Allah İçin Sevmek...

Ayetullah Cevadi Amuli

  • News Code : 805392
  • Source : EHLADER HABER
Brief

İnsan, iradesiyle hareket eden bir varlık olduğundan, Kur’ân, insanın tekâmül yolunu belirleyebilmesi için iradenin var oluş temellerini tanzim edip düzenlemelidir ki insan, neyi irade etmesi gerektiğini ve neden kaçınması gerektiğini bilebilsin ve irade ettiği şeye karşı yapması gerekenler nelerdir, kerahet etmesi gereken şeylere karşı ne yapmalıdır, bilebilsin. Aksi takdirde insan tekâmül yolunda ne yapacağını bilemeyecektir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - İnsan, iradesiyle hareket eden bir varlık olduğundan, Kur’ân, insanın tekâmül yolunu belirleyebilmesi için iradenin var oluş temellerini tanzim edip düzenlemelidir ki insan, neyi irade etmesi gerektiğini ve neden kaçınması gerektiğini bilebilsin ve irade ettiği şeye karşı yapması gerekenler nelerdir, kerahet etmesi gereken şeylere karşı ne yapmalıdır, bilebilsin. Aksi takdirde insan tekâmül yolunda ne yapacağını bilemeyecektir.

Eğer insan tek boyutlu olmuş olsaydı ve tek yönlü hareket etme zorunda kalmış olsaydı, çaba ve mücadele etmesine gerek kalmayacaktı. İnsan, iki boyutlu olduğundan bazı işleri yapmak ister ve yapmak için çaba harcar, bazı işlerden nefret edip uzak durmak ister. İnsanın saadet sırrı da, onun kendi hür iradesiyle yaptığı eylemlerde yatmaktadır zaten. Onun için insanın yönlendirilmesi gerekir; neyi sevmeli, neyi sevmemeli, neyi yapmalı, neyi yapmamalı…

Kesinlikle insanın irade ve keraheti tanzim edilmeli, düzenlenip dengelenmelidir. İşte bu, dinin resmî emri olan “tevellî ve teberrî”dir; yani hangi işi ve kişiyi sevip onun velâyetine girerek ondan yararlanmalı ve onunla dostluk bağı kurmalı ve hangi işten ve şahıstan nefret edip uzak durmalıdır.

Dinin temellerinden biri tevellî ve teberrî, terbiye ve eğitimin nişanelerinden biri muhabbet ve düşmanlık, tekâmül ve ilerlemenin yollarından biri irade ve kerahet olduğundan, bu öğretilerin temelleri ve prensipleri beyan edilip düzenlenmelidir.

İnsan, yalnız ilim ve malumatıyla hareket edemez. İlim ve malumatı, ya onun tevellî, muhabbet ve iradesinin temelini oluşturur ve bu tevellî ve iradesi onun hareket etmesini ve amel etmesini sağlar veya onun teberrî, kerahet ve nefretinin temelini oluşturup terk etmesi gereken işleri terk etmesini sağlar.

Asıl olan, tevellî ve teberrîyi tanzim edip düzenlemektir. Diğer canlı varlıklar, tabiatlarına uygun olanı “cezp” etme ve doğalarına aykırı olanı “def” etme gücüne sahiptirler. Bu iki güçle (güdü) kendi kemallerine doğru hareket ederler. Bu iki güç, yani “cezp ve def”, insanda daha da güçlendi mi, “şehvet ve gazap” şeklini alır; bu merhaleden sonra bu duygu zarifleşip latifleşti mi, “muhabbet ve adavet (düşmanlık)” hâline dönüşür. Yukarıya doğru güçlendikçe, dördüncü merhaleye yani “irade ve kerahet” merhalesine ulaşır. Ve bu batinî duygu ve güç, son merhalesine ve kemal noktasına ulaştı mı, dinin temellerinden olan “tevellî ve teberrî” makamıyla sonuçlanır.

İnsanın batıla tevellîsi ve haktan teberrîsi olmaması ve aynı şekilde tevellî ettiği şeyin hak ve teberrî ettiği şeyin batıl olması gerektiğini bilmesi için vahiy ve akıldan yardım alması gerekir. Aksi takdirde, batılın velâyetine girmekten ve hakka teberrîden emanda kalmayacak; hakkın velâyetinin faziletinden ve batıldan teberrînin faydalarından yararlanamayacaktır. İnsan, tevellî ve teberrîsiz yaşayamayacağı gibi, hakka tevellîsi ile batıla tevellîsi de bir arada toplanamaz; batıla muhabbeti olması, onun kemale ulaşmasına engel olur.

Kur’ân-ı Kerim, bu konuyu şöyle beyan etmektedir:
1- İnsan muhabbetle yaşar ve muhabbetle hareket eder.
2- Muhabbetin merkezi kalptir.
3- Her insanın tek kalbi vardır.
4- Hakkın muhabbetinin olduğu kalpte batıla yer yoktur. Batılın muhabbeti konulmuş bir kalpte ise hakka yer yoktur.

Hakkın muhabbetine ulaşmak için düsturlar ve ona ulaştıktan sonra yapılması gerekenler vardır. İnsan muhabbetsiz yaşayamaz. Kur’ân, insanı fail-i muhtar ve iradesiyle hareket eden bir varlık olarak tanıtıyor. İnsanın hür iradesi ve seçim gücü, muhabbet ve alâkasına tâbidir, insan faydasını bildiği ve muhabbet beslediği şeyi irade eder. Ve aynı şekilde insan zararını bildiği ve kerahet duyduğu şeyden uzak durur. Yani insanın bir şeye muhabbeti yoksa, ona tevellîsi olamaz; bir şeye adaveti (düşmanlığı) yoksa, ondan teberrîsi olamaz. Tevellîde, muhabbet ve alâka asıl, amel ve çaba onun bir uzantısıdır. Teberrîde de adavet ve kerahet asıl, nefret ve uzak durma da onun fer’i ve uzantısıdır. Bundan dolayı Kur’ân; irade, meşiyyet ve seçme yetkisinin, insanın kendi elinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Muhabbetin merkezi ve yeri kalptir; muhabbet idrakle beraber olan manevî bir duygudur. İdrak ve manevî duyguların yeri, ilâhî lütuf olan kalp olduğundan, muhabbetin merkezi de kalp olacaktır. Kalp, muhabbet ve sevgiyi kendisinde barındırır.

Her insanın sadece bir kalbi vardır; insanı ve onun kalbini yaratan Allah-u Teala, her insanda muhabbet ve sevgiyi barındıracak sadece bir kalp yaratmıştır. “Allah, bir kişiye iki kalp vermedi.” (Ahzâb, 4)

Hak ve batıl bir yerde toplanamaz; hak ile batıl birbirlerinin zıddıdır, hak bir yerde varsa, batıl oraya giremez; hakka muhabbet besleyen kalpte batıla yer yoktur. Allah-u Teala Peygamber’ine Kur’ân’da şöyle buyuruyor: “De ki hak geldi, batıl gitti; ne bir daha zuhur eder, ne de yeniden ve tekrar gelir.” (Sebe’, 49)Hak, duygu merkezi olan kalpte zuhur etti mi, ne eski batıl düşüncelere, ne de yenilerine yer kalmaz. Batıl, hak olmayandır, hak olmayan da hak ile beraber olamaz. Hak ile batıl arasında hiçbir bağ söz konusu değildir.

Bunlar, tevellî ve teberrî konusunun temelini oluştururlar. Çünkü Kur’ân, açıkça tevellî ve teberrînin muhabbet ve düşmanlığa dayandığını vurgulamaktadır; insanın bir şeye muhabbeti olmadan, ona tevellîsi olamaz ve aynı şekilde bir şeye düşmanlığı yoksa, ondan teberrîsi düşünülemez. Amel, alâka ve muhabbete tâbidir; nefret ve uzaklık da düşmanlık ve muhabbetin olmamasına tâbidir.

Bunun için, Kur’ân’daki muhabbet konusunun daha dikkatli incelenmesi gerekir. Muhabbetin iyi veya kötü, hak veya batıl oluşu, mahbubun (sevilenin) iyi veya kötü, hak veya batıl oluşuna bağlıdır. Muhabbet, zata izafî bir hakikat olduğundan, muhabbetin değeri, mahbubun değerine bağlıdır. Eğer mahbub batıl ise, bu muhabbet yalan ve batıl olduğu gibi zarar da vericidir. Mahbub hak ise, insan, bu muhabbetin faydasını görecektir.

Dinî öğretilerde, hak ve doğru muhabbet, saadetin temelini, batıl ve yalan sevgi ise şakavetin ve bedbahtlığın temelini oluşturduğu beyan edilmiştir. Dünyayı sevmek her kötülük ve hatanın başı, Allah’ı sevmek her kemal ve faziletin temeli olarak belirtilmiştir. Resulullah’ın (s.a.a),“Dünyayı sevmek, her hatanın başıdır.” hadisindeki “dünya”danmaksat dağlar, denizler, gökyüzü vs. değildir. Maksat insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeydir; ister tabiat sevgisi olsun, ister insanın kemale ulaşmasını engelleyen insanın mağrur, bencil ve mütekebbir olmasına sebep olan ilmi ve düşünceleri olsun. Bu hadiste ve diğer birçok hadislerimizde insanı Allah’tan uzaklaştıran, hata ve günahların yapılmasına sebebiyet veren her şey “dünya” olarak tanıtılmıştır. Öyleyse insanı Allah’a yaklaştıran her şey, faziletin temelini, doğruluk ve hakkın özünü oluşturmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim ve hadisler, bu iki temel konuyu beyan etmiştir. Kur’ân, müminler hakkında şöyle buyuruyor: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler, mu’minler ise Allah’ı her şeyden daha güçlü bir sevgiyle severler.”(Bakara, 165)Ayet-i celilede yalan ve batıl sevgiyi de beyan buyuruyor; onlar putları Allah’ı sever gibi sever ve putlara gönül bağlarlar. Putları Allah’a ortak koşarlar. Oysa onlar batıla gönül vermişken, müminlerin Allah’a muhabbeti daha şiddetli ve daha güçlüdür. Çünkü müminlerin hem canları ve imanları onlarınkinden daha üstündür, hem de Mahbub’ları yüce ve üstündür. Dolayısıyla müminlerin sevgi ve muhabbetleri daha güçlü olacaktır.

Allah’a muhabbet besleyip onu sevmenin yolunu da Kur’ân şöyle beyan etmektedir: “De ki Allah’ı seviyorsanız, bana uyun.”Ayet Resulullah’a (s.a.a) itaati ve risaleti kabullenmeyi, Allah’ın sevgisinin nişanesi olarak belirtiyor. Risalet, Allah’ın emir ve nişanelerindendir; Mahbub’un eser ve emirlerini sevip onlara tâbi olmak, sevginin alâmetidir. Mahbub’un eserini, yani risaleti sevmek, insanda ona karşı bir ilgi, alâka ve bağ oluşturur; bu da insanı tevellî makamına ulaştırır. Tevellîsi olan, harekete geçip amele yönelir. İşte bunun için ayet insanları Resulullah’a (s.a.a) tâbi olmaya, getirdiklerine amel etmeye davet ediyor: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun.” Bu itaat insanı sevdiğine, Mahbub’u olan Allah’a yaklaştıracaktır. İnsanı Allah’a yaklaştıran yol, Resulullah’ın (s.a.a) getirdiği ilâhî öğretilerden ibaret olan dindir. Bu yolu takip etmek seveni sevdiğine, kulu Allah’a yaklaştırır. İnsan, bu yolu takip edip Mahbub’una yaklaştı mı, Mabhub olan Allah da onu sevecektir; bu karşılıklı sevgi ve muhabbet bağı muhib (seven) ile mahbubu (sevileni) buluşturacak ve kavuşmalarını sağlayacaktır. İlk adım insan tarafından atılacak ve ayetin belirttiği gibi, (“Allah’ı seviyorsanız, bana uyun.”)Resulullah’a (s.a.a) uyacak ve daha sonra Allah’ın sevgisini hak edecek(“Allah da sizi sevsin.”). Birinci merhalede insan muhib ve Allah mahbub idi; ama bu merhalede insan mahbub olmuştur, Allah ise muhib. Yani Allah kulunu sevecek ve sevginin meyvesi olarak da onun günahlarını bağışlayacaktır: “..ve günahlarınızı bağışlasın.” Dolayısıyla tevellînin meyvesi, Allah’ın sevgisini kazanmak ve günahların bağışlanmasıdır.

İnsanı, Mahbub’una yaklaştıran ve tevellî makamına ulaştıran yollar, Kur’ân’da geniş bir şekilde açıklanmıştır.

1- İnsanı, Allah’a yaklaştıran bir diğer yol takvadır. Takva, insanı Allah’a ulaştıran onun sevgisini kazanmaya sebep olan bir ameldir. Allah’ın mahbubu olmak için takvalı olmak gerekir; takvalı oldu mu ister istemez Allah onu sevecektir. “Allah muttakileri sever.” (Tevbe, 4)
2- İhsanda bulunmak: “Allah ihsan edenleri sever.”(Bakara, 195)
3- Sabırlı olmak: “Allah sabredenleri sever.”(Âl-i İmrân, 146)
4- Allah’a tevekkül etmek: “Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i Îmrân, 159)
5- Tövbe etmek ve günahlardan temizlenmek: “Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 222)
6- Allah yolunda cihat etmek:“Şüphe yok ki Allah kendi yolunda yan yana kenetlenip, kurulmuş duvar gibi saf kurarak savaşanları sever.” (Saff, 4)Allah yolunda cihat, bazen dış düşmana karşı yapılır, bazen de iç düşmana; yani heva ve heveslere karşı yapılır. Her iki alanda da düşman karşısında direnip mukavemet ederek zafere ulaşanlar, Allah’ın mahbubu olurlar. Allah’ın sevgisini kazanarak tevellî makamına ulaşırlar. İmam Zeynülabidin (a.s) her iki alanda da kendisini başarılı kılmasını Allah’tan istiyor; hem dış düşmana karşı savaşta şahadet şerbeti içmesini kendisine nasip etmesi için Allah’a dua ediyor:“Öyle bir hamt ki, sayesinde saadetli dostlarının arasında saadete erelim ve düşmanlarının kılıcıyla şehit düşenlerin arasında yer alalım.” Hem de nefisle mücadelesinde, yani cihad-ı ekberde kendisini başarılı kılmasını istiyor:“Allah’ım, bu ayda (Ramazan ayında) bizi kullarına vaat ettiğin saygınlığa ehil kıl. Sana itaat etmekte âdeta yarışan kullarına vereceğin şeyleri bize de ver ve rahmetinle bizi en yüksek makamı hak edenlerin arasına kat.”

Eğer bir insan şehit olursa, Allah’ın mahbubu olur. Eğer düşmana karşı savaşında zafere ulaşırsa, yine Allah’ın sevgisini kazanıp mahbubu olur. Her iki yol da, Allah’a yakınlaşmak için gidilmesi gereken yoldur. Eğer insan bu yolları kat etmezse, Mahbub’a yaklaşamaz; yaklaşamayınca da Allah’ın mahbubu olamaz. Allah’ın sevgisini kazanıp O’na yakınlaşmak ve neticede tevellî makamına ulaşılmak isteniyorsa, bu yolların kat edilmesi gerekir. İnsan kendisini Allah’a yakınlaştıran namazı yerine getirir, Allah’a yakınlaşmak için şahadet yolunu seçer, takvalı olmasını sağlayan dinî vecibeleri yerine getirirse, o zaman Mahbub’a yakınlaşmış olur ve Allah onun Mahbub’u olur. İnsan bu yolları kat eder ve Allah’ın mahbubu olursa, yani Allah onu severse, o zaman onun kalbi Allah’ın muhabbetinin ve velâyetinin tecelligâhı/mazharı olur. Allah’ın rızasının dışında hiçbir şeye gönül bağlamaz.

Allah-u Teala, Tevbe ve Mucâdele surelerinde, ilâhî muhabbetin ana hatlarını beyan buyurmuştur. Tevbe Suresi’nde, Allah yolunda yürümek isteyenin yolunda engel olmaması gerektiğini, batıl muhabbetlerden hiçbirisini kalbinde barındırmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kendisini engelleyen bir şeyi sevmemeli, bu yolda gitmesini engelleyecek birisine karşı kalbinde herhangi bir alâka ve sevgi olmamalıdır. Tevbe Suresi’nde, insanı engelleyebilecek dünya sevgilerinden sekiz tanesini beyan etmektedir. Eğer bunlardan bir tanesi engel olursa, insan Allah’a ulaşamaz. Bunlardan bir tanesinin muhabbet veya meveddeti, insanın yolunu keser ve ilerlemesini engellerse, ilâhî azaba duçar olacağını bilmelidir. Anlaşılıyor ki, bunlar Allah’ın muhibleri değillerdir. Eğer Allah’ı sevmiş olsalardı, insana engel olmazlardı; engel oldukları için insanın azap görmesine sebep oluyorlar.

Tevbe Suresi’nde Resulullah’ın (s.a.a) Müslümanlara şöyle demesi emrediliyor: “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesata uğramasından korktuğunuz alışveriş ve hoşunuza giden evler size Allah’tan, Peygamber’inden ve O’nun yolunda cihattan daha sevimliyse, bekleyin Allah’ın emri gelinceye dek...” (Tevbe, 24)

Ayette belirtilen sekiz gruba yönelik muhabbet, örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan herhangi birisinin veya Allah’tan başka herhangi bir şeyin muhabbeti, Allah’ın, Resulü’nün ve Allah yolunda cihat etmenin muhabbetinden üstün olursa, o zaman böyle birisinin ilâhî azaba duçar olması kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda asla hedefe ulaşılmayacaktır; çünkü bu sapıklık ve fasıklıktır. Nitekim ayetin sonunda da buyuruyor ki: “Allah, fasık kavmi hidayet etmez.” Sırat-ı müstakimden sapma, fısk olarak belirtiliyor. Fasık, asla insanî ve ilâhî hedeflere ulaşamaz; çünkü o yanlış yola sapmıştır.

Mücâdele Suresi’nin 20. 21. ve 22. ayetlerinde ise aynı meseleyi farklı bir şekilde, konuyu ispat açısından beyan ediyor: “Allah’ın ve Resulü’nün sınırlarına uymayanlar ve karşı gelenler yok mu, onlardır en aşağılık kişilerin içinde bulunanlar.” Ayette, Allah’ın koymuş olduğu kanunları ve çizmiş olduğu sınırları çiğneyip kendileri kanun ve sınır belirleyenlerin en aşağılık kimseler olduğunu belirtip şöyle buyuruyor: “Allah yazdı, takdir etti ki, andolsun ben ve Resul’üm galip geleceğiz; şüphe yok ki Allah pek güçlüdür, galiptir.” Bu, Allah’ın değişmez sünnetidir. Allah’ın peygamberleri güçlü ve galip olan Allah’a dayandıkları için devamlı galip olacaklardır. Daha sonra müminlerin tevellîsini ispat makamında şöyle buyuruyor:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’ın ve Resulünün sınırlarına aykırı hareket edip onlara karşı gelen birini sever bulamazsın..” Bu topluluk Allah’ı sevdiklerinden, Allah’ın yolunda gitmeyenlere sevgi besleyemezler. Çünkü, “Allah, bir kişiye iki kalp vermedi.” ayeti gereği, kalplerinde başka sevgi ve muhabbete yer yoktur. Sahip oldukları kalbe Allah muhabbetini yerleştirdikten sonra başkasını sevmezler. Allah’ın kanunlarını tanımayıp çiğneyenleri dost edinmezler. “İsterse onlar babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri, yahut da aşiretlerinden olsun.”

Tevbe Suresi’nde belirtilen sekiz gruptan en önemli dört tanesi, bu ayette zikredilmiştir. Onların tevellîlerinin nişanesi, Allah’ın yolunda olmayanları sevmemeleridir. Allah’ın onlara muhabbetinin alâmeti ise ayetin devamında beyan ediliyor: “...Onlar, öyle kişilerdir ki, Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruhla kuvvetlendirmiştir ve onları kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedî olarak kalırlar. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Onlardır hizbullah. Bilin ki, şüphe yok ki hizbullah kurtulanların ve muradına erenlerin ta kendileridir.”

Kalpte Allah muhabbeti varsa, o kalp başka sevgi kabul etmez; eğer kalp kirlenmişse, Allah muhabbeti oraya girmez.

Muhabbet bir yoldur. İnsan bu yolun merhalelerini kat ettikçe, Mahbub’a olan muhabbeti artarak güçlenir ve Mahbub’a daha fazla yaklaşmış olur. Muhabbet, yerinde saymakla bağdaşmaz, hareket ister; durmak, oturmak ile bağdaşmaz, yürümek, gitmek ister. Muhabbet, mahbubun yolu diye adlandırılan bir yoldur; muhibbi mahbuba ulaştıran yoldur. Âl-i İmrân Suresi’nde buyurduğu gibi: “Allah’ı seviyorsanız, bana uyun.”Peygamber önde, siz de arkasından yürüyün; muhabbet yolunu kat edin. Peygamber Habibullah’tır, Habibullah’ı takip etmek Mahbub’a ulaşmaktır. İlâhî vecibeleri yerine getirmek, Allah yolunda cihat etmek; hem dış düşmana karşı, hem de iç düşmana karşı savaşta, Resulullah’a tâbi olmaktır. Böylece tevvellî ve teberrî gerçekleşmiş olur ve insan Allah’ın mahbubu hâline gelir.

Görüldüğü gibi tevellî ve teberrînin temelini muhabbet ve adavet (düşmanlık) oluşturuyor. Kur’ân’daki bu iki kelimenin yer aldığı ayetler incelendiğinde, tevellî ve teberrînin, insanın yaratılış hedefinde ne kadar büyük bir rol oynadığı görülecektir; tevellî ve teberrînin, insanın hedefe ulaşmasında ne kadar önemli ve temel konuma sahip olduğu anlaşılacaktır.


İlgili Konular

Yorumunuzu Giriniz

E-Posta adresiniz yayımlanmayacaktır. *İle işaretli alanların girilmesi mecburidir.

*

پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır