Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- İslami Düşünce: Öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Allah razı olsun. İnternette faaliyet gösteren İslami düşünce adıyla bir forumumuz var. Sorularımı islami düşünce adına soracağım.
Öncelikle son zamanlarda Ortadoğu ile ilgili gündemimiz var. Suriye olayları, Arap Baharı ve değişik İslami ülkelerdeki durumlarla ilgili konuşalım isterseniz? Ortadoğu’da Arap Baharı diye bir rüzgar esiyor. Bu rüzgâra Müslümanların dahli nedir? Ne gibi bir fonksiyonları vardır? Bu hareketler dışardan güdümlü mü yoksa içerden mi?
ATASOY MÜFTÜOĞLU: Bu Arap Baharı tanımı bize ait tanım değildir. Dışardan yapılmış bir tanımlama, aynı zamanda Arap Devrimi tanımı da bize ait bir tanım değildir. Bu tanımlar Arap dünyasında yaşanan gerçekliği yansıtmıyor. Olayların bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi gerekiyor. Maalesef bütün boyutlarıyla değerlendirilmiyor. Biz olaylarla çok ilgileniyoruz ama olgularla ilgilenmiyoruz. Olaylarla ilgilenmek kolaydır, olayları takip etmek için herhangi bir yeteneğe ihtiyaç yoktur. Olguları takip etmek için ise konuyla ilgili yeterli bir birikime sahip olması gerekir, bir duyarlığa sahip olmak gerekir. Bizim yaşadığımız dünyanın, çağın, tarihin bütün dinamiklerine sahip olması gerekir. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Nasıl bir tarih sürecinde yaşıyoruz? Bu süreci belirleyen etkenler nelerdir? Bu süreç içerisinde İslami toplumlar etkin bir konumdalar mı? Dolayısıyla biz şunu söylemeliyiz: Olaylarla ilgilenmek yerine olgularla ilgilenmek gerekir. Çünkü olgularla ilgilenmiyoruz. Olaylara ilgili olarak bakanlar “Orada neler oluyor?” Sorusuna yanıt ararlar. Hâlbuki olgularla ilgilenenler “ Neden oluyor? ” sorusuna yanıt aramak gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Neden oluyorun yanıtını bulmak için de şimdiye bakmak yerine, şimdinin öncesine gitmek gerekiyor. Evvela İslam toplumlarının elindeki bütün sınırlar yapay sınırlar, sömürgecilerin çıkarlarına hizmet etmek üzere, onların tayin ve tespit ettiği sınırlar ve onların tayin ve tespit ettiği yöntemlerdir. Bugün İslam dünyasında Avrupalı olmayan ama Avrupalıları temsi eden yöneticiler vardır. Yani bunların çıkarlarını temsil eden, bunların çıkarlarına hizmet eden yöneticiler vardır. Buradan hareketle bir durum değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Kuşkusuz diktatörleri deviren her eylem mübarek eylem olarak kabul edilmelidir. Ama diktatörleri devirdikten sonra yapılan nedir sorusu şu anda boşlukta bulunuyor.
Diktatörler bir şekilde devrilmiştir ama yerine yeni bir düzen ikame edilememiştir. Yeni bir model ve program ortaya konulamamıştır. Ayaklanmacı kitleler ne istemediklerini söylemişlerdir ama ne istediklerini söylememişlerdir. Ayaklanmalarla ilgili kollektif bir liderlik söz konusu değildir. Ayaklanmalar hangi modeli gündeme getirmek gibi gündemle ortaya çıkmamışlardır. Kuşkusuz burada şunu belirtmek gerekir. Yani bu ayaklanmaları hafife almamak gerekir. Çünkü bu ayaklanmacılar aynı zamanda büyük bir risk alarak meydanları doldurmuşlardır. Ancak burada üzerinde durulması gereken şudur: Ayaklanmalar ne baharı getirmiş ne de devrimle sonuçlanmıştır. Çünkü hiçbir ülkede yapısal bir değişim söz konusu olmamıştır. Tunus Cumhurbaşkanı bundan birkaç hafta önce “Ben sküler demokrasinin sözcüsüyüm” demiştir. Tunus Millet Meclisi Başkanı bundan birkaç hafta önce “ Hala Burguvistim” demiştir. Şu anda Nahda hareketinin lideri Raşid El Gannuşi yeni bir demokrasi havarisi gibi konuşmaktadır. Özellikle demokrasiyi bir kalkan ve maske olarak kullanarak sömürgeciliği bir şekilde devam ettirmektedir. Biz bunu fark etmiyoruz. Örneğin Raşid El Gannuşi kendi dönemlerinde kadınların bikiniyle denize girebileceklerini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Bu ayaklanmalarla ilgili herkes Batı kamuoyunu ikna edecek mesajlar vermek üzere adeta yarışmaktadırlar. Yani Batılılara ve İsraillilere zarar vermeyeceklerine ilişkin güvence veriyorlar. Buradan hareketle unu söylemek gerekiyor.
Bu ayaklanmalarla ilgili altı çizilmesi gereken şey; ayaklanmalar ile ilgili yapısal bir değişiklik gerçekleşmemiştir. Ayrıca yapısal bir değişim talebi gündeme getirilmemiştir. Yine dikkate alınması gereken başka bir nokta da şudur: Yerel diktatörlere karşı olan kitleler küresel diktatörler ve küresel diktatörlük hakkında herhangi bir açıklama yapmış değillerdir. Bu da dikkate değer bir olgu. Ayrıca ayaklanmalar diktatörleri devirmiş ancak bir istikrar sağlayamamıştır. Şu anda diktatörlerin devrildiği ülkelerde kitleler büyük istikrarsızlıkla, belirsizlikle karşı karşıyadırlar. Bunu aşmak için de hiç kimsenin bir önlemi yoktur.
Ayrıca İhvan-ı Müslimin’in islami modeli hayata geçirmek gibi bir modeli yoktur. Çünkü günümüzde özellikle neo-liberal akım ve sermayenin aklı toplumlara vaziyet ediyor. Olayların arkasında herhangi bir askeri güç, militer güç aramak yerine toplumları şu anda dönüştüren neo-liberal bir dalga var. Özellikle genç kuşaklar neo-liberal dalgalardan doğrudan doğruya etkilenirler. Ancak bir taraftan da şu var; Tüm toplumlarda şimdiye kadar fark edilmeyen daha yeni fark edilen bir gerçeklik ortaya çıktı. O da şudur: Amerika’ da Ting Tang kuruluşu vardır. Bu Ting Tangların büyük bir bölümü Orta Doğu’nun zihinsel anlamda yeniden dönüştürülmesi için oralarda fail halindedirler.
Geçtiğimiz günlerde, haftalarda Kahire’de Ting Tang temsilcilerinden 20 tanesi bir şekilde yakalandılar. O ana kadar bunların Kahire’de faaliyet gösterdiklerine ilişkin herhangi bir belirti yoktu. Dolayısı ile Generaller bu 20 kişiyle ilgili bir soruşturma ihtiyacı duydu. Ancak Amerika bu 20 kşinin derhal serbest bırakılması için ciddi bir ültimatom verdi. Bu ültimatom üzerine bu 20 kişiyi vermediler vermemekte ısrar ettiler. Daha sonra da müzakereler sürdü. Çünkü Generaller sürecin nasıl işlediğine ilişkin somut delillere ulaşacaklardı. Yani bu 20 Ting Tang kuruluşu ile ilgili olanlara genç kuşakları kitleleri nasıl harekete geçirdiklerini soracaklardı ve Generallerin elinde bir veri olacaktı. Amerika bu verilere Generaller sahip olmasın diye Amerika’da bulunan 100 kadar yasal tutukluyu Mısır’a iade ederek değiş tokuş önerisinde bulundular. Bu değiş tokuş önerisi Generallere cazip geldiği için o 20 kişi serbest bırakıldı.
Bununla şunu söylemek istiyorum; Doğrudan dış etkiyi konuşmak yerine dolaylı dış etkiden bahsetmek gerekir. Dolaylı dış etkiden kastımız nedir? Küresel kültür artık bütün toplumları etkiliyor. Küresel kültür bir kimlik parçalanmalarına, kültürel erozyona, yeni melezleşmelere ve kozmopolitizme neden oluyor. Biz de Müslümanlar olarak kozmopolitizme uzak değiliz. Geçmişte İslam İmparatorluklarında farklı kültürler bir arada yaşadı yani bir tür kozmopolitizm vardı. Burada sorun şudur: Bu tür bir kozmopolitizm edilgen bir kozmopolitizm mi? Kozmopolitizm kültürü daha çok etkileyen bir kültür olduğu için ayaklanmalara biz eleştirel gözde bakıyoruz.
Bir yapısal bir dönüşüm gerçekleştirmeyi başaramadı, yapısal değişim ve model önerisi yok. Türk model üzerinde konuşuluyor. Ama bu spekülatif bir konu. Türk modeli büyük ölçüde Batılılaşmayı ve seküler yapıları öneren bir dünya görüşüdür. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz. Arap dünyasındaki ayaklanmalar bir baharı ve devrimi yansıtmıyor. Ancak kitleler siyasal bir tavır ortaya koyuyorlar. Kitleler büyük bir risk alıyor. Bu önemlidir. Kitleler şimdiye kadar hiçbir şeye hatır demiyorlardı. Şimdi bir şeye hayır diyorlar. Bunların altı çizilebilir ama bir bahar olmadığını belirmek gerekiyor.
Suriye’deki duruma gelelim. Orada bir zulüm var.
Kuşkusuz bir zulüm var. Önce Suriye ile ilgili olarak biz kendi aramızda konuşmayı başaramadık. İlk zaafımız bu. Biz herhangi bir sorun hakkında birbirimizle yardımlaşmayı, dayanışmayı başaramıyoruz. Burada bir sorun var. Taraf olmaya, mezhep farklılıkları bağlamında kışkırtılmaya müsaidiz. Bunlar bizim çok ciddi zihinsel bir problemle karşı karşıya olduğumuzu gösteren şeylerdir. Türkiye’de Müslümanlar Suriye konusunda birbirleriyle konuşmayı başaramamışlardır. Önce şunu belirtmek lazım. Biz Suriye’de olayları takip ediyoruz ama olguları takip etmiyoruz. Biz olguları takip etmiş olsaydık şayet 11 Eylül’den 10 gün sonra Suriye’nin istikrarlaştırılmasını, etkisizleştirilmesini, İran yörüngesine çekilmesini, direniş hareketlerinin Suriye’den sürgün edilmesi gibi pek çok boyutu içeren konuların gündeme getirilmiştir. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemle NATO’nun yeni bir stratejisi vardır. Bu yeni strateji, İslam dünyasında hiçbir ülkenin tayin edici, belirleyici bir güç haline gelmesine izin vermemektir. Birincisi budur.
İkincisi; Yine İslam dünyasından hiçbir ülkenin İsrail’i tehdit edecek bir noktaya gelmemesini sağlamaktır.
Üçüncüsü; İslam dünyası toplumlarında İslam’ın bir siyasal, ekonomik bir model olarak ortaya çıkmasını sağlayacak bütün çalışmaları bertaraf etmektir. Yani NATO yalnızca askeri bir örgüt değil, aynı zamanda bir siyasal örgüt ve Emperyal sistem adına bu projeyi gerçekleştiriyor. 11 Eylül’den sonra Emperyal güçlerin Suriye’nin istikrarlaştırılmasına ilişkin planlara dair elimizde belgeler var. İsteyene, arzu edene her zaman o belgeleri açmaya hazırız. Bu belgeler doğrultusunda Amerika’dan, Fransa’dan ve İngiltere’den kimi kuruluşlar” bunlarda ne var, ne vadediyor ?”diye Suriye’ye giderek öncelikle İslami unsurlarla temas sağlıyorlar. Onların gücünü test ediyorlar. Suriye’deki İhvan-i Müslimin çok ağır yaralar aldığı için kitleselleşmeyi ve toplumsallaştırmayı gerçekleştirememiştir. Ve yeni bir model ortaya koyma noktasında da çok ciddi problemleri vardır. Amerika’daki düşünce kuruluşlarından biri (Brooklyn Enstitüsü) projeyi hazırlıyorlar ve rapor doğrultuşunsa Suriye’ye geliyorlar. Müslümanlara ve muhalif unsurlara aynen şöyle söylüyorlar: “Siz de Mısırlılar, Tunuslular gibi başarabilirsiniz.” Onları provoke ediyorlar. Bu sözünü ettiğim unsurlardan hiçbirisi hiçbir anlamda hazırlıklı değillerdi. Sonra pek çok yerde yaptıkları gibi bunlara silahlar ve stratejik yardımlar vaat ediyorlar.
Türkiye’yi de aralarına almak suretiyle orada bu muhalif unsurlara strateji konusunda eğitim vermeye başlıyorlar. Amerika, Kanada, İngiltere ve Fransa’nın koordinatörlüğünde bu muhalif gruplar araçsallaştırılıyor. Burası önemli.
Bunu bilerek söylüyorum, sorumluluğunu alarak söylüyorum. Bunu söylemek demek Esat rejimini destekliyoruz anlamına asla gelmez. Çünkü hiçbir Müslüman Mişel Eflak rejimini yani Baas rejimini desteklemek gibi bir sorumluluğu üstlenemez. Burada ölümler var. Ama karşı tarafta da ölümler var. Diyelim ki burada 10.000 kadar ölüm varsa (Her ölüm büyük ölçüde yıkıcıdır.) orada mezhebi bir unsura dayalı ölüm olduğu gibi, Sünniler’in Sünnileri öldürdüğü gibi bir gerçek de vardır. Dolayısıyla biz Suriye konusunda İran-Suriye yakınlığı bağlamında bir çözümleme yapamayız. Ama şunu hatırlamalıyız ki bugün Küresel Güçler İran’la ilgili olarak ortak bir zemin üzerinde çalışmaya devam ediyorlar. Yine bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim .Olguları takip edenler şunun farkına varmışlardır. İran ile ilgili Emperyal kamuoyunun halen sürdürdüğü yalnızlaştırma, güçsüzleştirme, istikrarsızlaştırma ve savaş teknikleriyle ilgili olarak basının İran’ın nükleer hazırlıklarıyla ilgili tavır aldığı iddiaları tamamen büyük bir yalandan ibarettir.
Bunun temelinde olan şey şudur: Batı İran’da devrim olduğunda “ Tarihin tezi sonunu “ ilan etmiştir. Bu şu demektir. Avrupa modeli nihai başarıya ulaştı. Yani liberalizm, sekülerizm ve demokrasi nihai başarı ulaştı. Dolayısı ile yeni bir model olmayacaktır. Tam o sırada İran’da devrim oldu. Batı’nın “Artık yeni bir model olmayacak” iddiası boşlukta kaldı. Çünkü yeni bir model ortaya çıktı. Bu İslami bir modeldi. Batı o günden bu yana bu modelin çoğalmasından, tekrarından endişe ediyor. Dolayısı ile İran’dan bunun rövanşını almak istiyor. Zaten 33 seneden beri İslami modeli başarısızlığa ulaştırmak için elinden geleni yapıyor. İran şu anda kuşatılmış durumda. Kuşatılan herkes siz de olsanız ben de olsam, eğer bir çıkış kapısı varsa orasını tutmak ister. Suriye İran için bir çıkış kapısıdır.
Bugün 16 Mayıs itibariyle Suriye konusunda altını çizerek söylemek zorunda olduğumuz gerçekleri ben size madde madde açıklayacağım:
Birincisi şudur: Suriye’deki muhalefet icat edilmiştir ve imal edilmiştir.Yani emperyal güçler tarafından imal ve icat edilmiştir. Muhalefetin icat edildiği günden bu yana Muhalefet silahlandırılmış ve parayla desteklenmiştir. Kendilerine hala İngiliz, Fransız,Amerikan, Kanada güçleri ve Türkiye tarafından eğitim verilmektedir.O günden bugüne gelinceye kadar Muhalefet, muhalefeti Suriye geneline yayılacak şekilde yaygınlaştırmayı ve kitleselleştirmeyi başaramamıştır.Çünkü Muhalefet paramparçadır.Zaten öyle yola çıkılmıştır. Muhalefet arasında hiçbir koordinasyon yoktur.Bunu ısrarla ve bilerek söylüyorum.İstanbul’da ve Tunus’ta yapılan toplantılarda hiçbir sonuç elde edilememiştir. Ayrıca Muhalefetin önemli unsurları zaten Suriye’de değil Paris’te yaşamaktadır. Muhalif unsurlar arasında Amerikan ,Fransız ve İngiliz çıkarlarına öteden beri hizmet ede gelen maruf(bilinen) isimler vardır. Suriye’de yakın bir gelecekte Muhalefetin bir sonuç almasını beklemek kadar hayalperestlik olamaz. Suriye ile beklenti içinde olan herkes çok romantik bir beklenti içindedir. Bir sonuç çıkmayacaktır.Çünkü Esad