, ama isterseniz size at, silah ve para temin edebilirim, deyince İmam, “bizim bunlara ihtiyacımız yoktur, bizim cana ihtiyacımız var.“ Bir anlamda şunu söylüyordu: “Bu yolda haramdan kazanılmış şeyler istemiyorum. Kendin canınla katılmak istiyorsan buyur!”…
İmam yarenlerini an be an eğitiyor, onları muhkemleştiriyor,hazırlıyor; muhkem olmayanlar ise eleniyordu.
Yolda meşhur şair Farazdak ile karşılaştılar. Farazdak İmam’a “size özel bir şey söylemek istiyorum” deyince İmam, “Benim yarenlerimden gizli saklı bir şeyim yok. Ne söyleyeceksen onların yanında söyle.” Dedi. Farazdak “Müslim’i Kufe’de şehid ettiler” dedi. İmam “Kufelilerin durumu nedir?” diye sordu. Farazdak;
Onların kalpleri senile, ama kılıçları sana karşıdır
Diye cevap verdi…
İmam bütün bunları askerlerinin duymasını istiyordu. Tabi bunların sonucunda gruplar halinde ayrılanlar oluyordu. Her menzilde bir grup ayrılıyordu. Herkes imanlarının yettiği kadar dayanıyor, imanlarının yetmediği noktada ayrılıyorlardı. Kiminin imanı Kufe’ye, kimininki biraz daha öteye kadar yetiyor, olmayınca ayrılıyorlardı. Ta ki Kerbela’da saf ve temiz, eğitimi tamamlamış,imtihanı kazanmış, elekten geçmiş 72 kişi kaldı…

Hatta Kerbela’da dahi elenenler oldu. Mesela İmam’ın Trimmah adlı bir sahabesi Kerbela’da İmam’a gelerek “Yebne Resulullah, benim köyüm bu yakınlardadır. Size de hacda katılmıştım. İzin verirseniz bir köyüme, ailemin yanına uğrayayım, sonra tekrar geri sizin yanınıza döneyim”. İmam da izin verdi. Trimmah, köyüne uğrayıp geri dönerken yolda İmam’ın şehadet haberini aldı.

Ve böylece o 72 yüce şehitten birisi olma şerefinden mahrum kaldı. Ailesini görüp gelme isteği onu bu yüce makamdan etti…
İmam son anına kadar bu şeffaflığından taviz vermedi. Mesela Kerbela’ya kadar gelenlere “Kufe’de bir İslam devleti kurma ümidi ile gelenler! Bilin ki, bu artık gerçekleşemeyecektir” dedi. 

Orada da geriye dönüp gidenler oldu ve geriye saf ve temiz 72 kişi kaldı.

Aşura gecesi neler oldu… Yarın ki sohbetimizde hem bu konuya hem de Hz. Mehdi kıyamına değineceğiz.










Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Mourining of Imam Hossein
Aşura Özel
پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib