Ruh Göçü ve Reenkarnasyon Hakkında Bir Okurumuza Cevap

  • News Code : 725751
  • Source : Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA24.COM
Brief

Ruh Göçü ve Reenkarnasyon Hakkında Bir Okurumuza Cevap

Dün sitemizde yayınladığımız "İslam'da Ruh Göçü ve Reenkarnasyon" hakkında bir okurumuzun bize yönelttiği soruyu ve ardından cevabını yayınlıyoruz: 

"Ali bütün peygamberlerle sırren geldi benimle aşikar oldu"Hz. Peygamber( s.a.a.s)

"Velayetimi bin ümmet inkar etti ve binide hayvana döndürüldü." Hz. İmam Ali(a.s)

Ruh göçü olması ruhlara tanınan sürenin eşit olmasını doğurur. Yani çocukluk çağında ölüp cennete girmek ve ihtiyarlayıp binbir günaha bulaşıp feleğin tokadından yemek adil eşit değildir. Şüphesiz Allahu Teala adildir ve ör Hz. Nuh(a.s) bin yıla yakın yaşadığı söylenir. Bazı insanların çok bazılarının az yaşaması derecelendirme babında tezattır. Günahsız kimse (Allah yolunda acı çekme hariç) acıdan kıvranır hayata atılmaz; Allah adildir ve kimseye zulmetmez.İnsanoğlunun acıları ise cennetten çıkmaya sebep olan hatalarına binaen gelir. Dolaysıyla aynı sınava girenlerin sınav süreleri nasıl eşitse yeryüzüne gönderilen ruhların da eşit olmalısı gerekli değil mi? Üstelik bitkiler bile canlıysa ruh barındırması ganidir. Kesilen hayvanların can vermesi de ruhun vücudu terkidir bilmem yanlış mı? Üstelik farklı kaynaklardan nasıl tezat hadisler oluyor anlamıyorum?

***

Bu konu hakkında kelam kitaplarında ayrıntılı bilgiler vardır. Özellikle adli ilahi kitapları bu konulara has olarak yazılmıştır. Bu konuda özellikle Türkçe’ye da kazandırılmış Ayetullah Şehit Murtaza Mutahhari’nin “Adli İlahi” kitabını şiddetle tavsiye ediyoruz… Burada kısaca cevap vermeye çalışacağız:

Öncelikle verdiğiniz hadislerin reenkarnasyonla bir ilgisi yoktur. Başka anlamları vardır. (Ayrıca hadis olup olmadıkları bile tam olarak net değildir) Sınavın adil olması için yaşam sürelerinin aynı olması gerekmemektedir. Önemli olan insanlara Allah'ı ve ahiretini bileceği ve bunun için yapması gereken güç ve kudret fırsatın verilip verilmemesidir. Kimseye açıklama gelmeden zulmedilmez... Ama bazı insanların olanaklarının çok olması (bunlar maddi olabilir, dini bilgiler olabilir) bazılarının az olması veya bazılarının aklının çok çalışması ve zeki olması ile bazılarının kıt olmasın da görüntüde bir adaletsizlik olsa da değerlendirme ve sınava tabi tutulmalarında bir adaletsizlik yoktur. Herkes kendi seviye ve ölçüsüne göre değerlendirilecektir. Örneğin iki kişi düşünün bunlardan birisi bir milyonluk adam, diğeri bin liralık adam. Bunların her ikisi de yardımda bulunmak ve sadaka vermek istiyorlar. Bir milyonluk yüz lira verirse, bin liralık da yüz lira verirse hangisi daha üstün olur? Burada eşitlik olursa zulüm olur ve adaletsizlik söz konusu olur. Dolayısıyla her eşitlik adalet değildir. Her ikisi de eşit vermesine rağmen parası az olan çok olandan daha üstündür... Veya birisinin kafası çok çalışıyor, ama Allah'ın istediği şeyleri yerine getirmiyor, diğerinin kafası az çalışmasına rağmen yerine getiriyor. Burada hangisi üstün olur? Veya her ikisi de yerine getiriyor. Şimdi hangisi üstün olur? Tabi ki kafası az çalışan. Çünkü kafaları eşit olmadığı halde aynı şeyi yapmaktadırlar. Eğer eşitlik dersek zeki olmayana haksızlık ve zulmetmiş oluruz. (az akılla çok performans söz konusu) Ama eğer ibadetleri istenildiği gibi yapmalarına rağmen zeki olan marifetleri de elde etmekte ve manevi olarak çok yol kat etmektedir. Diğeri ise kafasının çalıştığı kadar yapması gerekeni yerine getirmişse (ve fazladan marifet ve maneviyat elde edememişse), şimdi hangisi daha üstün olur? Yine ikisi de eşittir. Çünkü o kendi seviyesinde bu da kendi seviyesinde çalışmıştır. Dolayısıyla bu dünyada zahirde zeki olan daha çok maneviyata sahip olsa da diğer dünyada eşit olacaklardır. Ona göre değerlendirilip ona göre mükâfatlandırılacaklardır. Çünkü adaletin gereği herkesin kendi seviyesine göre ve akıl idrakine göre değerlendirilmesidir; öyle de olacaktır.

Ya da şöyle diyelim: bazıları bu dünyaya sakat olarak gelir; kör, felçli… ama bazıları taş gibi, sapasağlam. Şimdi burada bir adaletsizlik yok mu? Tabi ki bir adaletsizlik söz konusudur. Ancak bu adaletsizlik Allah’tan mı kaynaklı yoksa kişilerin hatalarından ve doğanın bir sonucu olarak mı? Veya deprem, sel, toprak kayması… gibi doğal afetlerde bazıları ölmekte, bazıları sağ salim kurtulmaktadır. Suçlularda, günahsızlar da ölmekte veya sakat kalmaktadır. Şimdi burada bir adaletsizlik yok mu? Veya Selefi-Vahhabi katiller bir yerleri bombalıyor ve masum birçok insan ölüyor. Bunların suçu günahı ne? Bu tür misalleri çoğaltabiliriz.

Burada kısaca şöyle deriz (bu konu çok kapsamlı ve ileri düzeydekilerin konuştukları konudur. Ancak değinmekle yetiniyoruz):

Birincisi dünyaya sakat gelen çocuklar; bunların dünyaya sakat gelmelerinin nedeni büyük ölçüde anne ve babaların hatası veya doğa ve çevre kaynaklıdır. Eğer anne ve baba gebelik öncesi ve sonrası riayet edilmesi gereken şeylere riayet etmemişlerse bu tür sıkıntıların yaşanması gayet doğaldır. Dinimiz bu konuda açık ve net olarak sözünü söylemiştir. Eğer falan zamanda falan işi yaparsanız çocuğunuz kör olabilir, falan şeyi yaparsanız çocuğunuz falan hastalıkla dünyaya gelebilir. Falan işi yaparsanız çocuğunuz veya annesi doğum sırasında ölebilir… veya şu anda kanıtlanan tıbbi gerçekler. Eğer anne gebelik döneminde içki içerse, sigara içerse uyuşturucu kullanırsa veya zararlı bazı ilaçları kullanırsa çocuklar felçli dünyaya gelebilir…

Diğer bir nokta çevredir. Eğer insanlar çevreye zararlı istenilmeyen işler yaparlarsa o işten bu tür istenilmeyen çevre afetleri yaşanabilir. Çernobil felaketi gibi. Zararlı atıklar, altın ve maden çıkarmada kullanılan siyanür, çevreye salınan kimyasal maddeler. Suya ve havaya karıştırılan zararlı gazlar… bunlar da çocukların felçli ve sakat olarak dünyaya gelmesine neden olur. Şimdi suçlu kim? Allah mı (bundan Allah’a sığınırız) yoksa Allah’ın bu konuda uyarılarını dinlemeyen anne, baba ve çevre mi?

Diğer konu deprem ve doğal afetler. Burada da Allah ne buyurmuştur? Tedbirli olun, ne iş yaparsanız yapın sağlam ve dayanıklı yapın. Her şeyi olduğu gibi olması gerektiği gibi yerine getirin… Peki bizler insanlar olarak bunları yerine getiriyor muyuz? Allah bize akıl vermiş ve buyurmuş ki akıl size verdiğim en değerli hazinedir. Bunu iyi kullanın… Biz onu kullanırsak bu tür doğal afetlerden de o oranda kurtuluruz… Nitekim depremlerle sarsılan Japonya örneğinde olduğu gibi, akıllarını kullanarak deprem için önlemlerini almış ve depremde yaşanan acıları en aza indirmişlerdir. Japonlar şu anda depreme dayanıklı evler yapıyorlar ve deprem sırasında o evler artık çökmüyor ve içindekiler de sapasağlam kurtuluyorlar. Bizler eğer depreme dayanıklı evler yaparsak böyle bir durumda evimiz yıkılmaz ve bizler ölmeyiz. Veya deprem riski olan yerlerde evler yapmaz ve yine de depreme dayanıklı evler yaparsak böyle bir durumla karşılaşabilir miyiz? Aynı şey sel ve diğer doğal afetler için de geçerlidir…

Şimdi eğer bizler yapmamız gerekeni yapmazsak Allah’ın dediklerini kulak ardı edersek ne olur? Her hangi bir depremde evimiz yıkılmaz mı? Ailece ölmez miyiz? Bu durumda suçlu kim olur? Bizler mi (çünkü aklımızı kullanıp, tedbirimizi almadık…) yoksa bize akıl veren ve bu aklı iyi kullanın diyen Allah mı?... Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Burada suçlu bizler ve Allah’ın emirlerine riayet etmeyen insanoğludur. Dolayısıyla bunun reenkarnasyonla ve Allah’ın adaletiyle bir tezadı yoktur. Tam tersi adaletin kendisidir. Tabi burada akla şöyle bir soru gelebilir: Peki ne olursa olsun tüm tedbirlerin alınmasına rağmen yine de bazı doğal afetlerde bazıları ölmekte veya sakat kalmakta bunun sorumlusu kim? Veya neden deprem olmakta? Sel olmakta? Hiç bunlar olmasın ve kimse de böyle bir şey yaşamasın… Burada şöyle deriz: birincisi dünya maddi bir düzenlemeye sahiptir. Maddenin de bir hacmi, gücü, kapasite ve dayanıklılık süresi vardır. O süre aşındı mı veya kapasitesini zorlayan bir durumla karşı karşıya geldi mi sarsıntı ve kendisinde bazı istenilmeyen sonuçlara neden olabilir. Yani madde aleminin gereği olarak dünya sarsılmalı ve yer yer böyle sıkıntılar yaşamalıdır. Bu onun doğasında olması gereken zorunlu bir durumdur. Bundan kaçınılmaz. Bunun Allah’la da bir ilgisi yoktur. Maddenin oluşumu ve öz cevheri budur. Toprağın kışın ölmesi, baharda dirilmesi, ağaçların da hakeza kışın ölüp, yazın dirilmesi ve çiçek açması gibi. Ya da insan ve hayvanların doğup, büyümesi ve yaşlanması gibi (bundan kaçınılmaz, bu canlıların doğasına yerleştirilmiş kaçınılmaz şeylerdir). Veya istenilmeyen bir mikrobun bedene sirayet etmesi gibi. Vücuda mikrop bulaşmışsa o beden hastalar ve güç ve bünyesinin durumuna göre hastalık geçirir. Bu durum o mikropla bedenin ortak bir özelliğidir. İkisi bir araya geldi mi belirli hastalıklar oluşur… bu kaçınılmaz onların (maddi) doğasında olan bir durumdur. Bu değişmez ve olması gereken bir durumdur. Yani konu Allah’la alakalı değildir. Allah bazı hikmetleri gereği onlara bu özelliği vermiş ve insanı bu tür şeylere karşı uyarmıştır. Dünya da böyledir. Deprem olmalı ve bazı doğal afetler yaşanmalıdır. Bu onların zatlarına yerleştirilmiş olmazsa olmaz kaçınılmaz şeylerdir. Şöyle diyebiliriz ki dünya maddidir ve her maddenin bir kapasite ve ölçüsü vardır. Sınırlıdır, kısıtlıdır. Ama ahiret yurdu, kamil ve tamdır. Orada deprem, soğukluk, sıcaklık olmaz, dert ve keder olmaz… çünkü orası madde ötesiyle iç içe ve kapasitesi tamdır. Tam olduğu için deprem ve doğal afetler söz konusu değildir. Ama dünya eksik ve maddi olduğundan sınırlıdır, yerine göre sorunlarla karşılabilinmektedir. Dolayısıyla doğaya verilen bu hakikat göz önünde bulundurularak ona göre önlem alınmalı ve ona göre hayatımızı tanzim etmeliyiz. Dünya bundan daha ötesini kaldıramadığından o kadarlık bir kapasite verilmiştir. Maddenin özü bu kadardır. Ama diğer âlem madde ötesiyle içiçe olduğundan bu tür afetler söz konusu değildir… 

