25 Mart 2017 - 19:27
Londra saldırısı ve Teresa May’in değerleri

Suçsuz, günahsız insanlara dönük saldırılar tabii ki “hastalıklı” ve “ahlaksızca”, ama bu saldırıyı düzenleyenler “hastalık” ve “ahlaksızlık”ta, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de, Bahreyn’de milyonlarca insanın üstüne bombalar yağdıran, işgal ettikleri ülkelerdeki insanları toplama kampı benzeri hapishanelere dolduran ve tüm bunları “özgürlük ve demokrasi değerleri” olarak satmaya çalışan İngiliz egemenlerinin ellerine su bile dökemezler

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - İngiltere’nin Guardian gazetesinin internet sayfasının manşetinde Londra’da gerçekleşen son saldırıya ilişkin bilgiler, bu manşetin hemen altında ise ABD savaş uçaklarının saldırısı sonucu Rakka’da en az 33 sivilin öldüğünü bildiren bir haber yer alıyor.

Guardian’ın bildirdiğine göre, ABD savaş uçakları yaşadıkları yerden göç etmek zorunda kalmış olan insanların yerleştiği bir okulu vurmuş. Geçtiğimiz cumartesi de ABD uçaklarının bir camiyi vurması sonucu 52 sivilin öldüğünü anımsatan Guardian, son haftalarda ABD hava saldırıları sonucu Suriye’de yaşanan sivil kayıpların yükselişine dikkat çekiyor. (Dozens of civilians killed in US-led airstrike on Isis stronghold in Syria, 22 March.)

Guardian’ın Suriyeli sivillere yönelik bu “derin insani kaygılarının” nedeninin, esas olarak bu katliamlar üzerinden Donald Trump’a “vurma” olanağı bulması olduğunu haberin devamındaki argümanlardan anlıyoruz. Guardian, son haftalarda artan “sivil kayıplar” üzerinde dururken; Obama’nın sahadaki müttefik ve vekil güçlere destekle sınırlı bir faaliyeti tercih ettiğini, ama Trump’la birlikte savaşa daha fazla yoğunlaşmanın gözlendiğini ve komutanlara savaşa daha geniş katılım için önemli bir insiyatif alanı açıldığını vurguluyor.

Trump yeni bir şey yapmıyor

ABD’nin Suriye ve Irak’taki askeri varlığını son haftalarda hızla arttırmaya başlaması doğru bir tespit, ancak savaş uçaklarını ve özel kuvvetlerini kullanarak bu bölgelerde “yeni bir savaş” başlatan Obama olmuştu ve Trump esasında “yeni” olan hiçbir şey yapmıyor, Trump’ın çıkardığı tüm gürültünün gölgesinde, süreç esas olarak Pentagon’un planlamaları doğrultusunda devam ediyor.

19 Mart’ta New York Times’ta yayımlanan bir haber doğrudan bu konuyu ele alıyordu. Haberde Trump’ın, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin askeri operasyonlara ve taktiklere daha az, stratejik konulara daha fazla odaklanması gerektiği yönünde önemli bir karar aldığı belirtiliyor ve Kuzey Suriye’ye yapılan asker ve ağır silah sevkiyatı bu kararın yaşama geçirildiği bir örnek olarak gösteriliyordu. (Trump Shifting Authority Over Military Operations Back to Pentagon)

Trump, bu kararıyla Pentagon’a geniş bir operasyonel hareket alanı açmış ve haberde vurgulandığı üzere bu karar ABD yönetici elitinin geniş kesimlerinde büyük bir memnuniyet uyandırmış. Obama yönetiminin Pentagon’daki en üst düzey politik yetkilisi olan Michele A. Flournoy, Trump’ın geniş bir heyetle otoriteyi paylaşma yönünde bir model seçtiğinin göründüğünü; bunun da devam etmekte olan operasyonlarda kesintiyi, gecikmeyi engellediğini, bu nedenle savaşta momentumun kaçmadığını ifade ediyor.

Obama yönetiminde Savunma Bakanlığı’nda görevli olan bir eski asker Andrew Exum, Obama döneminde bazen Irak’tan Suriye’ye üç helikopter göndermek için bile bakanlarla tartışmak zorunda kaldıklarını, Trump’ın bu yaklaşımının savaş alanında insiyatifi arttıracağını ve olumlu sonuçlar doğuracağını söylüyor.

Yani Trump esas olarak Pentagon’un belirlediği öncelikleri dikkate alıyor ve bu doğrultuda hareket ediyor. Bunda da şaşılacak hiçbir şey yok. Amerikan yönetim aygıtı için bu hayatın olağan akışı…

Dünyayı sarsacak “güçlü adam” Trump’ın gücü buraya kadar…

“Geçici güvenli bölgeler”

ABD Dışişleri Bakanı Tillerson “IŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon” üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye sınırındaki IŞİD tehlikesini sonlandırdığını ve IŞİD’in sınıra erişimini engellediğini söylemiş.

Tillerson konuşmasında, ABD’nin Suriye ve Irak’ta mültecilerin ülkelerine dönmesini sağlayacak “geçici güvenli bölgeler” kuracağını da ifade etmiş. ( Rex Tillerson says US will set up safe zones for refugees from Isis, Guardian, 22 March)

Guardian bu açıklamalar hakkında, “geçici güvenli bölgeler”in daha büyük boyutlu bir hava gücü, daha fazla kara askeri ve daha fazla ekonomik kaynak gerektireceğini; bunların ise, ABD’nin daha doğrudan ve yoğun bir katılımını gerektireceği yorumunu yapıyor.

Aynı gün ABD Senatosu Tahsisatlar Komitesi’nde konuşan ABD Savunma Bakanı Mattis 2017 yılı için 30 milyar dolarlık ek bir bütçe talebinde bulunmuş. Konuyla ilgili söz alan New Mexico Eyaleti Senatörü Tom Udall, Kongre tarafından 2001 ve 2003 yıllarında verilen askeri güç kullanma yetkilerinin Afganistan ve Irak için geçerli olduğunu ancak Pentagon’un bu iki yetkiye dayanarak Suriye’deki harekatları yaptığını, iki yetki yasasının Suriye’yi kapsamadığını ve Kongre’nin savaş kararı olmaksızın Suriye’de fiili bir işgal yürüttüğünü söylemiş.

Mattis bunun bir işgal olmadığını savunmuş, kongrenin neden böyle bir yetki vermediğini ya da bunu tartışmadığını da anlayamadığını ifade etmiş. Oturumda konuşan ABD Genelkurmay Başkanı Dunford, Irak’la ilgili bir soruya verdiği yanıtta, Irak ordusunun bir süre daha ABD desteğine ihtiyaç duyacağını, bu nedenle Irak’ta devamlı bir askeri güç bulundurmanın gerekli olduğunu ifade etmiş.

Pentagon’un talep ettiği 30 milyar dolarlık ek bütçe herhalde Guardian’ın sözünü ettiği uçakları, askerleri finanse etmek için yeterli olacaktır. Bu ek bütçeyle, “İslamcı terörle küresel savaşta” otuz otuz, elli elli “yanlışlıkla” öldürülen siviller, yüz yüz öldürülmeye başlanacaktır.

Amerikalı senatör, Afganistan ve Irak’ı işgal etmek için alınan yetkiyle, henüz yetkisini bile almadığınız bir işgali gerçekleştiriyorsunuz diyor. Diyor ama, Trump Pentagon’a geniş bir hareket alanı tanıdı diye bütün liberal-sivil camianın Trump’a alkış tuttuğu yerde, Pentagon nereyi işgal edeceğini senatöre mi soracak…

Sadece ABD’nin sivil katliamları mı?

Cihatçı katiller Hama’nın kırsalındaki Alevi Mecdel köyünde 20’den fazla kadın ve çocuğu katletmişler…

Liberal New York Times’tan Anna Barnard Beyrut’tan sevincini gizleyemediği bir üslupla yazıyor…

“Geçen yıl yönetimin Doğu Halep’in yarısını isyancıların elinden almasından sonra savaşın esasında bitmekte olduğu izlenimini engellemek çok zordu. Ama Şam’daki bir dizi canlı bomba eylemini ve kuzeydeki şehir Hama’daki isyancı saldırısını kapsayan yeni aktiviteler savaşın yeni bir aşamasna girilmiş olduğunu göstermektedir.” (Resurgent Syrian Rebels Surprise Damascus With New Assaults, March 21)

Anna Barnard’ın sevincini gizlemekte güçlük çektiği bu başarıların sahibi “isyancılar” kimlerdir? Bir başka paragrafta onların kimler olduğunu kendisi şöyle açıklıyor:

“Bir grup isyancı İslamcı savaşçı ve El Kaide bağlantılı bir dizi grup.”

Ve tezgahı öyle güzel kurmuşlar ki, şöyle devam ediyor:

“Şam’a saldıran gruplardan hiçbiri CIA’nın yürüttüğü gizli programla desteklenen gruplardan değil. Sadece İslam Ordusu grubu saldırılara katıldı, lideri Muhammed Alluş Cenevre’de Yüksek Müzakere Heyeti’nin başkanlığını yapıyordu.”

Evet, Muhammed Alluş Cenevre’de “ılımlı muhalifler”den oluştuğu iddia edilen Yüksek Müzakere Heyeti’nin başkanlığını yapıyordu. Şimdi El Kaide ile omuz omuza savaşıyor. Alluş’un örgütü ve CIA’nın fonlamadığı diğer örgütler silah, mühimmat ve finansmanını geçen hafta Beyaz Saray’da büyük bir itibarla karşılanan ve ABD’nin “İslamcı terörle savaşı”ndaki en önemli müttefiği olan Suudi veliahtının kumanda ettiği askeri-finansal kaynaktan alıyordu ve halen alıyor… Ama tabii ki CIA onları desteklemiyor, o “ılımlı” olanları destekliyor…

“Hasta ve ahlaksız bir terör saldırısı”

Ve tabii ki ABD’li yetkililer Suudiler’in bu haltları yediklerinden haberdar değiller…

Bir bilseler nasıl cezalandıracaklar…

Tıpkı Tayyip Erdoğan’ın yediği haltları sadece ona çok kızdıkları anlarda anımsadıkları gibi…

Londra’daki saldırıyı, “hasta ve ahlâksız bir terör saldırısı” olarak tanımlayan İngiliz Başbakan Teresa May, saldırı mekanının bir tesadüf olmadığını söyledi. May, saldırının başkentin kalbinde tüm ulusların, dinlerin, kültürlerin özgürlük, demokrasi ve konuşma özgürlüğünü kutladıkları yerde yapıldığını, ancak saldırının Britanya değerlerini baltalayamayacağını ifade etti.

May’in saldırıyı “hasta ve ahlaksız” olarak nitelemesi doğru… Bunda hiç şüphe yok… Alçakça bir saldırı…

Ancak hepsi bu kadar da değil…

Bu konuda, May’in temsilcisi olduğu İngiliz egemen sınıfının “hastalık ve ahlaksızlıkları”nı ortaya koymadan yapılacak her değerlendirme sadece eksik değil, yanlış da olacaktır.

Neden mi?

Geçtiğimiz eylül ayında bir grup Londralı, “özgürlük, demokrasi ve konuşma özgürlüğünün” kalbinde İngiliz yönetiminin Suudi Arabistan ve Körfez Krallıklarına yaptığı silah satışlarını protesto etmek için toplanmıştı. Suudiler önderliğindeki koalisyonun saldırıları sonucu binlerce Yemenli kadın, çocuk, sivilin öldüğünü, sakat kaldığını, milyonlarca Yemenlinin saldırılar nedeniyle açlıkla karşı karşıya olduğunu haykırıyorlardı.

O dönem iki İngiliz parlamento komitesinin yaptığı açıklamada, Yemen halkına karşı işlenen suçlarda Suudi Arabistan’ın İngiliz silahlarını kullanmasına yönelik uluslararası bir araştırma yapılması ve araştırma sonuçlanıncaya değin Suudi Arabistan’a silah satışının durdurulması talep edilmişti.

Körfez İşbirliği Konseyi’nin onur konuğu May

İngiliz silah tüccarlarının temsilcisi May hükümeti sürekli vurguladıkları Britanya’nın “özgürlük, demokrasi” değerleri uyarınca tüm bunlara kulaklarını tıkamış, Dışişleri Bakanı Johnson Körfez Krallıklarına neden silah satmaları gerektiğini “özgürlük ve demokrasi mabedi” İngiliz Parlamentosu’nda canhıraş bir biçimde savunmuştu.

Ortadoğu’daki her türlü “özgürlük ve demokrasi değerinin” baş düşmanı olan Körfez Krallıklarının oluşturduğu askeri saldırı gücü Körfez İşbirliği Konseyi’nin onur konuğu Başbakan May olmuştu. O Körfez’in “demokrasi ve özgürlük” dolu ülkelerindeki saraylarda kral ve emirlerle uzun uzun bu değerler üzerine sohbet etmişti.

Londra’daki saldırıyı düzenleyen şahsın kimliği hakkında çeşitli iddialar ortaya atıldı. İngiliz polisi açıklamasında, bunun uluslararası bağlantılı bir “İslamcı terör” saldırısı olduğunu, saldırıyı düzenleyen kişi hakkında önceden bilgi sahibi olduklarını ve bağlantılarını araştırdıklarını söyledi.

Artık kural haline geldi, Avrupa’daki saldırıları düzenleyen tüm Cihatçılar önceden polis ve istihbarat örgütleri tarafından biliniyor, haklarında dosyalar bulunuyor hatta çoğunluğu gözetim altında olan şüpheliler çıkıyor. Buna rağmen saldırılar önlenemiyor ve hemen konuya ilişkin araştırma komisyonları kuruluyor.

Araştırma komisyonlarının hazırladığı raporlar önemli güvenlik açıkları saptıyor. Güvenlik açıklarının kapanması için, ek personel, ek ekonomik kaynak, “güvenlik örgütlerine” ek yetki, “terörle mücadele”de ek yasalar isteniyor…

Ellerine su bile dökemezler

Suçsuz, günahsız insanlara dönük bu alçakça saldırılar tabii ki “hastalıklı” ve “ahlaksızca”, ama bu saldırıyı düzenleyenler “hastalık” ve “ahlaksızlık”ta, uzaktakileri saymıyoruz, sadece yakın tarihte Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de, Bahreyn’de milyonlarca insanın üstüne bombalar yağdıran, işgal ettikleri ülkelerdeki insanları toplama kampı benzeri hapishanelere dolduran ve tüm bunları “özgürlük ve demokrasi değerleri” olarak satmaya çalışan İngiliz egemenlerinin ellerine su bile dökemezler.

Ne yazık ki Avrupa egemen sınıflarının işlediği ağır suçlar, dönüyor Cihatçı katiller aracılığıyla Avrupalı masum insanları vuruyor. Bu durum, ortak sınıfsal konum ve çıkarlara sahip olan emekçileri din, milliyet ve kültür temelinde bölüyor, düşmanlaştırıyor. Bu bölünme ve düşmanlaşma ezilen-alt sınıflar arasında gerçekleşiyor. Üst-egemen sınıfların Teresa May’lerle, onların temsil ettiği İngiliz kapitalistlerle Körfez’in Şeyh’leri arasında dinsel, milli ya da kültürel bir düşmanlaşma, bölünme yok. Onlar ortak sınıf çıkarları sözkonusu olduğunda domuz topu gibi birleşiyorlar, mesela neden silah satılması gerektiğini en ateşli biçimde savunuyorlar…

Cenk Ağcabay

Ekler