24 Ağustos 2012 - 08:15

Suriye’deki çatışmalar her gün medyanın başlıca gündemi olmasına karşın, kamuoyunun gerçeklere ve doğrulara ulaşmasının sanıldığı kadar kolay olduğu söylenemez. Çünkü Batılı devletlerin Suriye üzerindeki baskıları, yoğun bir dezenformasyonla birlikte yürüyor.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Hem dünyanın hem de Türkiye’nin gündemindeki en önemli başlık, kuşkusuz Suriye’de yaşananlar. Özellikle yaz aylarında artan bir biçimde şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriye’deki gelişmeler giderek daha fazla gündeme gelmeye başladı. Türkiye’nin bu süreçteki rolü nedeniyle, Türkiye basınının da Suriye konusuna büyük ilgi göstermesi kaçınılmazdı.

Ancak tüm bu yoğun medya ilgisine karşın, Suriye’de gerçekten ne yaşandığı konusunda doğruluğundan kuşku duyulmayacak bir bilgiye ulaşmak sanıldığı kadar kolay değil. Zaten Türkiye ve diğer Batılı devletlerin Suriye konusunda çarpıtılmış ve gerçeklerle örtüşmeyen bilgilerin yayılmasına uğraştıkları gayet iyi biliniyor. Başka bir ifadeyle Suriye’nin silahlı ve diplomatik yollarla kuşatılması, enformasyon açısından kuşatılmasıyla at başı gidiyor.

ABD’nin beklediği ne?

Suriye’ye müdahale kampının liderliğini yürüten ABD’nin, son haftalarda belirgin biçimde bekleyişe geçtiği görülüyor. Özellikle ana akım medyanın propaganda ettiği gibi Suriye’de kontrolün günden güne muhaliflere geçtiği ve Esad’ın düşmesinin an meselesi olduğu söylentileriyle birlikte düşünüldüğünde, ABD’nin bekleyişe geçmesini anlamak mümkün değil. O halde, Suriye’de işlerin hiç de ana akım medyada izlediğimiz biçimde olmadığı yönünde kuşkuların doğması garip değil.

ABD Başkanı Barack Obama, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, kimyasal silah kullanımını “kırmızı çizgi” olarak ileri sürmüş ve ancak Esad yönetiminin kimyasal silaha başvurması durumunda askeri bir müdahaleyi düşüneceğini belirtmişti. Oysa ABD’nin Ortadoğu’daki müdahale tarzı düşünüldüğünde, doğrudan ve zayıf gerekçelerle müdahaleye kalkışması pek de yadırganacak bir durum olmazdı. Tabi, kimyasal silah vurgusuna, Rusya’dan hemen gelen yanıtı da hesaba katmak gerekiyor. Rusya, Suriye’nin kimyasal silah kullanmayacağı yönünde teminat verdiğini açıklayarak, ABD’nin bunu bir bahane olarak kullanmasının da önüne geçmeye çalışıyordu.

Fakat yine de ABD’nin bu temkinli ilerleyişinin en önemli nedeninin, hem uluslararası platformda hem de Suriye içinde istediği etkiyi yaratamaması olduğunu söyleyebiliriz. ABD, özellikle BM üzerinden çok zorlamasına karşın, Rusya ve Çin gibi iki büyük gücün direncini kıramadı. Üstelik devletler düzleminde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler ABD politikalarını koşulsuz uygulamaya devam etseler de, bölge halklarının da ABD’nin propagandasına fazla prim vermediği görülüyor.

Dolayısıyla, ABD’nin doğrudan bir müdahale için zaman kazanmaya çalışmasının ve bu arada geçen süre içerisinde de söz konusu müdahale için zemin oluşturmaya devam ettiği söylenebilir. Üstelik Kasım ayında ABD’yi bekleyen bir başkanlık seçimi var ve sonuçlarının kesin olarak öngörülemeyeceği bir seçime savaş koşullarında girmek Obama yönetimi için pek de akıllıca sayılmaz. Bu nedenle, son haftalarda, ABD’nin Suriye üzerindeki baskıyı artırmasına paralel olarak, askeri müdahale seçeneğini geri planda tutmaya çalıştığını görebiliriz.

Diğer yandan George W. Bush yönetiminin Irak'a müdahale için uydurduğu Saddam tarafından kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılacağı iddiasının bir benzerinin Suriye için tedavüle sokulmuş olması da dikkat çekiyor. Bu durum, ABD yönetiminin Suriye'deki işbirlikçileri eliyle her an bir "sahte bayrak" operasyonu düzenlemesinin ihtimal dahilinde olduğunu gösteriyor.

İstihbarat jargonunda önemli bir yere sahip "sahte bayrak (false flag) operasyonu", kamuoyunu yanıltmak için tasarlanmış, arkasında başka güçlerin olduğu terör olaylarının yine o güçler tarafından başkalarına mal edilmesi anlamına geliyor.

Suriye’ye medya kuşatması

ABD’nin ve müttefiki olan Türkiye gibi ülkelerin Suriye üzerindeki baskıyı artırmalarının en önemli boyutlarından biri de, gerçeklerin mümkün olduğu kadar kamuoyundan saklanması ve yoğun bir dezenformasyon saldırısının gerçekleştirilmesi olarak görülüyor. Dezenformasyonun unsurları arasında “fiziksel” saldırıların da olduğunu söylemek mümkün. Örneğin Suriye Arap Haber Ajansı (SANA) devamlı siber saldırılar yoluyla çalışamaz duruma düşürülmekte; Suriye’de devlete bağlı ya da rejimi destekleyen gazete ve televizyonlar bombalı saldırılara, baskınlara maruz kalmakta; hatta yabancı gazeteciler ve muhabirler kaçırılmakta, öldürülmekte.

Fakat medya kuşatmasının bu kadarla sınırlı kaldığını söylemek mümkün değil. İşin esas boyutu, Suriye dışındaki ülkelerde kamuoyunu yönlendirebilmek ve müdahale için gerekli meşruiyeti yaratabilmek. Özellikle ana akım medya tarafından üstlenilen bu görev gereği, Suriye hakkında çarpıtılmış birçok bilgi dolaşıma sokulmakta, böylece kamuoyunun iradesi yönlendirilmek istenmekte.

Ana akım medya ne Suriyeli muhaliflerin kimlerden oluştuğu, ne de hangi yöntemlerle desteklendikleri konusunda bir araştırma yapmayı deniyor. Oysa bağımsız kaynakların ulaşabildiği haberler, isyancılar arasında Suriyeli olmayan kalabalık bir kitlenin olduğunu, başta Afgan, Çeçen, Türk olmak üzere şeriatçı militanların ve İngiliz, Fransız, Alman, İsrailli gizli servis ajanlarının da muhaliflerle birlikte hareket ettiklerini gösteriyor. Ana akım medya, kuşkusuz, bu durumda bir “haber değeri” görmüyor olamaz.

Yaklaşık bir aydır, Suriyeli muhaliflerin Halep’in kontrolünü büyük oranda ele geçirdikleri, Esad ordusunun dağılmakta olduğu, dolayısıyla Suriye’de Esad’ın düşüşünün an meselesi olduğu yönünde haberler yayınlanıyor. Ancak kimse “düştü düşecek” denen Halep’in hala neden düşmediğini sormadığı gibi, her fırsatta “bize destek lazım” diye mesajlar gönderen muhalifleri nasıl açıklayacaklarını da düşünmüyor.

Suriye kaynaklarının ve bağımsız haber ajanslarının yayınladığı bilgilere baktığımızda ise, durumun hiç de anlatıldığı gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Suriye ordusu Halep ve Şam’da kontrolü elde tuttuğu gibi, halkın Esad’a olan desteğinin de yerli yerinde durduğu görülüyor. Özellikle sosyal medya platformları gibi alternatif yollarla paylaşılan video ve fotoğraflarda, örneğin Halep’te halkın sokaklara çıkarak, askerlere sarıldığı, orduyu kutladıkları izlenebiliyor.

Kuşkusuz Suriye’de gerçekte ne olup bittiğini tam olarak öğrenebilmek için daha geniş ve derin kaynaklara ihtiyaç duyuluyor; ancak ipuçlarını yakaladığımız gerçeklikler de, ana akım medyada çizilen resme inanmamamız için yeterli gerekçe sunuyor.

El Kaide: Müdahalenin anahtarı

Bu süreçte, Suriye’ye dair en fazla çarpıtılan ya da gizlenen konu ise, El Kaide’nin muhalifler içerisindeki yeri oldu. Birçok tanık, yabancı istihbarat servisi, bağımsız basın kuruluşları ve Suriye devletinin açıklamalarının yanı sıra, bizzat kendilerinin de açık açık dile getirmelerine karşın, El Kaide’nin Suriye topraklarındaki varlığı ve etkinliği uzunca bir süre inkar edildi. Gelgelelim son haftalarda giderek artan saldırılar ve El Kaide’nin artık saklanamayacak boyutlara ulaşan savaş gücü, bu gerçeğin kabul edilmesini zorunlu kıldı.

Bu arada, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adı verilen silahlı birliklerin, bir NATO desteği ve uçuşa kapalı hava sahası uygulaması olmadan Suriye ordusu karşısında tutunmasının imkansızlığı da, başta ABD menşeli “think thank”ler ve yorumcular tarafından dile getiriliyor. Dolayısıyla, El Kaide’nin Suriye’nin üzerine sürülmesinin en önemli gerekçelerinden birinin de, ÖSO’nun bu cılız saldırı kapasitesi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ABD tarafından desteklenmiş ve silahlandırılmış bir El Kaide gücü olmadan, Suriyeli muhaliflerin ufak çaplı sokak çatışmalarının ötesine geçemeyeceği de kısa süre ortaya çıktı. Bu nedenle, El Kaide Suriye’de başta ABD olmak üzere, Batı açısından bir ihtiyaç haline geldi denilebilir.

Zaten El Kaide’nin varlığının ve etkinliğinin kabulü, ABD açısından yeni bir stratejik açılıma da dönüştürülmüş durumda. Obama’nın “kırmızı çizgileri” hatırlattığı konuşmasında El Kaide’ye de değinmesi, bu stratejinin bir parçası. Buna göre, ABD, Suriye’de bulunan kimyasal silahların El Kaide’nin eline geçmesinden tedirgin olduğunu ve buna izin vermeyeceğini söylüyor. Yani bir ülkeyi, o ülkenin düşmanları nedeniyle işgal edebileceğini söylemiş oluyor.

Oysa gerçek durumun bu kadar akıl dışı olmadığını görmek mümkün. El Kaide militanları, ABD’nin ve bölgede Türkiye’nin desteği sayesinde faaliyet yürütebiliyor. Özellikle Hatay’da kurulan kampları bir üs olarak kullandıklarını ve Suriye’ye yönelik saldırılarını hem stratejik hem de lojistik olarak Türkiye’de planladıklarını kendileri de itiraf etmiş durumdalar. Tüm çabalara karşın kamuoyuna yansıyan vahşi infaz görüntüleri de, El Kaide’nin Suriye’deki varlığının diğer kanıtlarından.

Suriye'de El Kaide ile Özgür Suriye Ordusu arasındaki işbirliğinin kanıtlarından bir tanesi de bazı sınır kapılarının iki grup tarafından birlikte ele geçirilmesiydi: ÖSO - El Kaide işbirliği: Babülhava'da neler oldu?

Dolayısıyla ABD, bir yandan askeri bir müdahaleyi bekletirken ve bu süreç içerisinde müdahalenin meşru zeminini oluşturmaya çalışırken, diğer yandan da El Kaide’yi kendisine Suriye’nin kapılarını açacak bir anahtar olarak kullanmaya çalışıyor. Suriye’nin, elindeki kimyasal silahları kullanmasını bir “kırmızı çizgi” olarak belirleyen ABD, aynı silahları Suriye ordusunun değil El Kaide’nin kullanmasını da “kırmızı çizgi” olarak tarif ediyor. Fakat bu durumda, mantıksal olarak Esad’ın iktidarını koruması ve silahlarını El Kaide’ye kaptırmaması için ona destek olması gerekirken, ABD bütün yardımlarını El Kaide’ye ve onunla işbirliği içindeki ÖSO'ya sunmaya devam ediyor.

O halde, El Kaide anahtarının, ABD’nin elinde Suriye’ye yönelik bir askeri müdahalenin bahanesi olarak kullanılacağını ve bu nedenle, önümüzdeki süreçte, El Kaide’nin Suriye’de palazlandırılmaya çalışılacağını söylenebilir. Olası bir askeri müdahalenin hem gerekçesi hem de hedefi olan bir “anahtar” ise, ABD’nin stratejik zekasının ürünü olmaktan çok, ana akım medyanın gerçekleri gizlemek konusundaki becerisinin bir sonucu olarak görülmeli.

Türkiye'ye "tempo ayarı"

Türkiye de bu stratejiye hızla uyum sağlamak konusunda “etkileyici” bir performans gösterdi. Clinton’la yapılan görüşmenin ardından yaşanan Gaziantep’teki bombalı saldırı, bu stratejik hamle için elverişli bir ortam oluşturdu. Henüz saldırının üzerinden birkaç dakika geçmişken, hükümet yetkililerinden ve milletvekillerinden gelen iddialar, zaten belirli bir hazırlığın olduğunu gösteriyor. Hiçbir istihbarat değerlendirmesi yapılmadan, olay yeri incelenmeden, tanıklara ve delillere bakılmadan olayın sorumlusunun PKK, Suriye ya da El Kaide olarak ilan edilmesi, kamuoyuna kabul ettirilmeye çalışılan manzara hakkında da ipucu veriyor.

Türkiye’nin, tam olarak hangisi olduğu konusunda emin olunmasa da, güney cephesinden gelen bir tehditle karşı karşıya olduğu, dolayısıyla her türlü dostluk ve komşuluk geleneğini, bağlayıcı hukuksal ve diplomatik teamülleri göz ardı ederek güneye, yani Suriye’ye yönelmesi gerektiği algısı, bombalı saldırıda hayatını kaybeden insanların acısı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıldı.

Dün Ankara’da düzenlenen ve ABD ile Türkiye heyetleri arasında gerçekleştirilen “operasyonel planlama" toplantısı ise, işte bu koşullarda yapılmış oldu. Toplantıda ortaya çıkan başlıklar da, ABD’nin hazırlık stratejisiyle büyük ölçüde uyum gösteriyor. Zaten ABD’nin bir süredir Türkiye’yi kendi stratejisiyle uyumlulaştırmaya ve zamansız hamlelerini önlemeye çalıştığı görülüyordu. Toplantının sonucunda ise, Suriye’de bir tampon bölge kurulmasının hazırlıklarına başlanması; insani yardım ihtiyacı nedeniyle sınırın “az içerisine” kadar girilmesi; PKK ve El Kaide ile mücadele edilmesi; Suriye’deki kimyasal silahların hem Esad hem de El Kaide tarafından kullanılmasını engelleyecek askeri tedbirlerin belirlenmesi gibi başlıkların tartışıldığı açıklandı.

Yani El Kaide anahtarı, Türkiye’nin de cebine konmuş oldu. Kuşkusuz, eline tutuşturulan PKK bahanesiyle birlikte.

Dolayısıyla, Türkiye’nin Suriye konusundaki politikasının, ABD’nin stratejisiyle bütünüyle uyumlu bir biçimde oluşturulduğu bir kez daha söylenebilir. Önümüzdeki süreçte bu uyumun sonuçlarını, Suriye topraklarında birçok kanlı saldırı ve binlerce insanın ölümü olarak göreceğimizi tahmin etmek zor değil. Dahası bu kanın Türkiye'ye de sıçramaya devam etmesi kaçınılmaz.

Suriye halkı sesini duyurabileceği bir mecra ararken, medya ise, muhtemelen, yine "Esed zulmü"nden, "BAAS diktatörlüğü"nden ve "demokrasi savaşçıları"ndan söz etmeye devam edecek.

sol