Niçin Hz. Hüseyin’e Yas Tutmalı ve Yezid’e Lanet Okumalıyız?

  • News Code : 716777
  • Source : .
Brief

Niçin Hz. Hüseyin’e (a.s) Yas Tutmalı ve Yezid’e Lanet Okumalıyız?

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bazıları İslam tarihinde meydana gelmiş Kerbela olayı gibi olayları tekrar gündeme getirip feryad ü figan etmenin, karalar giyip matem tutarak o günkü zalimlere lanetler yağdırmanın, ihtilaf ortamı oluşturduğundan sevap getiren faydalı bir amel olmadığı gibi, hatta mahzurlu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sonra Ömer b. Abdülaziz ve Şeyh Said Nursi’den bazı nakiller yaparak bu görüşü pekiştirmeye çalışmışlardır. (bk. Ahmed Şahin Zaman Gazetesi 21. 10. 2015)

Ama onların bu görüşleri hem Kur’an-ı Kerim’de tarihî olaylar hakkında izlenen kesin metoda, hem sahih sünnette yer alan ilkelere, hem de akl-ı selimin hükümlerine aykırıdır. Biz bu yazı da Allah’ın inayetiyle onların görüşlerinin Kur’an ve sünnet ve akılla çelişen bazı yönlerine işaret edeceğiz:

Giriş:

Kur’an-ı Kerim’e göre tarihi incelemek ibret almak içindir.

Kur’an şöyle buyuruyor:

“Onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.” (Yusuf: 111)

“Bu, o beldelerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz. O beldelerden bazısı duruyor, bazısı ise biçilmiştir (altüst olmuştur).” (Hud: 100)

“Bu kıssayı anlat; belki (üzerinde) düşünürler.” (A’raf 176)

Kur’an tarihî olayları tekrar tekrar nakletmekte ve bu olaylardaki hak ve batıl tarafları belirlemekte, batıl tarafı lanetlemekte ve batıl tarafın tarafgirliğini yapan kimseleri şiddetle kınamaktadır.

Bir Kavmi Savunan veya Onları Sahiplenen Kimsenin Suçu

1. Kur’an, her kavmin kendi yaptıklarından sorumlu olduğu ilkesini dile getirmenin yanı sıra, geçmiş ümmetlerin yaptıklarını benimseyen, onlara bir türlü destek veren kimselerin aynı suçu işlemiş kimseler gibi olduklarını da vurgulamaktadır. Bu yüzden:

“Hani sizden kesin söz alıp Tur dağını üzerinize dikmiştik…” 

“Sonra bunun ardından yüz çevirdiniz...”

“İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri bildiniz. Onlara, ‘(Allah’ın rahmetinden) kovulmuş maymunlar olun!’ dedik.” (Bakara: 63-65) buyuruyor.

Yine buyuruyor ki:

“… Onlara (Yahudilere) de ki: ‘Eğer inanan kimseler iseniz, o halde neden daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?!"

“Gerçekten Musa apaçık delillerle size geldi. Sonra onun ardından, (kendinize) zulmederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.”

“Hani sizden kesin söz almıştık ve Tur dağını üzerinize dikmiştik. ‘Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin.’ demiştik. (Onlar ise,) ‘İşittik ve karşı geldik.’ demişlerdi. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi yerleştirildi. De ki: ‘Eğer inanmışsanız, imanınız ne kötü şey emrediyor size!" (Bakara: 91-93)

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:

“Bu ayet, Hz. Muhammed (s.a.a)’in döneminde yaşayan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Oysa onlar, peygamberleri öldürmemiş ve o peygamberlerin döneminde yaşamamışlardı. Ancak önceki dönemlerde yaşamış ilk Yahudi grupları peygamberleri öldürmüşlerdi. Allah, onlara tâbi oldukları ve onlara bağlılıklarını sürdürdükleri için bunları da o katiller yerine koymuş, onlardan saymış ve öncekilerin işini bunlara da isnat etmiştir.”

