Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: 2026 yılı 3 Ocak sabahı erken saatlerde, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin son kırıntıları, ABD özel kuvvetlerinin Caracas’a düzenlediği askeri baskın ve Venezuela’nın seçilmiş Cumhurbaşkanı Nicolás Maduro Moros’un kaçırılmasıyla tamamen sarsıldı.
Maduro ve eşi ile birlikte gerçekleştirilen kaçırma operasyonu, başkentteki askeri ve sivil altyapıya yönelik bir dizi füze ve insansız hava aracı saldırısıyla eş zamanlı gerçekleşti; saldırılarda en az 40 kişi yaşamını yitirdi.
ABD Başkanı Donald Trump tarafından doğrudan talimatlandırılan bu operasyon, Washington’un Bolivarcı Devrimi devirmek ve Latin Amerika ülkesinin geniş hidrokarbon kaynakları üzerinde koloniyal kontrolünü yeniden tesis etme çabasının 25 yıllık birikiminin zirvesi olarak kayda geçti.
ABD yönetimi bu saldırıyı “uyuşturucu terörizmine karşı bir kolluk operasyonu” olarak sunarken, gözlemciler bu eşi benzeri görülmemiş saldırının modern kıtasal ilişkilerde benzersiz bir devlet terörü örneği teşkil ettiğini; Birleşmiş Milletler Şartı, egemenlik hakkı ve halkların kendi kaderini tayin hakkının açık bir ihlali olduğunu vurguladı.
Ancak Washington’un Caracas’a müdahalesi ilk değil. Bu yöntem, Başkan Hugo Chávez’e karşı 2002’deki başarısız darbe girişimine kadar uzanıyor ve ABD’nin rejim değişikliği için gizli ve yasadışı araçlar kullanmaya hazır olduğunu ortaya koyuyor.
ABD’nin politikası, gizli subversiyon yöntemlerinden yasa dışı tek taraflı yaptırımlar yoluyla ekonomik boğma stratejisine evrilmiş ve bu, Venezuelalı halkı teslim olmaya zorlayan hesaplı bir hibrit savaş doktrini olarak tanımlanıyor.
Maduro’nun yargısız kaçırılması, Panama, Haiti, Şili ve Brezilya da dahil olmak üzere ABD müdahalelerinin uzun ve karanlık tarihinin bir parçası olarak görülüyor. Bu, kaynak sömürüsünü ve jeopolitik hakimiyeti demokrasinin ve uluslararası hukukun önüne koyan emperyal bir doktrin anlamına geliyor.
Uzmanlar, bu operasyonu, ABD’nin artık tek taraflı olarak meşru görmediği herhangi bir yabancı lideri fiziksel olarak ele geçirme hakkını ilan ettiği tehlikeli bir emsal olarak nitelendiriyor.
Maduro’nun kaçırılmasının doğrudan öncülü, 11-13 Nisan 2002 tarihleri arasında ABD destekli yasadışı darbe girişimidir; bu darbe, Başkan Chávez’i geçici olarak görevden almıştı. ABD’nin düşmanlığının tetikleyeni, insan hakları ya da yönetim değil, ülkenin geniş kaynakları ve özellikle petrolü üzerindeki kontrolüdür.
Chávez’in 2001 Organik Hidrokarbonlar Yasası’nı yürürlüğe koyması, petrol kaynaklarını uluslararası şirketlerden geri almış ve gelirleri yoksul halk için sosyal projelere tahsis etmişti. Bu demokratik kaynak kontrolü, ABD’nin ekonomik çıkarları ve dayatmacı neoliberal model için kabul edilemez bir meydan okumaydı.
Deşifre edilen belgeler, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batı Yarımküre İşlerinden Sorumlu Yardımcısı Otto Reich de dahil olmak üzere üst düzey yetkililerin darbe planından haberdar olduğunu ve sivil ile askeri aktörlerle aktif işbirliği yaptığını ortaya koyuyor.
ABD yanlısı iş insanı Pedro Carmona’nın 47 saat süren yasa dışı görev süresinde Ulusal Meclis ve Yüksek Mahkeme’yi hemen feshetmesi ve Bush yönetiminin derhal darbeci rejimi tanıması, Washington’un demokratik bir yönetim yerine uyumlu bir diktatörlüğü tercih ettiğini gözler önüne serdi.
Halk ayaklanması Chávez’i yeniden iktidara taşırken, 2002 darbesi ABD’nin demokratik yollarla seçilmiş bir Venezuelalı başkanı zorla görevden alma niyetini ve kapasitesini ortaya koyan kritik bir emsal oluşturdu.
Başlangıçta dolaylı yöntemlerle yürütülen bu strateji—yerel vekiller ve medya manipülasyonu—madde ve fiziksel tutuklama hedefine yönelikti. Chávez’in geçici alıkonulması, Venezuelalı bir devlet başkanının kaçırılmasının ABD dış politikasında operasyonel olduğunu göstermişti.
Maduro’nun kaçırılması, dolayısıyla rastgele bir tırmanış değil, neredeyse çeyrek yüzyıldır süregelen rejim değiştirme planının doğrudan ve askeri güçle hayata geçirilmiş hali olarak değerlendiriliyor.
yorumunuz