Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Adalet, her şeyin hak ettiği yerde olmasıdır. O halde adaletten uzaklaşan da hak ettiği yeri bulur.
Bugün dünyada yaşanan süreci felsefi bir dikkatle düşünecek olursak bunu görebiliriz. Yani hiç kimsenin yaptığı iş yanına kâr kalmıyor. Gerek bireysel gerekse toplumsal hareketler hak ettiği karşılığı buluyor.
Çevrenizde olan gelişmelere vereceğiniz olumlu veya olumsuz tepkinin müspet veya menfi sonucu bir şekilde karşınıza çıkıyor.
Yüce Allah, hak üzere indirdiği Kur’an-ı Kerim’de geçmiş ümmetlerden uzun uzadıya söz ederken bunu insanları eğlendirmek için yapmamış, aksine adalet kavramının bu ümmetler üzerindeki somut tahakkukuna dair bir sunumunda bulunmuştur. İnsanoğlu gerçekleşmiş bir vakayı ele alıp incelediğinde onun çeşitli boyutlarını en iyi şekilde kriminalize etme fırsatı yakalamış olur. Çünkü bu tür vakaların başlangıcı, gelişimi ve sonuç bölümünün yanı sıra tüm bu aşamalarında etkili olan faktörleri masaya yatırma ve enine-boyuna tetkik etme imkânı vardır.
İnsanı doğru istikamete yönlendirmek ve bu istikametteki iradesini güçlendirmek isteyen Yüce Allah, geçmiş kavimlerin fotoğraflarını onun önüne bırakmıştır…
Bu fotoğraflara iki şekilde bakabilirsiniz: 1- Basar (baştaki göz) ile bakmak. 2- Basiret (kalp gözü) ile bakmak. Birinci bakış, öküzün trene bakması gibidir ve insana hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü böyle bir bakışta sadece bakmak vardır, görmek yoktur. Bakarsınız ama sadece bir karartı görürsünüz. Böyle bir bakış ile sadece gözünüz şenlenmiştir ve ruhunuzda hiçbir kıpırdama meydana gelmemiştir.
Lakin ikinci bakışta hakikati görmek vardır. Böyle bir bakış; insanın ruhuna işler, onda bakış açısı ve yaklaşım tarzı oluşturur. Kur’an da geçmiş kavimlerden sunduğu fotoğraflara bu şekilde bakılmasını istemektedir. Yani basiretle bakılması ve ibret alınmasını istemektedir. Bu gerçeği şu ayette net olarak okumaktayız:
Sizden önce nice gelenekler (yaşam tarzları) gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün! (Ali İmran 137).
Batılın yok olup gideceği, hakkın ise her daim kalacağı, Kurâni bir gerçektir. Kur’an açısından batıl, varlığını sürdürmede dahi hakka muhtaçtır. Suyun üzerindeki köpüğü düşünün. Su haktır; bu yüzden hayat kaynağıdır. Onun olduğu yerde hayat vardır. Onun olduğu yerde bereket vardır. O, her kaba konulmaya uygundur ve her renge açıktır. Hak da böyledir. Fakat batıl suyun üzerindeki köpük gibidir; sadece görüntüden ibarettir. Hatta su olmazsa bu görüntü bile olmaz. Nitekim suyun çekilmesiyle birlikte ondan hiçbir eser kalmaz; yok olup gider…
Adalet haktır ve kalıcıdır; zulüm ise batıldır ve yok olup gitmeye mahkûmdur. Dolayısıyla adalete sarılanlar kalıcı, zulme sığınanlar ise yok olup gidicidir.
