Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Allah’ın adıyla
“Mezhepçiliği yükseltmek, tüm evlerin ahşap ve bitişik olduğu bir mahallenin ortasına ateş yakmak gibi bir şeydir. Göreceli ve geçici kazanımlar için tüm mahalleyi ateşe verecek akılsızlık ve basiretsizlikten başta etki ve yetki sahipleri olmak üzere herkes kaçınmalı, akli ve vicdani sorumluluğunu kuşanmalıdır.” Bu cümleler, bir önceki yazımızın son satırları idi. Ancak üzülerek müşahede ediyoruz ki bazı kirli eller ülkede “mezhepçilik”i yükseltmenin hatta bunu bölgesel bir krize dönüştürmenin peşinde. Ve maalesef birçok dinsel yapı ve çevre bilinçle veya cehaletin kurbanı olarak bu “emperyal-siyonist” projenin bir parçası haline gelmiş durumdalar.
Emperyalist, siyonist mihraklar ve onların uşakları “tıynetlerinin gereği ve görevlerini” yapıyorlar diye düşünebiliriz. Sonuçta yeryüzü sahrası “hak-batıl” mücadelesinin sahnesidir ve şeytan hele hele “Büyük Şeytan”ın fitne ve fesat peşinde olması garipsenecek bir şey değildir. Ancak burada çözülmesi, analiz edilmesi gerekli diğer bir konu var ki, meselenin ana eksenini teşkil etmekte: “Hak” cephesinin müntesibi olmak için yola çıkmış şahsiyetler, cemaatler, çevreler nasıl oluyor da henüz ikinci adımda “mezhepçilik çukuru”na batıyorlar?
Türkiye’de İslamcı şahsiyet, cemaat ve çevrelerin mutlak olarak anlaştıkları ve örtüştükleri yegane konu “mezhepçilik”!
Gerçekten ilginç bir durum değil mi “insan”ı yaratandan ötürü sevdiği ve değer verdiğini iddia eden tarikatlar, yarım asırdır kendisini “hoşgörü” mektebi olarak lanse eden FETÖ ve türevi yapılar, İslam’a tek hizmeti(!) yarı çıplak kadın ve erkekleri oynatmak olan “sahte mesih”, kendi bakışını “vahyin penceresi” olarak tanımlayan meal hareketleri… akademisyenler, entelektüeller, aydınlar ve daha nicelerinin bir tek ortak özellikleri var: “mezhepçilik”! Bırakın ameli meseleleri akaid konularında bile birbirlerinden fersah fersah uzak düşünen, aynı sofradan bal koysan yemeyecek şahsiyet ve yapıların “mezhepçilik” söz konusu olduğunda aynileşiyor olması analiz edilmeyi fazlası ile hak eden bir konudur.
Sorumuz şu: “Sufisinden radikaline, okumuşundan cahiline Türkiye İslamcılarının kahir ekseriyeti niçin mezhepçi oluyor?”
Meselenin tahlili için birçok madde sıralanabilir. Ancak benim kanaatimce “mezhepçilik” şizofrenisinin temel nedeni Hz. Muhammed (s.a.a) getirdiği mesajı anlama biçiminde yatmaktadır. Şu soruyu doğru tahlil edebilirsek “mezhepçilik” virüsünün kökenlerini ve aynı zamanda aşısını açığa çıkarmış oluruz:
“Hz. Muhammed (s.a.a), İslam mektebini “ilkeler ve değerler” üzerine mi yoksa “ritüeller ve adetler” üzerine mi yükseltmiştir?”
Özelde Hz. Muhammed (s.a.a) genelde ise tüm Peygamberler (s), öğretilerini “ilkeler ve değerler” üzerine inşa etmişlerdir. İslam, gerek zaman ve mekan boyutunda ve gerekse değer boyutunda “evrensel ilkeler ve değerler” üzerine yükselmiştir. “Ritüeller ve adetler” ise öncelikle “ilkeler ve değerler”i ikame etmek, ayakta tutmak ve ikincil olarak ta bireylerin “ilkeler ve değerler”i içselleştirip o çizgide bir yaşamın sahibi olmaları için ihdas edilmişlerdir.