Peygamberleri öldüren buzağıya tapan, cumartesi gününün görevini yerine getirmeyen, Tur dağı üzerlerine dikilip kendilerinden söz alınan ve sonra sözlerinde durmayan kimseler, yüzyıllar öncesinde yaşamış Yahudiler olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim Peygamber’in döneminde yaşamamış Yahudileri bu işleri yapmakla suçluyor. Bunun sebebi onların o işi yapan kimselere sahip çıkmalarından başka bir şey değildir.

Şimdi günümüzde de Yezid’in zulümlerini dile getirip onları açıklamak ihtilafa yol açıyorsa, bunun anlamı, Yezid’i ve yaptıklarını sahiplenen kimseler vardır demektir. Bu da Kur’an’a göre onların Yezid’in yaptıklarına ortak olduklarını gösterir. Yani Yezid’i sahiplenen kimse, onun işlediği cinayeti bizzat işlemiş gibidir.

Diğer bir husus da, Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu ve tekrar tekrar söz konusu ettiği kıssalardan biri, yukarıda da işaret edildiği gibi, Hz. Musa’nın kavminin kıssasıdır. O kavmin Kur’an’ın muhatapları arasında yer almalarına ve ister istemez bu kıssaları dile getirmek onların rencide olmasına sebep olmasına rağmen, Kur’an bu kıssayı sürekli gündeme getirmiş ve geçmişleri kapatma mantığını reva görmemiştir.

Bazıları, “Onlar kâfir idiler diye Kur’an bu tutumu sergilemiş, onlara laneti ve nefreti reva görmüştür” diyebilir; oysa Kur’an, onları inkârcılıktan başka haksızlık ve zulüm yaptıkları için kınamıştır. Yani zulüm de inkârcılık gibi lanet okumak ve nefretini ilan etmek için başlı başına bir ölçüdür Kur’an’a göre. Nitekim şöyle buyuruyor:

“… Allah’ın laneti zalimlere olsun.” (A’raf: 44)

“O gün zalimlere mazeretleri bir yarar sağlamaz. Lanet onlarındır ve kötü yurt onlarındır.” (Mümin: 52)

Kur’an, hatta batıla karşı susan müminlerin bile batıl ehlinin azabına duçar olduğunu açıklamıştır:

“Onlara yapılan öğütleri unuttuklarında kötülükten sakındıran kimseleri kurtardık ve zulmedenleri emre karşı geldikleri için şiddetli bir azaba uğrattık.” (A’raf: 165)

Kur’an:

“Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran: 57)

“Allah azgınları sevmez.” (Maide: 87) buyururken, bir müminin zalimlere karşı sessiz ve tarafsız kalmasına cevaz vermesi nasıl düşünülebilir?!

2. Tarihte İslam adına zulüm yapmış kimselerin zulmünü dile getirmemek ve çeşitli bahanelerle onları örtmeye çalışmak, nifak ve münafıklar grubuna bir avantaj tanımak sayılır. Başka bir ifadeyle; bu tavır, İslam düşmanlarına şöyle bir mesajı taşır: İslam ve Müslümanlara karşı işleyeceğiniz cinayetleri İslam ve din adı altında işleseniz bir mesele kalmaz; çünkü biz sadece küfür ve inkârcılık adına işlenen cinayet ve zulümlere karşı çıkarız; İslam adına işlenen cinayet ve zulümleri, hatta Yezid’in Peygamber’in ciğer paresine karşı işlediği cinayet türünden bile olsa, görmezlikten geliriz.

Oysa Kur’an bu mantığı benimsemez, kâfirlerden çok münafıklar üzerinde durur ve onların tehlikesine dikkat çeker ve onların sürekli lanetlenmesini emreder:

“Allah, münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere, ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetmiştir. O, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir. Kalıcı azap da onlar içindir.” (Tevbe: 68)

“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert davran. Onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (Tevbe: 73)

“Kuşkusuz, münafıklar cehennemin en aşağı katındadırlar. Onlara bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisa: 145)

3. İki zıt kutuptan birine yaklaşmak, diğerinde mesafe almadan mümkün olmaz. Birinden uzaklaşmadan diğerine yaklaştığını sanmak, kendini avutmaktan başka bir şey değildir. Bunu ister kalbî muhabbet, ister amelî tavır ve ister kişilik ve karakter ve yapı olarak düşünelim, fark etmez. Yani bir insanın aynı anda hem Peygamber’i, hem de Peygamber’in düşmanlarını sevmesi mümkün değildir. Hem Peygamber’in sadık takipçilerini ve Ehl-i Beyt’ini, hem de onların karşısında yer alanları ve onlara her türlü zulmü reva görenleri sevmesi mümkün değildir. Yine bir insan, ya pratikte birinci grubun safında yer alır, ya da ikinci grubun; ya fiilen onları takip eder, ya düşmanlarını.

 

Kur’an buyuruyor ki:

 

“Allah, bir kişinin içinde iki kalp var etmemiştir.” (Ahzab: 4)

 

Bu gerçek, birçok muteber hadiste de şöyle ifade edilmiştir:

 

Örneğin Resulullah şöyle buyuruyor: “… İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık beslemektir.”

 

Bu hadis çeşitli lafızlarla nakledilmiş ve muasır meşhur hadis bilgini Elbani Sahih-i Camiu’s-Sağir’de bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir.

 

4Eğer Yezit, Haccac ve Velid gibi zalimlerden nefretimizi ortaya koymazsak, bu zalimlerin diğer Müslümanlara ve yöneticilere örnek olmasına ne engel olabilir? Örneğin Muaviye’nin alenen fısk u fücur işleyen, Allah’ın her hükmünü ayaklar altına alan Yezid’i kendinden sonra Müslümanlara halife tayin etme olayı veya Muaviye’nin kendi hükümranlığını korumak için haksız yere elli bini aşkın Müslümanın ölümüne sebep olan Sıffın savaşını çıkarması gibi durumlar ya da oğlu Yezid’in kendi makamını korumak uğruna Allah’ın dinini savunmak için kıyam eden Resulullah’ın torununu Kerbela’da şehit etmesi vb. olaylar kınanmazsa, sonradan gelen hükümranların Muaviye ve Yezid’in tavrını izlemelerine ne engel olabilir?

 

Nitekim bu örnekler kınanmadığı içindir ki, İslam adına hüküm süren zalim yöneticiler, aynı yöntemlere sarılmış ve âlimlerden de söz konusu tavırların meşruluğuna dair fetvalar almışlardır. Önceki halifenin herhangi birini tayin etmesi veya kılıç zoruyla makama gelmenin bir hâkimiyeti meşru kılacağına dair meşhur mezheplerce benimsenen, ama İslam’ın ruhuna muhalif olan fetvalar ortadadır.

 

5. Ehl-i Beyt’e sevgiyi soyut bir kalbî bağlılık olarak düşünmek ve namazlarda teşehhüt ve tahiyyattan sonra okunan salavatlarda Ehl-i Beyt’e dua etmeyi yeterli görmek doğru değildir. Çünkü din, bizden gerçek sevgi ve muhabbeti istemiştir ve gerçek sevginin somut ve müşahhas emare ve belirtileri olmalıdır.

 

Kur’an buyuruyor ki:

 

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran: 31)

 

Ayetten anlaşılacağı üzere, Allah sevgisi iki türlüdür: Biri, bilinçli sevgidir ki, bu sevgiye sahip olan kimse, Peygamber’e ve onun Ehl-i Beyti’ne uyar ve bu yolla Allah’ın da kendisini sevmesini sağlar. Diğeri ise, bilinçsiz sevgidir ki, bu sevgiyi taşıyan kimse, Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin Allah katındaki yerini bilmez ve onlara uymadan Allah sevgisini korumaya çalışır. Bu tür sevgi, Allah’ın o kişiyi sevmesine sebep olmaz. Yani, bilinçsiz sevgi, gerekleri yerine getirilmeyen sevgidir ve Allah’ın da o kişiyi sevmesini beraberinde getirmez. Aynı şey, Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin sevgisi için de söz konusudur. Eğer bu sevginin gereği olan onlara uymak yerine getirilmezse, bu sevgi, Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin o kişiyi sevmesine yol açmaz.