Şimdi buraya kadar yazdıklarımı somutlaştırayım:
Son zamanlarda Müslümanlar (!) arasında “ŞİİLİK TEHLİKESİ” diye bir algı oluşturuldu. Bu algıyı kimlerin ne amaçla oluşturduğunu anlamak çok da zor değildir. Özellikle İran İslam Cumhuriyetinin kuruluşunun ardından küresel emperyalizm bir şeyi çok iyi anladı: Eğer “ŞİİLİK” düşüncesi bu ülkeyi aşar ve diğer Müslümanlara bulaşırsa artık onların kurdukları zulüm ve sömürge çarkları işlemez hale gelir. Çünkü “ŞİİLİK” anlayışında ölmek var ama zulme boyun eğmek yoktur! Şiilikte ilkeli bir duruş vardır. Şiilikte dünyevi çıkar sağlamak için insani değerlerden taviz vermek yoktur… Çünkü Şiilikte her yerinden kalkan şeyhin peşine düşmek diye bir şeye yer yoktur… Şiilik, mensuplarını akıllı olmaya ve akılcı davranmaya yönlendiren orijinal İslam’ın bizzat özüdür. “ŞİİLİK”, kavram olarak ve tarihsel yönüyle Resulullah (s.a.a) patentli gidişatın adıdır. “İman edip doğru işler yapanlar, yaratıkların en iyileridirler” (Beyyine 7) ayeti nazil olduğunda Resulullah (s.a.a), İmam Ali’ye (s.a) dönerek şöyle buyurdu: “Bunlar sen ve senin Şiandır.” (Bkz. Tefsiri Taberi)
Şiilere emperyalistler şeyh atayamaz veya Şiilerin şeyhi asla emperyalistlerin emellerine alet olamaz. Çünkü Şiilikte “adaleti olmayan Allah bile kabul edilmez!” Zira “ADALET” Şiiliğin temel inanç esaslarından biri olarak kabul edilir.” Dolayısıyla zalimlerin emellerine alet olan bir şeyh, Şiilikte varlığını sürdüremez.
Emperyalistler Şiiliğin bu özelliğini çok iyi anlamış ki tüm çalışmalarını bu tefekkürün yayılmasını engelleyecek doğrultuda projelendirmişlerdir.
Birazcık aklı olanlar gerçekten şu soru üzerinde birazcık düşünsün:
Şii İran İslam Cumhuriyetinden en fazla zararı kim görmüş: Şii olmayan Müslümanlar mı? Yoksa emperyalist güçler ve Siyonistler mi? Veya İran’ın mevcudiyeti Müslümanların çıkarlarını mı yoksa ABD ve Siyonizm’in çıkarlarını mı tehdit ediyor?...
Özellikle Sünni kardeşlerimiz birazcık düşünsünler: Farz edelim ki Şiilik bütün bölgeyi etkisi altına aldı; ne olacak, Sünnileri mi kesecek?! Yoksa batının bu bölgelerdeki varlığı mı sona erecek? Ne zamandan beri ABD ve İsrail Müslümanları, onlardan daha çok düşünür oldu?!!
Varlığını adalet inancı temeline dayandıran Şiiliğin hiç kimseye zulmetmeyeceğinin garantisi onun tarihten günümüze kadar süregelen asil duruşudur. Şia açısından “adaletli kâfir” “zalim Müslümandan” daha üstündür. Aslında “ŞİİLİK” tehlikesinden söz edenler de bu gerçeği çok iyi biliyorlar. Ama onlara belli ki birtakım görevler tevdi edilmiş, kendileri için biçilmiş olan rolü sahnelemeleri icap etmektedir.
Yemen’deki Husiler farklı ülkelerden oraya getirilmediler. Onların tek suçu Şii olmaları… Çünkü Şiilik demek, zulme ve zalimlere karşı direniş demektir. Eee, haliyle bu da zalimlerin ve onların yardakçılarının işine gelmemektedir. Keşke Arabistan ve müttefiklerinin Sünnilik gibi bir derdi olsaydı. Çünkü gerçek Sünnilikte de zalimlere boyun eğmek caiz değildir. İmam-ı Azam zamanın zalim otoritesine teslim olmadığı için zindanlarda can vermiştir… İran’la terörist grupları yan yana zikrederek sözde Sünnilik saikiyle çağrıda bulunan gafile de şunu sormak lazım: Neden aynı çağrıyı ABD’ye yapmıyorsun?! Hatta Suriye’ye neden askeri müdahalede bulunmadığı için Amerika’ya gönül koyduğun günleri de unutmadık!..
Aslında söylenecek söz çok ama anlayana bir işaret de yeter… Umarım bu yazı, insanların gerçeği görmesi yolunda bir işaret olur…
Mikail Gürel