“Ritüeller ve adetler” ancak “ilkeler ve değerler”e hizmet ettikleri müddetçe kıymet sahibidirler. “İlkeler ve değerler”e hizmet etmeyen ve hele hele de “ilkeler ve değerler” ile ters düşen, çatışan “ritüeller ve adetler”in herhangi bir kıymeti harbiyesinin olmaması bir yana gerek fert ve gerekse toplum hayatında pek çok nakıslığa ve paradoksa yol açacak bir töreden başka bir şey de değildir.
Hz. Peygamber (s.a.a), ilahi davete “adalet, hürriyet, eşitlik” çağrısı ile başladı. Zalime, firavuna, nemruta ve zulmün her türüne karşı olmak, kıyam etmek; tüm zaman ve mekanlarda mazlumdan yana olmak; tahakküm, tasallut ve sömürünün küçüğünden büyüğüne, maddisinden manevisine düşman kesilmek ve kökünü kazımak için mücadele etmek; aile, kabile, millet ve ırk için “asabiyet ve kavmiyetçilik”e zerre kadar değer ve iltimas vermemek; görev ve makamların atanmasında “liyakat, ehliyet ve emanet”in esas alınması Hz. Peygamber (s.a.a)’in yükselttiği, inşa ettiği ilk “ilke ve değerler”di!
Ve yine “kadın”ın sömürülecek, tasallut edilecek “öteki” bir varlık olarak değil de “insan”ın “diğer yarısı” olarak telakki edilmesi; mal ve servet yığmanın yasaklanması; zenginin mal ve servetinde fakirin payı olan bir “hak” ayrılması; yetimin, öksüzün korunması ve hatta öncelikli hale getirilmesi İslam’ın daha yolun ilk adımlarında ikame ettiği cezp edici “ilke ve değerler”dendi.
Zerre kadar “kul hakkı” yememe, doğruluk, güzel ahlak, cömertlik, güzel komşuluk; hayvan ve bitki haklarına ve hatta eşya hukukuna riayet; namusperverlik, iffet… İslam “ilkeler ve değerler” dinidir. Evet, İslam hem zaman ve mekan boyutunda ve hem de değer boyutunda evrenselliğini asla kaybetmeyecek “ilkeler ve değerler” üzerine yükselmiştir. Giyinme biçimi, saç sakal şekli, günlük yaşamda dikkat edilecek gelenek ve görenekler; toplumsal ve dinsel merasimler ile namaz, oruç, hac, zekat, sadaka vb. ibadetlerden oluşan “ritüeller ve adetler”, bir kısmını yukarıda zikrettiğimiz “ilkeler ve değerler”i öncelikle bireysel olarak içselleştirip ardından yeryüzünde hakim kılmak için harekete geçtiğimizde ihtiyacımız olan “enerji, irade ve sabır”ı yükleneceğimiz an ve alanlardır.
Ebu Süfyan’ından Ebu Leheb’ine, As bin Vail’inden Velid bin Muğire’sine Mekke’nin kodamanları, makam, ekonomi ve siyaset sahipleri Hz. Peygamber (s.a.a)’e niçin itiraz ettiler? O’nu (s) niçin yok edebilmenin peşine düştüler? Niçin O’nun (s) takipçilerine dünyayı dar ettiler? Namaz kıldıkları, oruç tuttukları için mi? Ya da sadaka verdikleri için mi? Veya sakal bıraktıkları, sakallarının uzun ya da kısa olmasından dolayı mı? Veyahutta yemeği sağ elle yiyip lavaboya sol ayakla gittikleri için mi? Tabi ki “hayır”! Peki, niçin? İmkan, makam, siyaset, ekonomi ve iltimas sahibi egemen sınıflar Hz. Peygamber (s.a.a)’in “ilke ve değerler”ine karşı idiler. Hz. Peygamber (s.a.a)’in “adalet, hürriyet, eşitlik” çağrısına itiraz ediyorlardı. Bu çağrıyı kendi çıkarlarına aykırı buluyorlardı…
Türkiye İslamcılığı, maalesef “ilkeler ve değerler” üzerine yükselmiş ilmi, irfani, ahlaki ve entelektüel derinlik taşıyan bir yapılanma değildir. Bilakis Türkiye İslamcılığı, “ritüeller ve adetler”i esas alan, ilmi, irfani, ahlaki ve entelektüel olarak sığ ve yüzeysel bir anlayıştır. Bu yüzden Türkiye İslamcılığının neredeyse tamamı diyebileceğimiz kahir ekseriyeti “akıl, ilim ve düşünce”ye değil “itaat ve biat”e davet ederler.
Türkiye İslamcılığında “sol elle yemek yememeye” gösterilen dikkat ve ihtimam maddi veya manevi olarak “kul hakkı” yememeye hiçbir zaman gösterilmemiştir. Sakalın çeneyi kavrayan avuçtan dışarıya taşması kaidesi ile pantolon paçasının topuktan beş santim yukarıda olması kuralı üzerine yapılan tartışma ve takva çabaları, ülke “imkan ve makam”larının paylaşımında “liyakat, ehliyet ve emanet” ilkesine geldiğinde rafa kalkmaktadır.
Türkiye İslamcıları için “firavun ve nemrut” öyküleri zevkle okunacak birer tarihi şahsiyetten öte bir şey değildir. “Zamanın firavunu ve nemrutunu” tespit ve ona karşı kıyam, Türkiye İslamcılığının fikir örgüsünde karşılığı olmayan bir şeydir. Tuvalete asla sağ ayakla girmeyenler, emperyalistler ve Siyonistler ile aynı birlik ve paktlara girmekte zerre beis görmüyorlar. “Sünnet”e uygun olsun diye pantolon belinin yarıçapını hesaplamak için günlerce kafa yoranlar, “Büyük Şeytan Amerika ve Gasıp Siyonist İsrail Rejimi” ile iş tutmanın caiz olup olmadığını merak bile etmiyorlar. Sünnete muhalif tırnak kesmekten Allah’a sığınanlar, Ortadoğu’da “din adına” boğazları kesilen binlerce masumun hakkı için kıllarını kıpırdatmıyorlar.
“Karun” gibi zenginliklerini “Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister”, “Belam” gibi ilmi yandaş ve uşaklıklarını “reel politikanın gereği” ve “Haman” gibi makamperestliklerini “ne yani bırakalım da dinsizler mi gelsin” diyerek perdeleyenler açısından besbelli ki din bir “ilke ve değerler” bütünü değildir. Bu çevreler, ayaklar altına aldıkları “ilke ve değerler” ile işledikleri bunca cinayeti de bir kısım “ritüeller ve adetler”i kutsallaştırıp onları icra etmekle maskelemekteler.
Evet, Türkiye İslamcılığının esas sorunu “ilkeler ve değerler” üzerine yükselememiş olmasıdır. “İlkeler ve değerler”in esas olmadığı yerde kaçınılmaz olarak “ritüeller ve adetler” bu boşluğu doldurmakta ve esas haline gelmektedir. “Ritüeller ve adetler”i esas alanlar, bunları dinin bizatihi kendisi ve tamamı olarak ele almaktalar.
“Ritüeller ve adetler”i dinin bizatihi kendisi ve tamamı olarak telakki eden bir zihniyet, bu konuda derinleşip hassasiyet kazandıkça kendi “ritüel ve adet”ini kutsama hastalığına yakalanıyor. Kendi “ritüel ve adet”ini kutsayıp, dinin bizatihi kendisi ve tamamı olarak görme hastalığı ise bir sonraki aşama da onunla aynı “ritüel ve adet”i paylaşmayanları “öteki” olarak görme marazını doğuruyor. İşte bu marazın adı “mezhepçilik”tir. Ve Allah korusun onun sonu ise “tekfir”!
“Mezhepçilik” hastalığından kurtulmanın yegane yolu ise “ilkeler ve değerler”e geri dönmektir.
Muntazar Musavi
28 Kasım 2016 - 17:30
News ID: 794870
Türkiye’de İslamcı şahsiyet, cemaat ve çevrelerin mutlak olarak anlaştıkları ve örtüştükleri yegane konu “mezhepçilik”!