İkinci olarak tüm tedbirlerin alınmasına rağmen (fay hatlarının geçtiği deprem, sel, heyelan… bölgesinde yaşamıyor ve evini oralara kurmuyorsa, yaptığı evi en sağlam yere bina ediyor, en sağlam bir şekilde bina ediyorsa, buna rağmen) birileri ölüyorsa veya sakat kalıyorsa, bu da onun sınavı demektir. Eğer insan ölürse, ölüm yokluk demek değildir. Zaten herkes sırasıyla ölmektedir. Bunun da sırası o andaymış. Orada da o ana kadar yaptıklarının karşılığını görecek ve ona göre sorguya çekilecektir. İlla da uykusunda ölünecek diye bir gereksinim yoktur. Ancak doğal afetlerle ölenlere bazı hadislerin belirttiğine göre daha kolaylıklar tanınacaktır. Burada sakat kalanlar da ona göre bu dünyadaki sınavlarını sürdürecek ve o âleme göre hazırlık yapacaktır. Bu tür insanların bu dünyada yaşadıkları sıkıntılar ve zorluklar o kişi için birincisi bir deneme ve sınavdır, (başkalarına ise ibret ve akıllarını başlarına alarak hayatlarına çeki düzen verme aşısı…) ikincisi o dünyada derece ve makamlarının daha da artmasına ve cennetten daha fazla pay kapmalarına neden olur. Diğer bir konu Allah bunun telafisini fazlasıyla yapacaktır. Yani bu tür durumları Allah telafi edecek ve o kuluna oradan daha çok mükâfat verecektir. (eğer sakat kalmasaydı diğer dünyada o kadar nimete gark olmayacak ve o derece ve makamlara gelemeyecekti. Dolayısıyla kişi bu durumdan çok daha hoşnut olacaktır orada… burada zor olsa da sıkıntılı olsa da orada bunun karşılığı çok olacaktır)

Diğer bir konu bizler Allah’a bağlıyız. Onun varlığıyla var olmuş, Onunla hayat bulmuşuz. Bizler ademdik, yoktuk, O bizi yarattı ve bize can verdi, bize lütufta bulunarak bu dünyaya gönderdi… bir çokları varlık nimetini tatmadı ve var olmadı, ancak bizler hayat bulduk ve Onun varlığıyla yaşam sahibi olduk. Dolayısıyla bizler Onunuz, dünya Onun, âlemler Onun, içindekiler Onun, eşya Onun, anne ve babalarımız Onun… Kısacası her şey Onun ve Ona ait. Bizler yalnızca Onun istemiyle var olduk ve yine Onun istemiyle bu varlığımızı sürdürmekteyiz… Şimdi zaten bizler Onunuz, ister yaratır, ister yaratmaz, ister nimet verir, ister vermez, ister tam yaratır, ister eksik… Tabi bunu unutmamak gerekir ki Allah hekimdir, dolayısıyla her şeyi hikmetine göre yapar ve her şeyi olması gerektiği gibi ve hakkıyla yerine getirir. Dolayısıyla abes ve boş iş yapmaz. Herkese hak ettiğini verir, eksik vermez. Allah adil olduğu için de adaletsiz bir iş yapmaz. Her ne yaparsa yapsın adaletine göre yapar ve yerine göre de adaletinden öte lütuf ve keremiyle yapar. Allah eğer adaleti ile bizleri yargılar ve ona göre sınava tabi tutarsa, tabiri caizse bizler yanarız. Hak ettiklerimizi alırsak cennet yüzü göremeyiz. Hiçbir nimet elde edemeyiz. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi zaten her şey Onun, Ona ait olmayan bir şey yok ki. Dolasıyla varlığımız bile Ona aitse, biz nasıl Ondan bir şey talep edebiliriz?! Neden az verdin, neden vermedin, neden böyle yaptın?... Dolayısıyla bir de eğer bizler bu dünyada Onun dediklerini yapmamışsak bir günah, bir hata, bir sevap her günümüz böyle geçerse bunun karşılığı ne olur? Cennet olabilir mi? Kesinlikle olamaz. Çünkü kendimiz dâhil her şey Ona ait. Ve bizler Ona karşı gelerek dediklerini yapmamaktayız veya bazılarını yerine getirmekteyiz… Bunun karşılığı cennet olmamalıdır. Çünkü eğer adaletli davranırsa bir günah, bir hata, bir sevap… diğer yandan her şey zaten Onun… Eğer hiç günah işlemezsek ve her şeyi denilen gibi yaparsak yine cennet yüzü göremememiz gerekir. Çünkü Onun verdiği bir hayatla yaşamaktayız, Onun verdiği bir akılla doğru yolu bulup ona göre hareket etmekteyiz. Onun verdiği güç ve kuvvetle ibadet etmekteyiz, Onun verdiği rızıkla beslenmekteyiz… şimdi ne oldu? Yine her şeyi O yapmış olmadı mı? Güç verdi, kuvvet verdi, yapma iradesi verdi, akıl verdi, imkân verdi, ortamı sağladı… bizler de yine Onun yardımı ile ibadet ettik ve günah işlemedik. Bunun karşılığı cennet mi olmalı? Kesinlikle hayır. Adaletli olursa bizler yanarız. Dolayısıyla Allah adalet üstüdür. Yerine göre adaletli yerine göre ise lütuf ve rahmeti ile davranır ve bizi cennetine götürür veya bu dünyada daha çok batmamızın ortam ve zeminesini hazırlar…

 Kısacası sakat ve felçli durumlarda da Allah telafi edecek ve kimseye zulmedilmeyecektir.

Diğer dünyada herkes bir yaşa getirilecek ve o yaşta orada kalınacaktır. Dolayısıyla bu dünyada yaratılmış herkes orada var olacaktır. İsterse bebekken isterse ruh verilmiş cenin iken. Onlar da orada oranın şartlarına uygun bir şekilde sınav ve imtihana tabi tutulacaklardır. Başarırlarsa cennette başaramayanlar ise cehenneme gidecektir. Bu dünyada deli ve çocuklar da aynı şekilde olacaktır. Birisi çocukken ölmüş sınav ve denemelere tabi tutulmadan ölüyor, diğeri seksen yaşına, doksan yaşına kadar yaşıyor ve hatalara günahlara batıyor. Bebek cennete, yaşlı cehenneme giderse bu adaletsizlik olur. Dolayısıyla herkes sınava tabi tutulmalıdır. Çocuklar, deliler, din ve hak mektebin ulaşmadığı kimseler orada sınava tabi tutulacak ve verilen sınavın ardından herkes hak ettiği yere gidecektir. Dolayısıyla bir zulüm söz konusu değildir… Bunların reenkarnasyon ve ruh göçüyle ne alakası vardır?!  

Ayrıca sınav süresi demişsiniz. Sınav süresinin bir anlamı yoktur. Önemli olan kişinin kapasite, akıl, verilen imkân ve seviyesidir. Akıl seviyeleri bir değilse sürelerinin aynı olmasının ne anlamı vardır?! Birisi peygamber, diğeri sıradan birisi olmuşsa aralarında asırlarca süre olsa ne olur, süre olmazsa ne olur? Birisine tüm imkânlar verilmişse diğerine imkân verilmemişse aralarındaki süre eşit olursa adaletsizlik olmaz mı? Veya birisi dünyayı yönetecek kapasitede diğeri kendisini yönetecek kadarına bile sahip değilse sürenin ne anlamı var? Bazen sürenin eşit olması adaletsizliğin ta kendisidir…

Herkes kendi aklına göre hesaba çekilecektir.

Herkes kendi kapasitesine göre hesaba çekilecektir.

Herkes kendisine verilen imkanlara göre hesaba çekilecektir.

Herkes kendisine verilen teklif ve vazife oranına göre hesaba çekilecekti.

Herkes kendi yerinde ve oranında değerlendirilecektir…

Kimisi çok yaşar daha çok cennet nimetini elde eder, kimisi çok yaşar daha çok yanmasına neden olur. Bu da kişinin irade ve imanına bağlıdır. Eğer aklını kullanmış ve Allah’ın emrine uymuşsa on bin yıl yaşarsa daha çok cennet nimetlerine ulaşacaktır (eğer yüz yıllık yaşayana cennette bir saray yüz ağaç, yüz huri veriyorlarsa… on bin yıl yaşayan daha çok ibadet ve amel ettiğinden bunlardan çok daha fazlasını kazanacaktır. Dolaysıyla bu tür insanlar için çok yaşamak elbette ki daha iyidir) ama eğer aklını kullanmamış ve Allah’ın emirlerine karşı çıkmışsa her ne kadar çok yaşarsa o kadar ateşi bol olur ve cehennemin dibine doğru ilerler. Böyle birisi her ne kadar az yaşarsa daha iyidir. Dolayısıyla yaş faktörü adalet ölçüsü asla olamaz.

Ahirette kişilerin ibadet ve amelleri kapasite, akıl seviyesi, dini bilgi ve imkânlarını ölçecek bir terazi de değerlendirileceklerdir. Dolayısıyla aynı derecede kılınan namazla bazıları cennete bazıları cehenneme gidebilir. Çünkü birisi kapasite, olanak, bilgi ve donanıma sahip, diğeri bunlardan mahrum. Bu ölçümle onlar değerlendirilecektir. Kapasite, akıl ve donanımı olduğu halde zayi etmişse cehennem (tabi Allah’ın lütfunu unutmamak gerekir. İsterse lütufta bulunabilir ve kişiyi cehenneme atmaz) kapasite, akıl ve donanımdan mahrumsa o ölçümle cennete gidebilir. Kısacası orada yalnızca yaptı mı, yapmadı mı? Ölçü olarak alınmayacaktır. Yaptı mı, nasıl yaptı? Yaptıysa hangi şartlarda yaptı? Yapmadıysa hangi şartlarla yapmadı? Yapmadıysa, aklı var mıydı, yapmak için imkan ve olanağı var mıydı, yapmak için güç ve kudreti var mıydı, yapmak için ona öğreten birisi var mıydı…? Neden bu kadar yaptı? Kapasitesi mi bu kadardı, aklı mı bu kadardı, olanağı mı bu kadardı, gücü ve kuvveti mi bu kadardı, bilgi ve donanımı mı bu kadardı…? Bunlara bakılacaktır. Hesaba tam dakik bakılacaktır. Her ayrıntıya dikkat edilecektir. Kimseye haksızlık edilmeyecektir: “Kim zerre ağırlığında bir hayır yapmışsa, onu görür. 8. Kim de zerre ağırlığında bir kötülük yapmışsa, onu görür.” (Zilzal suresi) Her şey kendine münasip bir terazi ve ölçü biriminde tartılacak ve değerlendirilecektir. Haksızlık ve zulüm söz konusu değildir… Tüm amellerimiz bu şekilde tartılacak ve ölçülecektir. Herkes eşit bir şekilde değil, adil bir şekilde yargılanacaktır.

İnsanoğlunun acılarının cennetle hiçbir ilgisi yoktur. Bizler cennetten gelmedik. Bizler ya cennete ya da cehenneme gideceğiz. Bunlar hak edilmelidir. Hz. Âdem’in de geldiği yer cennet değildi. Bu konularda el-Mizan tefsirine bakabilirsiniz.  

Ayrıca Peygamberler ve İmamlar (a.s) bir önceki yaşamlarında ne idiler? Nasıl bir bedene sahiptiler? Peygamber ve İmam bedenlerine sahip olduktan sonra bunun sefasını sürdüler mi? Ne gibi sefa sürdüler? Şu anda neredeler? Hangi vücuda girdiler? Onlardaki reenkarnasyon bittiyse bu neye göre oldu? Ölçüsü nedir? Bittiyse şu anda nerede ve ne yapmaktadırlar? Bunlara cevap verilebilir mi?

Bitki ve hayvanların can taşımalarının ruh göçüyle bir alakası yoktur. İnsan, hayvan, bitkilerde ruh vardır. Ancak farklıdırlar. İnsandaki tam ve kâmil ruhtur, hayvanlardaki zayıf ve kâmil olmayan ruhtur (aslında ruh tabiri doğru değildir, daha düşük derece ile nefs dememiz daha doğru olur), bitkilerdeki de hakeza zayıf bir nefstir. Aralarında dağlar kadar fark vardır. Yeryüzünde görülen ve görülmeyen her şey insan için yaratılmıştır, insanlar da Allah için. Dolayısıyla yeryüzündeki ölçü ve mihver insandır. Aklı tam ve ruhu tamdır. Tabi eğer seviye ve konumunu bilir ve ona göre davranırsa. Yoksa hayvandan daha aşağı olabilir…

ABNA24.COM

 


Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

Mourining of Imam Hossein
Aşura Özel
پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib