Ey Allah’ın Resulü! Bana teslim ettiğin emanetin tekrar sana iade edildi, derdim sürüp, gidecek ve sana kavuşuncaya kadar gecelerim uykusuz olarak sabahı bulacak.
Ümmetinin bize zulüm etmekte nasıl elbirliği ettiğini ve onlardan çektiklerimizi kızın sana haber verecektir, O’na sor; durumu ondan haber al. Hem de bunlar senden ayrılığımız uzamadan ve ismin dillerden düşmeden oldu, bitti.
Selâm olsun ikinize de, selâm verip veda eden kişinin selamıyla, incinmiş, daralmış kişinin selamıyla değil. Ayrılıp gidersem usancımdan değil; oturur, derdimi söylersem de Allah’ın sabredenlere vaad ettiği mükâfat hakkında kötü bir zanna düştüğümden değil.
Evet, sabır daha güvenli ve daha güzeldir, çünkü istilacılar bizlere musallatı olmasaydı, kabrinin başını mesken edinir, oradan ayrılmazdım. Orada yalnızlığa çekilir ve beklerdim. Oğlunu yitirmiş bir anne gibi, musibetin büyüklüğüne oturur ağlardım. Allah biliyor ki kızını düşmanlarının korkusundan gizlice defnettim, zorbalıkla hakları çiğnendi, herkesin gözü önünde O’na kalan mirasa el konuldu. Hâlbuki aramızdan ayrılmanın üzerinden fazla bir zaman geçmemiş ve ismin daha eskimemişti. Allah’adır şikâyetimiz ya Resulellah! Sana itaat etmekle gönülleri teselli etmek ve sabır güzel olur. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin ve kızın Fatıma’nın (s.a) üzerine olsun.”
Şair konuyla ilgili olarak ne kadar anlamlı ve güzel şiir söylemiştir:
“Mustafa’nın (s.a.a) ciğerparesi neden gizlice defnedilsin
Ve kabri niçin yerle bir olsun.
O göçtü, gitti ancak insanların en kederlisi ve devranın çıkmaz acıları arasına sıkışmış bir halde gitti,
Kabri meçhul kaldı, kimse de onu görmedi ve bilmedi; hangi mukaddes toprak üzerini örttü?”