Ben dünyaya gelmek istemedim! Dünyada olmam neden zorunlu?

  • News Code : 348571
  • Source : Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA.İR
Acaba bu dünyada benim var olmam ve vücut bulmam zorunlu ve cebri mi olmuştur? Ne bu dünyanın güzellik ve kötülüklerini, ne dünya hayatından sonraki cennet ve cehennemi ve ne de ahirette hesap vermeyi istemeyen birisi yine de yaşamak zorunda mıdır? Ben olmamış olsaydım bu geniş dünyada ne gibi bir farklılık olacaktı? Yaratılmamış olsaydım; ne bu dünyada var olan sorunlarla karşılaşırdım ve ne de Allahın ahiret bağlamındaki emir ve yasaklarıyla karşılaşmış olurdum. Bu soru düşünce ve zihnimi tamamen meşgul etmekte ve kurcalamakta. Allah ile güzel ilişki kurmamı engelliyor. Sürekli keşke var olmamış olsaydım arzusunda bulunuyorum!!!

Cevap: İnsan ruh, zihin ve cisim olmak üzere üş unsurdan şekillenmiştir. İnsanın ezelde Allah ile gerçekleştirdiği sözleşme ve misak, başka bir ifadeyle insanın Allah ile olan varlık ilişkisi cisim ve zihninin ötesindedir. (Allahın evliyaları bu durumdan müstesnadırlar zira onlar bu durumdan haberdar olmuşlardır). Buna binaen çoğu zamanlarda insan unutkanlığa müptela olur. Fıtri olan misak ve sözleşmesini unutur. Peygamber ve Allahın veli kulları zikirden dolayı bu makamı hatırlamış kimselerdir. Onların tüm uğraşları diğer insanları da asıl ve hakiki yerlerine döndürüp oraya yerleştirmektir.

Dünyaya gelen her insan aslında daha dünyaya gelmeden önce vücut feyzini kabul etmiştir. Sonuç itibariyle de kendi fıtratsal kemalinden haberdar olacaktır. Hayata temayül etme, var olma ve vücut bulma insanın en zati ve doğal temayüllerindendir. Bunu tüm vücuduyla istemektedir. Hatta kendi yaşamlarında sorunlara maruz kalan insanların çoğu bile diğerlerinden daha fazla yaşama âşık olduğundan dolayıdır. Zira var olan şartlarda kendi aşklarına cevap bulamadıklarından dolayı görünürde var olan her şeyden ümitsiz olmuşlardır. Asıl itibariyle bunlar görünürdeki şartlardan ümitsiz olmuşlardır. Vücudun kendisine ve Allahtan ümitsize düşmemişlerdir.

Belki de manevi bir bakış açısıyla şöyle diyebiliriz, zahiri ve görünürdeki bu dünyaya olan ümitsizliğin kendisi Allaha dönme başlangıcı olabilir. İnsanın yalnızlıkta Allah ile dost olma ve Allah'ı kendi iç dünyasında bulması buna güzel bir örnektir. Buna rağmen çoğunlukla insanlar Allah’a en çok ihtiyaç duydukları vakit Allah tan kaçarlar.

Buna binaen var oluşu ve vücut bulma bağışını inkâr etmek fıtri olamayan bir halettir. Dışsal, fer'i ve arızi etkenler ve amiller tarafından insana ilga edilmektedir. Hatta intihara başvuranlar bile fıtri olarak yok olmayacaklarını bilirler. Onların intihardan bekledikleri tek hedef karşılaşmış oldukları sorunlardan kurtulmak ve istenilen bir asayişe varmaktır. Oysa bu tür insanlar bu eylemeleriyle işlerini daha da zorlaştırmaktadırlar.

İnsanın kendi yaşamında karşılaştığı zorluklar ve sorunlar, karşılaştığı bütün çetinlikler ve onlara tahammül kişinin var oluş değerinin oranındadır. Onu beklemekte olan son saadete karşı tahammül ettiği bütün bu zorluklar bunun yanında çok hafif ve değersizdir. Öyle ki bu mertebe (nihai kemal) insan için hasıl olduğunda insanın çekeceği hasret şöyle olacaktır: “Keşke daha erken kendimi tanımış olsaydım ve karşılaştığım dünyevi zorluklara karşı daha fazla sabretmiş olsaydım.”

Kesinlikle bilinmelidir ki cehalet perdeleri kenara itildikten sonra, insanın kendisine ve Allah’a yönelik olan bilgisi ve marifeti fazlalaştığında insanlardan hiç kimse varlıksal bu bağışı inkâr etmez. Ama görünür olan bu dünyada kendilerine yönelik olan bilgilerin zayıflığından ve iç âlemlerindeki rıza, teslimiyet, rıdvan ve cennet makamından uzak kaldıklarından ötürü varlıklarının şükrünü yerine getirmekten uzak kalmış ve hakkını eda edememişlerdir.

Bilmeliyiz ki sahip olduğumuz varlığımızın nimeti ve insanın varlık âleminde sahip olduğu konum Allahın halifesi olmasındandır. Yeryüzü, gökyüzü ve meleklerin tümünün insana secde etmiş olmasındandır. Eğer insan yaşam serüveninin bir bölümünde kendisine bağışlanmış olan vücudunun cebri ve mecburi olduğunu hissederse bu sadece vücudunun metafiziksel boyutlarından perdelendiğinden dolayıdır. Bu perdeler de onun unutkanlığından kaynaklanmıştır. (Seyr-i suluk çizgisindeki) zikir gücüyle unutkanlıklarını ve gafletlerinin perdelerini kenara itmeleri gerekir. Allah’ın has kulları gibi Allah’ın kendisiyle sözleştiği ve ondan misak aldığı, misak verdiği ve âşık olduğu günü yani "elestü bi rabbiküm=Ben sizin rabbiniz değil miyim" (zer alemini) hatırlatmaya çalışmalıdır.

"Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir"[1]

Çok sade ve basit bir mantıkla bu konuyu şöyle ortaya koyabiliriz: Her hayrın vücudundakine karşın yokluk onun şerri sayılır. Her hayrın mebdei ve başlangıcı olan vücudun kendisi saf yokluğuna (mutlak yokluk) karşı mutlak ve saf hayırdır. Buna binaen tarafın birisinde sırf ve saf vücut var olmakta diğerinde ise adem ve sırf yokluk karar kılınmış ki bu da mutlak şerdir. Hal böyle olunca yokluk tarafını diğer tarafa tercih etmek mutlak şerri, mutlak hayra tercih etmek anlamındadır.  Bu zahiri dünya hayatı ve vücudunun gereksinimi olan bu zorluklar, bu tercih için bahane ve bir delil olarak gösterilebilir. Ama bu dünyanın neticesinde insanın varacağı büyük hayırlara kıyasla bu sorunlar ve zorluklar bile hayır sayılır.

Buna binaen yokluğun vücuda tercih edilmesi gaflet ve daha sonra insanın varacağı kemallerden gafil kalmasının neticesinde olabilir. Aynen bir çocuk gibi. Çocuk, sağlığını koruma altına almak için kendisine uygun görülen aşının kendisi için neleri sağlayacağından habersiz olduğu için hastalığı iğne ve aşıya tercih eder. Dolayısıyla iğnenin getireceği hafif ağrıdan kaçar. Oysaki onun bu tercihi onun fikirsel olgunluğa ulaşmadığından çocukluk fikri ve cehaletinden kaynaklanmaktadır. Kesinlikle bu çocuk fikirsel ergenliğe ulaştıktan sonra böyle bir kararı onaylamaz. Bu nedenle Allah, kendi kulları ve yaratıklarının maslahatını ve nelerin kendileri için zararlı ve bozuk olduğunu daha iyi bilir. Allah, kullarına karşı, onların kendilerine olan şefkatinden daha şefkatlidir.

Yazılan bütün bu konuların ötesinde şu noktanın hatırlatılması gerekmektedir: Yaratılışın aslı, Allah tarafından insana nasip olmuş ilahi bir lütuftur. Böylelikle insan bu lütfün saye ve gölgesinde varlık âlemindeki kemal derecelerine ulaşabilir ve ilahi nimetlerden yararlanabilir. Allah’a karşı hak sahibi olması ve hak iddia etmesi için değil.[2] Örneğin: Ev sahibi bir sofra açmış ve sofradaki yemeklerden yemeleri için bir grup insanı sofraya davet etmekte. Eğer birisi kendi isteğiyle sofradaki yemeklerden yemez ve geri dönüşümü olmayan açlık etkisi ona yüklenirse. Acaba böyle birini davet ettiği için ev sahibini sorgulamak gerekir mi? Acaba misafirin onu konuk ettiği için ev sahibini sorgulaması doğru mudur? Dolayısıyla insan ve Allah arasındaki tekvini ilişki; yaratan yaratılan, varlık ve yokluk ilişkisidir. İnsan varlığının tamamı, Allah’tandır. Bu bakış açısıyla Allah üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Allah’ın lütuf, ihsan, cömertlik ve sevgi iradesi, insanın yaratılmasına sebep olmuştur. Bu muhabbeti öyle bir noktaya getirmiştir ki Allah’ın halifesi unvanını kendinde karar kılmıştır.[3] 

İman ve mümince bir bakış açısıyla bakıldığında insan Allah’ın yanında ve iki bağımsız varlık gibi değildir (Bilakis vücut ve varlığı, Allah’tandır.) ki yaratılışını inkar etsin. Bu anlayış sadece hümanist bir anlayışta tasavvur edilebilir.  Zira bu anlayışta, kalptaki Allah’a olan inanç inkâr edilmektedir. Allah’a inançları olsa bile Allah’a karşı kalbi bir ilişkileri yoktur ve kendi varlıklarını, bağımlılığın aynısı olarak bilmektedirler.

Esintilerimiz ve oluşlarımız senin vergindendir

Nimetlerinin lezzetini geri alma

Nakl u bade ve camını geri alma,

Ger alırsan kimdir araştıracak.

Nakiş ve nakış edici güç etirirse…

ABNA.İR

İLGİLİ HABERLER

[1] - Araf, 172.

[2] - Turhan, Kasım, "Nıgerişi İrfani-Felsefi Ve Kelami Bı Şahsiyet Ve Kıyam İmam Hüseyin", Kum: neşri çılçırağ, 1388, s. 264. Daha fazla bilgi edinmek için aynı kitabın "ihtiyar der hadise-i kerbela" faslına müracaat ediniz.

[3] - "kuntu kenzen mahfiyen, fe ahabebtü en a’refe, fe halektü el-halke li key a’refe" yani "ben gizli bir hazine idim, tanınmak istedim, yaratıkları tanıyayım diye yaratım"; "Biharu'l – Envar", Beyrut: müesesei el – vefa, 1404 k. c. 84, s. 344.


پیام رهبر انقلاب به مسلمانان جهان به مناسبت حج 1441 / 2020
Şeyh Zakzaki
conference-abu-talib
Yüzyılın Anlaşmasına Hayır