21 Aralık 2011 - 20:30

Bismillahirrahmanirrahim Haftalardır kamuoyunu yakından ilgilendiren önemli bir konu görünürde Diyanetin bünyesine 1000 kişilik bir kadro ekleme projesidir. Perde arkasında neler döndüğünden haberimiz olmadığı için sadece yapılan açıklamalardan hareketle bir sonuca varmaya çalışıyoruz. Önceki açıklamalara ilaveten Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez’in “Caferi vatandaşların kendi çocuklarını din adamı olması için Kum şehrine göndermeleri kabul edilemez“ diye yaptığı son açıklama ne gibi niyetler taşındığının ip uçlarını vermektedir aslında.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Diyanet bu projesini uygulamaya dursun, bunu halka aktarmada- kasıtlı veya bilinçsizce- yapılan sunumlar konunun ne kadar yanlış ele alındığını gösteriyor. Hatta bazıları konunun anlaşılmaması için gayret gösteriyor, böyle kavram kargaşısının yaşandığı ortamdan nemalanmak için. Konunun netlik kazanması için konunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir.

1-Diyanetin bu projeden hadefi nedir? Bu proje kimleri kapsıyor? Bu projeyi kabul etmek mecburiyetimiz var mı?

Diyenetin projesinin ne olduğu üzerinde fazla durmaya gerek yok çünkü Diyanet devletin resmi bir kurumu olarak bütün inançların devletin kontrolünde olmasını istemekte ve hiçbir inancın müstakil ve devletin siyasetinden bağımsız kalmasını istememektedir. Doğal olarak bu gibi projeler devamlı olmuştur ve olacaktır da. Bu projenin asıl hedefi daha çok aynı mezhebe mensup olup imam hatip veya ilahiyat okumamış ama imamlık ehliyeti olan “mele’leri” kapsamaktadır.

Diyanetin bu hedefi ve projesi Şii halkımızı doğrudan ilgilendirmiyor ve onları tedirgin de etmiyor. Onlar 1400 senedir bu projeler karşısında nasıl davranmaları gerektiğini ortaya koymuşlardır ve günümüzde de bu konuda ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar, isteyen tarihin sayfalarına bakabilir. Halkımız bu gibi projelere gönül bağlamış olsaydı şimdiye kadar izzetli duruşunu koruyamazdı ve çoktan asimile olmuştu. Bu diyarlarda mezhepten, mektepten eser kalmamış olurdu. Halbuki tam aksine gün geçtikçe güçlendiğini, yayıldığını görmekteyiz. İlim havzalarından uzak kalmış, dini merceiyyete ulaşma imkanı bulamayan, geçmişte daha çok olmakla birlikte hala da cami ve alimin olmadığı şehirlerdeki Şiilerin durumuna bakılırsa bu hakikat çok net gözlemlenebilir.

2-Peki sorun nedir öyleyse?

Sorunu halkı yanlış yönlediren alimler çıkarıyor. Hem söylemleriyle, hem de eylemleriyle. Halka sanki önümüze 1400 sene sonra ilk defa bir fırsat çıkmış ve bunu kaçırmamamız gerekiyormuş gibi bir imaj veriliyor. Veya baskıların arttığı izlenimi verilerek halk korkutulmak isteniyor. Halk inanmasa da kendine söz hakkı tanınmadığı için zahirde evet demekten başka seçeneği de kalmıyor. Halkımız ne cami yaptırıp ayakta tutmaktan bıkmıştır, ne de alimlerinin mütevazi/izzetli geçimini üstlenmekten bir rahatsızlık duyuyor. Vazifesinin şuurunda olan bu halk ne camilerini kimsenin gasb etmesine izin verir, ne de alimlerinin memur olmasına rıza gösterir.

3-Diyanete kayıt olup kadrolu memur olmanın hükmü nedir?

Bu soru fıkhi bir konu olmaktan ziyade siyasal ve toplumsal bir konudur. Sorunu bölge uzmanları, bu ülkede çözebilmelidirler. Bu sorunu hukuki, siyasal, toplumsal ve dini kriterleri dikkate alarak çözecek olanlar toplumun dinamikleri; alimler, aydınlar ve toplumun ileri gelenleridir. Eğer çözemiyorlarsa demek ki toplumda halkı yönetecek ve yönlendirecek konuma gelememişlerdir.

Konunun dini açıdan iki yönü var, “mevzunun teşhisi”, “hükmün teşhisi”. Mevzunun teşhisinde, mevzunun itikadi, siyasal ve toplumsal yönleri incelenir, maslahatı ve mefsedesi tesbit edilir veya fayda ve zararları belirlenir. Bunlardan daha önemlisi ödenecek bedel belirlenir. Konunun itikadi, siyasal ve toplumsal yönü tesbit edilmiyor veya edilemiyorsa ikinci merhaleye geçilip fetva peşine düşülüyorsa bu, halkı yanlış yönlendirmektir.

Ben sordum şöyle dediler. Müctehidlere soruldu olumlu cevap verdiler gibi söylemler ciddiyetsizlik ve konunun önemine vakıf olmamaktır. Dolayısıyla bireysel girişim olup toplumsal hiç bir hücciyeti, geçerliliği yoktur, kişinin kendisini bağlar.

4- Bu ülkedeki haklarımız nelerdir? Bu haklar nereden doğuyor?Bu ülkenin bir vatandaşı olarak ne gibi haklarımız var? Diğerlerinden bir ayrıcalığımız var mı? Bu haklarımızı herkes gibi alabiliyor muyuz?

Her ülkede olduğu gibi bu ülke vatandaşı olan herkes bir takım haklara sahiptir. İnsan bu haklara, vatandaş olduğu, o ülkede dünyaya gelip orada yaşadığı, ülkenin kalkınması için vergi verdiği, o ülkede askerlik görevini yerine getirdiği, ülke ve halkına karşı yükümlülüklerini yerine getirdiği için sahip olur. Vatandaşlardan bazıları bu özelliklerin hepsine özel konumları itibarıyla sahip olmayabilirler ama bir tek kişi de olsa ülkenin her türlü nimetinden yararlanma hakkına sahiptir.Bu konuda inanç faklılıklarının, ırkların, milliyetlerin hiç bir fonksiyonu yoktur. Ve devlet de bu hakları vatandaşlara ayrım gözetmeden vermelidir. Devlet vatandaşına, eğitim ve sağlık hizmetleri sunmak, emniyet ve güvenlik sorunlarını gidermek, ekonomik refahı sağlamak, hukukunun korunması için adalet sistemini oluşturmak, iffet ve namusunun korumak gibi hizmetleri vermekle yükümlüdür. Bu haklar her vatandaşa, hangi ırktan olursa olsun, hangi inanca sahip olursa olsun devlet tarafından verilmelidir aksi takdirde görevini yerine getirmemiş, ayrımcılık yapmış olur.

5- Mezhep/ inanç farklılığından doğan bir hakka sahip miyiz? Varsa bu hakları alma yolları nelerdir? Yolu sadece Diyenete bağlanmak mıdır, yoksa başka yolları da varmıdır?

Demokratik ülkelerin anayasalarında inanç özgürlüğü en önemli ilkelerden biridir. Herkes inancını istediği gibi yaşar, kimse ona karışamaz; mabedlerini kendileri yapar, din görevlilerini kendileri tayin eder, dini ayin ve etkinliklerini serbestçe yerine getirirler. Kendi inançlarını temsil edecek cemiyet ve kişileri kendisi seçer. Devletin veya baskı odaklarının dayatmasıyla bir topluluğa inanç önderi tayin edilemez. Bu haklardan herhangi birisi bir inanca mensup olanlara kısıtlanmışsa bu zulümdür ve haykırarak itiraz edilmesi gerekir.

Devlet bir inanca mensup olanların inançlarını öğrenmeleri için bir kurum/ kuruluş oluşturmuşsa ve dini hükümlerin program ve projesini kendisi belirleyecekse bu inanç özgürlüğünün ihlalidir. T.C Devleti “Diyanet İşleri Başkanlığı” adı altında bir kurum oluşturmuştur. Devlet diyor ki:“Ben bu şekilde din hizmetleri veriyorum; isteyen gelsin benim bünyemde dini görevlerini yerine getirsin, benim kurum ve kuruluşlarımda benim projelerim geçerlidir, sizin değil”. İnanç farklılığımızdan doğan haklarımız; camilerimizi yaptırmamız, alimlerimizi kendimiz tayin etmemiz, ibadetlerimizi özgürce yapmamız, dini merasim ve etkinliklerimizi rahatça yapmamız, daha da önemlisi inancımızın tamamını özgürce söyleyebilmemiz,tebliğ edebilmemiz gibi haklarımız elimizden alınıyorsa ve ama başkasına birtakım imtiyazlı haklar tanınıyorsa bu ayrımcılık, adaletsizlik ve zulümdür.

Devlet bu alanlara karışmıyor ve kendi oluşturduğu “dini kuruma” bağlı olmayan her inanç mensubuna eşit davranıyorsa ortada bir haksızlık ve kanun ihlali sözkonusu değildir. Ama devlet bütçesinden ayrılan miktardan pay sahibi olmak isteniyorsa, devlette dini temsil hakkı isteniyorsa, muhatap alınmak isteniyorsa mevcut sistemde bunun yegane yolu devlete bağlanmak ve devletin kadrolu memuru olmaktır. Devlet: “Buyurun gelin benim bünyemde, benim kurmuş olduğum bir kurumun içinde benim projem çerçevesinde bu isteklerinizi gerçekleştirin” diyorsa demek ki sorun devletten kaynaklanmıyor, devlet hakları verme niyyetindedir, kendisine bağlanmak şartıyla.

Din dersi kitaplarında her inancın anlatılması, devlete ait basın yayın organlarında her inancın anlatılması bir haktır. Ama bu hakka sahip olmak, onu taleb etme hakkı, verilen vergiden kaynaklanmıyor veya bütçenin din işleri için ayrılan bölümünün her inanca yansımamasından kaynaklanmıyor. Devlet net bir şekilde söylüyor:“Gelin her türlü imkandan yararlanın, devlete ait tv.lerde. Basın yayın alanında ama benim kurumuma bağlanmak şartı ile ve benim belirlediğim plan, proje doğrultusunda. Benim istediğim miktarda, benim istediğim alanlarda, sizin istediğiniz serbestlikte değil”. Bu haklara sahip isek ki, devlet de bunu kabul ediyor. Bu hakkı talep etmek devletin istediği yolla ve şartlarla değil mektebin belirlediği yolla talep edilip alınmalıdır.

İşte asıl sorun da burda başlıyor: Bu haklarımızı nasıl alacağız? Hangi yollarla alacağız? Kim alacak? Bu noktada halk yanlış bilgilendiriliyor; “vergi veriyoruz vergilerimiz bize geri dönmelidir” , “din için ayrılan bütçede bizim de hakkımız var”, “hak verilmez alınır”, “neden hakkımız olanı talep etmeyelim” gibi söylemler hak sözdür ama batıl irade ediliyor. Çünkü kimse bunlar hakkımız değil demiyor, bizim böyle haklarımız olduğunu inkar eden yok. Bunların, diyanete bağlanmak için, siyasi bir kariyere sahip olmak için gerekçe olarak sunulmasına itiraz ediliyor.Yani esasa değil usule, yöneteme itiraz ediliyor. Devletin yapısı ve diyanetin konumu değişmediği sürece bu haklar devlete bağlı olmadan alınamaz.

Dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de şudur: Bağlanarak elde edilecek faydalar bağlanmadan başka yollarla elde edilebilir mi? Özel tv. kanalları açıp 24 saat yayın yapmak için engel mi var? Ekonomik ve bilimsel gücümüz varsa özel üniversite ve akademiler açmak engelleniyor mu? Aynı şekilde mezhebinin öğretilerine uygun özel okullar açılabilir mi? Sadece alimlerin karar vermesi yeterli midir? Bir grubun, bir derneğin karar vermesi sorunu çözer mi?

Ayrıca bilinmesi gereken önemli bir nokta şudur: Asırlardır inançlarını bağımsız ve özgür bir şekilde yaşayan halkımız bu girişime razı mıdır?

6-Bu konuların birbiriyle bağı nasıldır?

Birbiriyle olmazsa olmaz bağları var mıdır? Yoksa birbiriyle hiç ilişkisi yok mudur? Veya bağları var ama ayrı ayrı da ele alınabilir mı? gibi sorulara cevap bulunması gerekir.

Bu temel konuların birbirine karıştırılması, birbirinden ayrılmaz bir sorun gibi sunulması, asıl ihtilaf ve görüş farklılıklarını doğurup halkın yanlış yönlendirilmesine sebep olmaktadır. Eğer bu sorular ayrı ayrı ele alınıp incelense sığ görüşlü, bağnaz, sadece dünyevi faydaların peşinde olanların dışındakilerin arasında görüş farklılığı olmadığı görülecektir.

Herhalukarda “düşünce özgürlüğü” ilkesine dayanarak düşüncenin özgürce söyleme ortamının oluşmasıyla çözülemeyecek hiç bir sorun yoktur. Düşünce özgürlüğü engellenirse ve özgürce düşüncelerin söylenmesine izin verilmezse, tekelcilik ve ben eksenlikten kaynaklanan ihtilaf ve fitneler hiç bir zaman eksik olmayacaktır.

Düşüncelerin özgürce söyleneceği ortamın oluşması ümidi ile...

Abdullah Özgür