9 Şubat 2013 - 20:30

Yaptırımlar, içeriden sabotaj ve dışarıdan müdahaleyle geçen on yıllara rağmen İslam Cumhuriyeti, rehberliğinin dürüstlüğü ve kitlelerin desteği sayesinde pek çok alanda büyük adımlar atmaya devam ediyor.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) temsilcilerinin İran’la sürdürülen ve son turu 17 Ocak’ta Tahran’da kesin bir sonuç elde edemeden sona eren görüşmeleri yürütme biçimi, Batı’nın İslam Cumhuriyeti’ne genel yaklaşımını ortaya koyuyor. UAEK’nun amacı – ki bu genel olarak Batı’nın da amacıdır – karşılıklı saygı veya üzerinde anlaşılmış bir çerçeve temelinde tartışmalar yürütmek değil, İran’ın haklarından vazgeçmesinde ısrar etmektir.  İki taraf 12 Şubat’ta yeniden bir araya gelme konusunda anlaştıysa da, gözlemciler, İran’ın önerdiği haliyle bir çalışma çerçevesinin NPT imzacılarının haklarını güvence altına almaması ve nükleer savaş kulübünün gücünü kontrol altında tutmaması halinde bir sonraki turun da başarılı olmasından pek umutlu değiller.

İran-UAEK görüşmeleri, Batı’nın İslam Cumhuriyeti’ne yaklaşımında yanlış olan şeyi karakterize ediyor. UAEK, ABD’den gelen talimatla, İran’a karşı gerçekte hiçbir temeli olmayan ithamlarda bulunuyor. İran’ın negatif, imkansız bir görevi çürütmesi bekleniyor. İthamlar, Amerika’nın gündemini fiilen belirleyen Siyonistler tarafından pazarlanıyor ve borusu çalınıyor. Amaç, Tahran’ın Filistin’in Siyonistler tarafından çalınmasını kabullenmeyi reddetmesi ve Filistin ve Lübnan halklarının meşru taleplerini aktif olarak desteklemesi nedeniyle Tahran’ı basınç altında tutmak. Bu, Batı’nın İran’a olan düşmanlığının önemli bir nedenidir.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşma’nın (NPT) bir imzacısı olarak İran, barışçıl amaçlar için uranyum zenginleştirme hakkına sahi olduğu gibi, diğer imzacıların da ona yardım etmesi gerekiyor. Fakat bundan çok uzakta, İran’dan, NPT’nin kapsamının ötesinden bitmez tükenmez taleplerde bulunuluyor. Tahran bir dizi UAEK koşulunu yerine getirdiği zaman önüne bir başka talepler dizisi konuluyor. Amaç, tatmin edici bir çözümü arayan bir hedef olmaksızın meseleyi belirsizlik içinde tutmak. Son tur görüşmelerin başarısız olmasının nedeni açıkça, bizzat UAEK’nun Washington’dan gelen talimatlar doğrultusunda, İslam Cumhuriyeti’nin son talepleri yerine getirmesi halinde meselenin sonuca bağlanabileceği bir çerçeve sunmayı reddetmesi. Tahran, görüşmelerde herhangi bir ilerleme olacaksa, uranyum zenginleştirme hakkının kabul edilmesi gerektiğinde ısrar ediyor.  NPT’yi imzalamayı reddeden Siyonist İsrail, en azından 200-400 arası nükleer silaha sahip olduğu çok iyi bilinse de, hiçbir zaman böyle taleplerle karşı karşıya kalmadı. Aralık ayında Helsinki’de yapılacak nükleersiz Ortadoğu konulu bir konferans, ABD-Siyonist baskısı altında iptal edilmişti.  Konferansın Ortadoğu’nun nükleersiz bir alan haline gelmesini ve İsrail’in nükleer tesislerini uluslararası teftişe açmasını isteyeceği kesindi. Bunun yerine, Tahran’dan, nükleer programını “açıkça itiraf etmediği” ithamları arasında devamlı olarak gülünç taleplerde bulunuluyor.  

Bu propagandanın arkasında, Batı’nın tüm düşmanlığının kökeninde olan bir başka gerçek yatıyor: İran’ın, “Üçüncü Dünya” ülkelerinin Batı çıkarlarına ve özellikle ABD çıkarlarına hizmet etmesi beklenen, empoze edilmiş küresel düzene meydan okuması. İslam Devrimi’nin 34 yıl önceki zaferinden bu yana, dayatılan adaletsiz küresel düzene Batılı politika yapıcıları derinden sıkan biçimlerde meydan okundu. İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmayı denemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. İslam Cumhuriyeti, dizlerinin üzerine çökmesi ve küfrün kurallarına tabi olması için sözlü ve fiziksel olarak hırçın saldırılara maruz kaldı. Eğer muttaki rehberlik (İmam Humeyni ve İmam Hamaney) tarafından yön gösterilen halkın bağlılığı olmasaydı, İslam Cumhuriyeti yıllar önce çökmüş olurdu.

İslam Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu tüm meydan okumaları saymak çok fazla yer alır, ancak bazı dikkat çekici noktaları yeniden anlatmak gerekiyor. İslam Devrimi, Batı tarafından desteklenen Şah’ın zalim rejimine karşı ayaklanan İran halkının çok geniş kesimleri tarafından gerçekleştirilmişti. Oportünistlerin bu kadar geniş tabanlı bir hareketin içine sızmaları kolaydı. Onlar, devrimci coşkudan kendilerini iktidara taşımak için yararlanabileceklerini düşündüler. Başlangıçta İmam Humeyni bu kişilerin ehliyetlerini kanıtlamalarına izin verdi ve onlara yeni hükümet yapısı içinde pozisyonlar veridi. Kendi kendini ifşa edecek olan ilk grup, halkın daha uygun bir isimle, “münafikin” diye adlandırdığı Mücahidin-i Halk (MH) örgütü oldu. Bunlar, ABD’nin kışkırtması ve yardımıyla Devrim’in önde gelenlerinin katledilmesi ve bombalamalar kampanyası başlattı. Amaç, İslam Cumhuriyeti’ni içeriden yıkmaktı. Birkaç ay önce ABD hükümetinin MH örgütünü terör örgütleri listesinden çıkarması izah edicidir. Bu sadece bir formaliteydi, zira MH teröristleri Irak’taki Eşref kampında barındırılıyor ve korunuyor ve Washington DC’de ofis açmalarına izin veriliyor. Bu teröristler, Fransa’dan, İngiltere’den ve diğer Batı ülkelerinden resmi destek aldı. ABD’nin terörist olarak adlandırdığı bir grubun Beyaz Saray’dan birkaç blok ötede, Pennsylvania Bulvarı’ndaki ofislerinde serbestçe faaliyet yürüttüğünü düşünün!

İslam Devrimi’nin başarısından kısa süre sonra kendi kendini ifşa edenler arasında Ebul Hasan Beni Sadr ve Sadık Kutbizade gibi bireyler de vardır. Bunların ikisi de devrimle veya devrimci ruhla yaşayamadı. İlki, cumhurbaşkanlığı konumuna getirilmişti fakat Devrim’e karşı ihanetinin ortaya çıkmasından ardından İran Meclisi onu yargı önüne çıkarmaya hazırlanırken Paris’e kaçmak zorunda kaldı. Beni Sadr halen Fransa’nın sığınması altında yaşamaktadır. İkincisi, Kutbizade, Dışişleri Bakanı olarak atanmıştı ve bazı hava kuvvetleri subaylarıyla birlikte bir darbe girişimi içindeyken yakalandı. Hak ettiği kaderi yaşadı. ABD’nin İran’daki ajanları üzerinden kışkırttığı ve yardım ettiği bombalamalar ve suikastlar kampanyası yaklaşık on yıl sürdü.

Bu, İslam Cumhuriyeti’ne karşı çok yönlü saldırının sadece bir parçasıydı. 22 Eylül 1980 tarihinde Baasçı Saddam Hüseyin rejimi İslam Cumhuriyeti’ne karşı topyekûn savaş başlattı. Savaş, Batılı güçler ve onların Müslüman Doğu’daki Arap temsilcileri tarafından yüzde yüz desteklendi. Bazıları Irak’a karşı yüz milyonlarca dolarlık yardım pompaladı; başkaları ise fiyatının düşmesini ve böylelikle İslam Cumhuriyeti’nin savunma savaşını terk etmesini sağlamak üzere devasa miktarlarda petrol pompaladı.  Batılı güçler — Fransa, Britanya, Almanya ve ABD — silah, istihbarat bilgisi ve kimyasal ve biyolojik silah bileşenleri sağladı. Bütün küfür ittifakı, sebat ve adanmışlıkla kendi kendisini tek başına savunan İslam Cumhuriyeti’ne karşı yan yana geldi.

İslam Cumhuriyeti’ne karşı yoğun bir kara propaganda sürdürüldü. CBS News’ten Marvin Kalb gibi Siyonistler tarafından her gün, İslam Cumhuriyeti’nin “yıkılmasının an meselesi” olduğunu öngören İran karşıtı hararetli haberler yayınlandı. (CNN ve Fox News o tarihte mevcut değildi; CBS, NBC ve ABC, tekelci Siyonist propaganda organları idiler). ABD Dışişleri Bakanlığı ve Siyonist devlet ile yakın bağlantıları bulunan Kalb, İran’daki her suikast veya bombalı saldırı sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasına dair çarpıcı projeksiyonlar yaptı. Kalb’in değerlendirmesi, Batı’da iktidarın kumandasının nasıl da küçük bir azınlık tarafından kontrol edildiği üzerine kuruluydu: birkaç temel kişiyi ortadan kaldır, bundan sonra bütün sistem çöker. ABD ve Siyonist İsrail tarafından kışkırtılan suikastlar ve bombalamalar kampanyası, Batı modeline göre işleyen tüm hükümetlerin çökmesine yol açmalıydı. Ancak İslami İran bu model üzerine kurulu değildi ve hayatta kalması Batı’nın hüsnüniyetine bağlı değildi. İmam Humeyni’nin rehberliğinden esinlenen genç erkekler ve kadınlar cinayet kampanyasına direndikleri gibi, savunma savaşına da sekiz yıl boyunca direnerek topraklarının her karışını Baasçı işgalcilerden özgürleştirdiler. Bunu, sadece İslam’ın devrimci mesajından ve coşkusundan esinlenmiş insanlar yapabilirdi.

İslam Cumhuriyeti’ne karşı saldırı savaşı Ağustos 1988’de sona erdi, fakat başka biçimlerde yoğun bir şekilde devam etti. Buna pek çok yaptırım, İran’ın bankacılık işlemlerinin dışında bırakılması ve malvarlığının dondurulması, ayrıca ABD-Siyonist öncülüğündeki düşmanlıkların sonucu olarak diğer ülkelerle normal yollardan ticaret yapmasının engellenmesi de dâhildi. Tüm bu düşmanlığın görünürdeki nedeni, İran’ın, askeri amaçlara yönelik olduğu varsayılan nükleer programıydı. İmalar ve kasıtlı yanıltıcı ithamların dışında bu propaganda son 20 yılda yoğunlaşırken, İran’ın NPT yükümlüklerini ihlal eden herhangi bir şey yaptığına dair tek bir kanıt kırıntısı bulunamadı. Propaganda savaşında, ilk kurban gerçekliktir. Yanı sıra, eğer İran’ın nükleer programı gerçek neden ise, Batı Devrim’in ilk 14 yılında, nükleer mesele yokken İran’a karşı olan düşmanlığını nasıl açıklıyor? Gerçek nedenin başka bir yerde olduğu açıktır. 

Tüm düşmanlığın kökenini oluşturan şey İran’ın, Batı’dan ve temel olarak ABD’den gelen ve bağımsızlığını teslim edip Batı hegemonyasını kabul etmesini isteyen talepleri reddetmesidir. Batı, Kutsal Topraklar’ın Avrupalı Siyonistlerden oluşan ırkçı bir hizip tarafından işgal edilmesi gibi adaletsiz küresel düzene meydan okuyan yahut sosyal ve siyasi adaletle ilgili olan meselelere dokunmaması ve dini ritüellerle sınırlı kalması kaydıyla, İran’ın bazı İslami ilkelere bağlılığıyla birlikte yaşamaya gayet iyi rıza gösterebilir. Sonuç olarak, İslam ritüellerine sıkı bağlılık bakımından Suudi Arabistan “İslami” model olarak düşünülebilir, zira Batı hiçbir zaman Suudi Arabistan’ın İslam versiyonuyla sorun yaşamamıştır. Suudi rejimi Batı’ya bütünüyle itaat etmekte, İran ise bu kategoriye düşmeyi reddetmektedir.      

İçeriden sabotajla geçen on yılların ardından ABD ve müttefikleri, İran halkını İslami hükümete karşı kışkırtmanın fiilen imkansız olduğunu idrak ettiler. Haziran 2009’da, başkanlık seçimlerinden hemen sonraki son girişimleri, sefil bir başarısızlık yaşadı. On yıldan daha uzun bir zamandır ABD İran’a karşı askeri saldırı tehdidinde bulunuyor. Bu politika da, tıpkı propaganda kampanyası gibi, Siyonistler tarafından kışkırtılıyor. Gerçekte, İsrailli yöneticiler defalarca, ABD’yi de aynısını yapmaya zorlamak için İran’ın nükleer tesislerine karşı önleyici saldırı tehdidinde bulundu. Eğer İsrailli yöneticiler bu ahmakça hatayı yaparlarsa, bittiği zaman dünyada İsrail diye bir şeyin kalmaması, muhtemelden daha fazlasıdır.

İran’a yönelik askeri saldırı tehditleriyle eş zamanlı olarak, Suriye’deki rejime karşı dış esinli bir ayaklanma var. Suriye, Hizbullah’a ve Filistinlilere yardım kanalı olarak görülüyor ve bu ülkenin zayıflaması veya hükümetin devrilmesi halinde bu, İran liderliğindeki Siyonist İsrail karşıtı direniş cephesine karşı bir darbe olacaktır. Suriye’nin denklemden çıkarılmasının İran için bir gerileme anlamına geleceğine hemen hemen şüphe yoktur, ancak Suriye’deki durum, Batı veya Arap medyasında gösterildiği kadar basit değil. Suriye rejimi zayıf değildir; daha önemlisi, devrilmesi halinde Pandora’nın kutusu açılabilir ve buradan zarar görmeden çıkanlar pek az olacaktır.

Ancak tarihin akışı, ABD’ye ve zorbaca taktiklerine karşı akıyor. Irak’ta ve Afganistan’da iki alçaltıcı yenilgi aldılar. Tarihin en uzun savaşlarından bu ikisi, ABD’yi iflas ettirdi. Avrupalı müttefikleri de mali çöküşün eşiğinde. Batı çıkarları için yaşamsal önemde olduğu düşünülen birçok ülkede halk ayağa kalktı ve Batı tarafından desteklenen diktatörleri iktidardan indirdi. Bu, Mısır, Tunus ve Yemen için olduğu kadar, Orta ve Güney Amerika için de geçerlidir. Amerikan hegemonyasına farklı farklı biçimlerde meydan okunurken, Washington’un savaş çığırtkanları dikkatlerini Çin’in yükselen ekonomik ve askeri gücüne yöneltmek zorunda kaldı. 

ABD ve Siyonistlerin çöküşünün en izah edici kanıtı, Siyonistlerin Lübnan’da ve küçük Gazze’de arka arkaya aldığı yenilgilerdir. Lübnan’dan Siyonist işgalciler 2006 yazında kanlı bir ders aldı. İsrail ölümleri o kadar fazla ve maddi kayıp da o kadar büyüktü ki, bir kez daha boğuşmaya cesaret edemiyorlar. Bedir tugayından yalnızca 3 bin hafif silahlı Hizbullah savaşçısı, ABD’nin verebileceği en gelişkin silahlarla desteklenmiş 20 bin İsrailli askerle karşı karş