 

Eğer gerçek manada Ehl-i Beyt sevgisi varsa, bu onların hayatlarının incelenip örnek alınmalarını icap etmez mi? Bu onların İslam’ı anlamada ve yaşamada örnek olmalarını gerektirmez mi? Oysa Peygamber kendinden sonra bıraktığı iki emanetten birinin Kur’an ve diğerinin Ehl-i Beyt olduğunu sahih hadislerde beyan buyurmuştur. (Bkz. Sahih-i Müslim, c. 4, s. 1873; Tirmizi, c. 5, s. 663)

 

Bu yüzden Peygamber’in, “Ben Hüseyin’denim ve Hüseyin de bendendir. Hüseyin, peygamber torunlarından bir torundur.” (İbn-i Mace, c. 1, s. 173) buyurarak kimliğini açıkladığı Hz. Hüseyin’i tanımak, ona uymak, onun düşmanlarından uzak olmak, onu kendine örnek edinmek gerekir, onunla olan dostluğumuzun samimi ve hakiki olması için.

 

6. İçtihat, şeriatta hakkında açık bir nas ve açıklama bulunmayan genel konuları dinde var olan ilkeler çerçevesinde anlama çabasıdır.

 

O genel hükümlerin tatbikine ve mısdakını belirlemeye gelince: Bu eğer iki kişi arasında niza (çekişme) ise, şer’î ölçülerle hükmeden bir hâkime müracaatla belirlenir. Eğer iki kişi arasındaki ferdî niza değil ve toplumu ilgilendiren sosyal bir mesele ise, o zaman dönemin şer’î imamının teşhisiyle o genel hükmün tatbiki belirlenir. Demek ki şer’î genel hükümlerin tatbik konusu, içtihatla asla ilgili değildir. Kaldı ki, içtihat nassa karşı olmaz; nassın çerçevesinde ve ışığında olur. Hz. Ali’ye karşı yapılan savaşlar, açık nassa karşı yapılmıştır. Bunun içtihatla ne alakası var?

 

7. Ehl-i Beyt’ten olan On İki İmam’ın bu tür yasların tutulmasına karşı olduğunu söylemek, Ehl-i Beyt ve Hz. Hüseyin’den sonra gelen İmamların tarihinden habersiz kalmanın sonucudur.

 

Ehl-i Beyt’ten gelen yüzlerce rivayet, onların diğer ölülere üç günden fazla yas tutulmasının mekruh olduğunu vurgulamalarına rağmen, özellikle Hz. Hüseyin için her yıl yas tutulmasını emrettiklerini ve bunu kendi hayatlarında uyguladıklarını göstermektedir. Biz bu konuda Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen birkaç rivayete değinmekle yetineceğiz:

 

1- Birçok rivayette yer aldığına göre, Hz. İmam Zeynelabidin (a.s), yirmi yıl babası Hz. Hüseyin’e (a.s) gözyaşı döktü. (El-Hisal, c. 2, s. 517) Yine muteber bir rivayette yer aldığına göre, şöyle derdi: “Kim Hüsyin b. Ali için gözyaşları yanaklarına akacak şekilde ağlarsa, Allah onu cennette uzun yıllar yaşatır.” (Kâmilü’z-Ziyarat, s. 100)

 

2. İbn-i Kuleveyh ve Şeyh Tusi kendi senetleriyle naklettikleri uzun bir rivayette İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) nakletmişlerdir ki: “İmam, Aşura günü Hz. Hüseyin’in mezarını ziyaret için birçok sevaplar zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: Eğer bir kimse bu ziyarete muvaffak olmazsa Aşura günü Hz. Hüseyin için ağıt yaksın ve evinde bulunan kimseleri Hz. Hüseyin’e ağlamaya davet etsin, evinde yas tutsun, o hazret için figan eylesin ve bu musibetten dolayı birbirlerine taziyette bulunsunlar. Eğer bunu yapsalar ziyarete gidenlere verilen sevabın tümüne nail olacaklarına ben kefilim.” Misbahu’l-Muteheccid s. 772 ve Kamilu’z-Ziyarat s. 172.

 

3- Şeyh Saduk Ehl-i Beyt İmamları’nın sekizincisi olan İmam Rıza’nın şöyle dediğini nakleder:

 

“Muharrem ayı cahiliye ehlinin bile saygısından dolayı zulüm ve savaşı haram kıldığı bir aydır. Ama (Müslümanlar) bu ayın saygınlığını ve Peygamber’lerinin ihtiramını korumadılar. Bu ayda onun evladını öldürdüler, kadınlarını esir aldılar, mallarını yağmaladılar. Allah asla onların bu işini affetmeyecektir! Eğer ağlamak istiyorsan, Hüseyin bin Ali için ağla. Zira onu bir koyun keser gibi kestiler. Ailesinden on sekiz kişiyi onunla birlikte şehit ettiler. Ey İbn-i Şebib! Eğer Peygamber-i Ekrem ile birlikte cennette olmak istiyorsan, Hüseyin’in katillerine lanet et. Ey İbn-i Şebib! Hüseyin (a.s) ile birlikte şehit olanların sevabı kadar sevaba sahip olmak istiyorsan, onları hatırladığında şöyle de: “Keşke ben de onlarla birlikte olup büyük kurtuluşa erseydim!” Ey İbn-i Şebib! Cennette yüce makamlarda bizimle birlikte olmak istiyorsan, hüzünlerde bizimle hüzünlen ve sevinçlerde bizimle sevin ve bizim velayetimize sarıl. Zira bir insan bir taşı bile sevse, Allah kıyamette onu o taşla birlikte haşreder.”

 

Ömer b. Abdulaziz’in Sözü:

 

8. Ömer b. Abdülaziz’e ve bazı nakillerde Ahmed b. Hanbel’e atfedilen: “Allah Teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” sözü de şer’î bir ölçüyü yansıtmaz. Çünkü din zalimle mazlumu aynı kefeye koymamızı şiddetle reddeder. Bu sözden anlaşılan şu ki, sanki o dönemdeki savaşlara katılanların hepsi, hem ölen, hem de öldüren hatalı iş yapmıştır; ne ölene destek olalım, ne de öldürene. Oysa bu, zalimle mazlumu aynı kefeye koymaktır. Eğer Hz. Hüseyin’in hak olduğuna inanıyorsak ve onun İslam’ın temelini hedef alan büyük bir sapıklığı yok etmek için kıyam ettiğine inanırsak o zaman bu sözün bir anlamı kalmaz. Ama eğer Peygamber’in Ehl-i Beyt ve özellikle Hz. Hüseyin hakkındaki sözlerini hafife alır ve tarihin ortaya koyduğu Hz. Hüseyin kişiliğini ve karşı tarafın kimliğini görmek veya kabul etmek istemezsek o başka. Öyle biri zaten Ehl-i Beyt’ten yolunu ayırmıştır.

 

Kur’an-ı Kerim haksız yere peygamberlerin ve marufa emreden kişilerin öldürüldüğünü dile getirmekte ve örneğin şöyle buyurmaktadır:

 

“(Yahudiler) zillet ve yoksulluğa mahkûm oldular ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu da, onların (emrimize) karşı gelmeleri ve sınırları aşmalarındandı. (Bakara: 61)

 

Ama yukarıda nakledilen cümledeki mantığa göre, kimsenin dilini o kanlara bulaştırmaması gerekirdi. Yani, biz o peygamberleri ve marufa emreden iyi insanları öldürmediğimize göre, onların hakkında da konuşmayalım, denmesi gerekirdi. Oysa bu bir nevi onların haksız yere öldürülmelerine destek vermek sayılır. Biz eğer haksız yere öldürülen Hz. Hüseyin ve diğer hak yolu şehitlerini anmaz ve onlara zulmedenleri kınamazsak, gerçekte susarak bir çeşit katilleri savunmakla o şehitlerin kanına kendimizi bulaştırmış oluruz ve ancak o zulmü dile getirip onu işleyenleri kınayarak tarihi görevimizi yerine getirmekle, onların kanının haksız yere dökülmesine ortak olmaktan uzak durmuş oluruz!

Murtaza Turabi


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Özel Dosya: Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib