Bismillahirrahmanirrahim
İslam âleminin tarihte emsali görülmedik bir buhran ve ağır belalar içerisine düştüğü böylesine hassas bir dönemde, İslam ümmetinin ağır sorumluluklarını omuzlarında taşıyan aydınların ve peygamber varisi ulemanın bir araya gelmesine vesile olan ve bu sempozyumu organize eden, Eskişehir “ Osmangazi Üniversitesi” öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ahmet Kartal beyi ve bütün yardımcı ve mesullerini tebrik etmeyi İslami ve insani bir vazife bilmekteyim.
Kuşkusuz asırlardır İslam âleminin en önemli zaaflarından birisi, diyalog ve karşılıklı anlayış eksikliğidir. Hâlbuki Kuran’ı Kerim’de : “ Ey İnsanlar! Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizle tanışasınız…” ( El-Hucurat:13) buyrularak toplumların tanışıklığının önemi vurgulanmaktadır. Müslümanların ayrı toplumlardan, farklı ırk ve meşreplerden gelmeleri tanışık ve barışık olmalarına engel değildir.
Kaldı ki Sünni-Şii tüm Müslümanların pek çok ortak paydaları vardır ve bunların başında Kur’an-ı Kerim gelmektedir. İslam âleminde özlenen ve esasen olması gereken kardeşliğin, sevginin, saygının, hoşgörünün, dinamizmin ve gücün kaynağı Kuran’dır. Bunun için Yüce Allah (c.c) İman edenlere : “ Toptan Allah’ın ipine (yani Kuran’a) sarılın. Ayrılığa düşmeyin…” (Al-i İmran:103) emrini vermiştir. O halde Müslümanların meselelerini halletmeleri, ayrılığa düşmemelerine, bunun için de Kuran’a sarılmalarına bağlıdır.
Hicri ilk asırdan beri Müslümanlar arasında devam ede gelen ve günümüzdeyse, İslam düşmanlarının büyük katkılarıyla daha da şiddetlenen Sünni-Şii ayırımı, kendilerine olduğu kadar yüce İslam dinine de büyük zararlar vermekte, gerçekteyse bu kavga ile İslam ve Müslümanlar yeryüzünden silinmek istenmekte ya da birkaç asır daha kendilerine gelemeyecek derecede sefalet içerisinde bulunacakları durumla karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır! Oysaki “İslam”, çok iyi bilindiği gibi teslimiyet, barış, huzur ve esenlik demektir. Miladi 610 yılında Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) efendimize indirilen ilk ayetle başlayan “teslimiyet” yani İslam, bu dinin peygamberinin 622 yılında Medine’ye hicreti ile yepyeni bir safhaya intikal etmiştir. Artık yeryüzünde İslam, yeni ve mutlak bir uyanışın, insanlığın muhtaç olduğu kurtuluşun, huzur ve saadetin bitip-tükenmeyecek kaynağı olmuştur.
Ayrıca İslam dini, yeryüzüne indirildiği günden itibaren, hem Kuran hem de sünnet’in ifadesiyle tebliğ, teşvik, kolaylık ve hoşgörü dini olmuştur. İslam’ın verdiği savaş, insanları zorla Müslüman yapmak savaşı değil, fikir hürriyetinin, din ve vicdan hürriyetinin, düşündüklerini anlatma, tartışma ve yayma hürriyetinin, teşebbüs ve serbest dolaşma hürriyeti gibi insan olmanın ve yaşamın vazgeçilmez esaslarını teşkil eden hürriyetlerin insanlar tarafından serbestçe kullanılmasının önünü açan bir dindir.
Ve yine İslam dini, tebliğci, müjdeleyici, sakındırıcı, affedici bir dindir. İslam’da hadlerin dışında şer’i ceza yoktur. İnsanları günahlardan uzaklaştırma, iyiliklere yöneltme düşüncesi, eğer korumacılık ve baskı derecesine ulaşırsa şer’i olmaktan çıkar. Çünkü her fert iyiyi ya da kötüyü kendi hür iradesiyle seçmelidir.
İslam’ı anlatmanın ve yaymanın en iyi yolu örnek eğitim ve öğretimden geçer. Ancak bu eğitim ve öğretim Kuran’a ve sahih sünnet’e uygun olmalıdır. İslam’da önemli olan şirkten uzak tevhit esasına dayalı sağlam bir imandır.
Birçok İslami mezheplere göre amel imandan bir cüz değildir. Şayet bu görüşü doğru kabul eder isek, İslam’ın evrenselliğini hayata geçirmek, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği kurabilmek için fertlerin ne yaptıklarına değil ne düşündüklerine bakmak durumundayız. Ancak bu şekilde birliği, beraberliği, karşılıklı yardımlaşmayı sağlayabiliriz. Zira hayatta önemli olan iman birliği, ülkü birliği ve hedef birliğidir.
Böyle ilmi toplantılar yoluyla çeşitli mezheplere mensup ilim adamlarını bir araya getirip tanıştırmak ve kaynaştırmak İslam’a ve insanlığa yapılan ey güzel bir hizmettir. İnanıyoruz ki her mezhep ve meşrepten olan âlimlerimiz bir araya gelir ve aralarındaki ilmî görüş farklılıklarını karşılıklı tartışırlarsa, Müslümanların biri birleriyle olan antlaşmazlıklarının büyük bir bölümü çözülmüş olur.
İslam tarihine iyi bakıldığında İslam’ın ilk asırlardaki yüksek seviyede gerçekleşen ilmi ve teknolojik gelişmelerinin sebebi, o dönemlerde yaygın olan kısmi hürriyet anlayışıdır. İslam, özgürlüğe ve kişinin şahsiyet kazanmasına büyük önem vermiştir. İslam’da her fert tek başına sorumludur. Bu da ancak ferdin hürriyetini ve kişiliğini kazanmasıyla gerçekleşir. İşte bu toplantıda ve her toplantıda kısa da olsa bu hedef ve ana fikir etrafında da ilmi müzakereler ve tartışmalar yapılmalıdır. Daha doğrusu her toplantıda, genel anlamıyla Müslümanların bir muhasebesi de yapılmalıdır. Zira içerisinde bulunduğumuz şu günlerde İslam adına ortaya çıkan bir takım Müslümanlar, sadece bizim de içerisinde dâhil olduğumuz Ortadoğu bölgesinde değil, tüm dünya genelinde son derce dikkat çeken birçok olumsuz tavırlar sergilemiştir. Söz konusu bu olumsuzluklarıyla, on beş asırdır “İnsanlığa kurtuluş reçetesi” olarak tarif ettiği yüce İslam’ı da sorgulatır bir takım negatif tutum ve davranışlara girmişlerdir. Bu olumsuz hareketlerin yeniden İslam ulemasının gözlüğü ile ele alınıp ortaya konması ve olanca açık kalplilikle bu olumsuzlukların müzakere edilmesi, sanıyorum, İslami gerçeklerin belirlenebilmesi açısından son derece önemli ve hayati ehemmiyet taşıyacaktır.
CAFERİLİK-HANEFİLİK İLİŞKİSİ
“Caferilik-Hanefilik ilişkisi” ne geçmeden önce, İmam Cafer ekolüne mensup olan Caferilerin, bilinen “dört mezhep İmamı” ve özellikle de “mezhep” gerçeğiyle ilgili genel düşünce ve görüşlerini maddeler halinde arz edip, daha sonra göz önüne sergilediğimiz bu perspektiften yola çıkarak doğru sonucu elde etmenin daha kolay olacağı kanaatini taşımaktayım.
CAFERİLER’İN DÖRT MEZHEP İMAMI VE MEZHEP GERÇEĞİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ
1- Caferilere göre, Ehl-i Sünnet mezheplerinin dört meşhur imamı direkt veya dolaylı olarak Hz. İmam Cafer Sadık’ın ilminden faydalanmışlardır.
Döneminin müftülerinden olup İmam Cafer’in zamanında yaşayan Ebu Hanife ( ö.t. 150 h.) o hazretin öğrencisi olmakla övünmüş ve kendisini onun vasıtasız öğrencisi olarak tanıtmıştır. Yine Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes (ö.t. 179 h.) İmam Cafer’in resmi öğrencilerindendir. Kendisi Maliki mezhebinin en eski fıkıh kitabı olan “ Muvatta” adlı eserinde İmam Cafer’den vasıtasız olarak hadis nakletmiştir.
İmam Şafii ( ö.t.204 h.) İmam Malik’in öğrencisi olup üstaddan ve diğerleri vasıtasıyla da İmam Cafer’den hadis nakletmiştir. Söz konusu hadisler onun “ Müsned” isimli eserinde yer almıştır.
Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmet b. Hanbel ( ö.t.241 h.) İmam Şafii’nin öğrencisidir. İmam Şafii Bağdat’tan Mısır’a hicreti esnasında, fıkıhta Ahmet b. Hanbel’den daha bilgili birini Bağdat’ta bırakmadığını söylemiştir ( kendisi de Mısır’da vefat etmiştir).
Binaen aleyh, diyebiliriz ki, bütün mezheplerin kökü İmam Cafer’e ulaşmaktadır. Bundan dolayı da o hazret, mezhepleri birbirine yaklaştırma ve biri birleri arasında köprü oluşturma ölçüsüdür.
2- Caferilere göre, İslam ve “mezhep” farklı şeylerdir. İslam, dinin aslıdır, kimsenin onda ihtilafı yoktur. Ama sözlükte “gidilecek yol” veya “gidilecek yer” anlamında olan mezhep, dine doğru götüren bir yoldur. İslam âlimlerinin gittikleri yere ya da yola, “din” değil, “mezhep” ismini vermeleri çok doğru ve yerinde bir karardır. Bu ismin ilk olarak kimin tarafından kullanıldığı henüz belli değil. Ama her kim kullandıysa çok güzel bir başlangıç yapmıştır. Zira Mezhebin “din” ile farkı vardır. Mezheplerin dini “İslam” dır ve yine genel olarak bütün mezheplerin menşei içtihattır, Kur’an ve sünneti farklı anlamaktır. Bu da kişilerin yorum ve içtihadından kaynaklanır. Elbette ki bazı mezheplerin ortaya çıkışında siyasetin etkisi olmuştur ve bunda hiç şüphe yoktur, fakat büyük çoğunluğu Kur’an ve sünnet menşelidir. Örneğin Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat’in takip ettiği yol, Kur’an ve sünnet’tir ve bunu da sahabe üzerinden elde etmiştir. Caferilerin-Şiilerin takip ettikleri yol da yine Kur’an ve sünnet’tir. Caferiler- Şiiler de bunu Hz. Peygamber (s.a.a) efendimizin Ehl-i Beyt’i üzerinden elde etmişlerdir. Sünniler hakikate (Kur’an ve Sünnet’e) sahabe üzerinden ulaşırken, Caferiler-Şiiler Ehl-i Beyt üzerinden ulaşmışlardır. Neticede diyebiliriz ki, İslam âlimlerinin söz konusu bu yola “mezhep” tabirini kullanmaları çok güzel olmuştur. Eğer “mezhep” yerine “din” tabiri kullanılsaydı, o zaman iş çok daha zor olurdu. Çünkü bu durumda “İslam” farklı dinlere bölünmüş olur ve Müslümanlar arasında “vahdet/birlik” ihtimali hiç kalmazdı. Allah’a şükrediyoruz ki, Müslümanlar ve onlara önderlik edenler, ileri görüşlü insanlar olmaları hasebiyle “ mezhep “ tabirini kullanmış ve demişler ki: “ Bizim birbirimizle ihtilaflı olduğumuz doğrudur. Ama bizim ihtilafımız İslam dininin aslında değildir, “ İslam”, hepimizin müşterekidir. Bizim ihtilafımız “İslam” a ulaşma yollarındadır.” Bu nokta da, gerçekten işi çok kolaylaştırmıştır.
Dolayısıyla “Mezhep “ tabiri, ihtilafların sınırlarını tamamen belirlemektedir. Fakat tali meselelerdeki bu farklılıklar Müslümanların biri birlerinden kopuk olmalarına sebep olabilir mi? Eğer diğer mezheplerden olan Müslümanlar gayri Müslimlerin saldırısına , sömürgecilerin sömürüsüne , kodaman güçlerin zulmüne uğrarlarsa, “ Bize ne?” diyebilir miyiz. Hayır! Kimse böyle bir şeyi söyleyemez, bu söz, dinin hakikatine ters düşer. Bütün Müslümanların ittifakla sevdikleri İmam Ali (a.s), Cemel savaşında muhaliflerine galip olunca, arkasındaki Müslümanlar zannediyorlardı ki İmam Ali, yenilen muhaliflerinin ( Basralıların) mallarını kendi askerleri arasında ganimet olarak taksim edecek ve kendilerini de esir alacaktır. Ama İmam Ali (a.s) hepsini şu sözleriyle şaşkına uğrattı ve şöyle buyurdu : “Bizimle savaşan bu insanlar Müslüman’dırlar ve bizim kardeşlerimizdirler, ama bize zulmetmişlerdir.” Basralılar ile kimi sahabelerin İmam Ali’ye başkaldırmaları, İmam Ali’nin onlar hakkında ;”Onlar bizim kardeşlerimiz olamaz ve Müslüman değillerdir” diye söylemesine sebep olmamıştır! Demek oluyor ki, İslam dini Müslümanların birliğine ne kadar önem veriyor ki, İmam Ali gibi bir şahsiyete başkaldırmış olmalarına rağmen o asi güruha Müslümanların “kâfir” demelerine izin vermiyor ve hatta ölümünün son anlarında da oğulları İmam Hasan ile İmam Hüseyn’e yaptığı vasiyetinde şöyle buyuruyor :” Sakın Emire’l-Müminin öldürüldü diye Müslümanların arasına girip onları (Haricileri) öldürmeyin”.
3- Caferilere göre; Sünni-Şii bütün mezhepler arasında gerçekten, yüce İslam dininin dayandığı temeller hususunda kapsamlı bir birliktelik ve uyum mevcuttur. Bunların başında da “ Usul-ü selase/ üç esas ilkeler” dediğimiz “Tevhit”, “ Nübüvvet” ve “ Mead/Kıyamet inancı” gelmektedir. Ayrıca namaz, oruç, zekât, hac, cihad gibi ibadetlerin temel direklerinde de uyum vardır. Ki bunlardan herhangi birini inkâr eden ( tüm mezheplerin ittifakıyla) asıl ve hüküm itibarıyla İslam’dan çıkmış sayılır. Ancak çok nadir olarak bazı hükümlerin furu’unda (ayrıntılarında) ve bazı kelam konularında Sünni ile Şii arasında bir takım ihtilaflar söz konusu edilebilir. Fakat bu ihtilaflar, Şii-Sünni arasında olduğu kadar Ehl-i Sünnet mezheplerinin kendi aralarında da mevcuttur ve gerçekte çeşitli mezheplerin doğuşları da bu ihtilaflardan kaynaklanmıştır.
4- Caferilerce Şii-Sünni arasındaki fıkhî ihtilaflar çok da önemsenmiş ve temel ayırt edici ihtilaflar değildir. Bunlar tabiri caizse yumuşak ve ameli boyutlarla ilgili ihtilaftır. Asıl sert ve ümmetin “kötü tarafa kırılganlığı”na vesile olan ihtilaf, bir tarafı kelami mezhepleri diğer tarafı da siyaseti ilgilendiren “Hilafet/imamet” meselesidir. Hilafet’in ( İmamet’in) nas ile mi yoksa meşveretle mi belirlendiği hususu Sünni ile Şii fırkaları arasında ayırıcı temel nokta sayılmaktadır. Ancak kanaatimce bu mesele, İslam’ın evrensel hedeflerini bir kenara bırakmasına ve ümmetin gönüllerinin helak olmasına sebep olan bir mesele olmamalıdır! “İmamet” aslında, bütün Müslümanların gerekliliğine inandıkları “Hilafet” in bir türü veya tarzından başka bir şey değildir, velev ki hilafet ve imamet’ten söz edenler nezdinde bazı şartlar ve sınırlar olsa da. Örneğin “ismet” (hatasızlık) ile Hz. Peygamber’in (s.a.a) ailesine mensubiyet, ayrıca geçmiş imamın arkasından gelen imama delalet eden bir nas bulunması gibi şartlar Şiilerce öne sürülmüş olsa da, ya da halifenin tayini meşveret ile olmalıdır düşüncesi Sünnilerce öne sürülmüş olmasına rağmen, başta Raşit halifeler olmak üzere bu görüşlerin hiç birisi inanıldığı ya da iddia edildiği şekilde hiçbir zaman pratikte karşılığını bulamamıştır. Dolayısıyla pratikte gerçekleştirilmediği görülen bu mesele yüzünden “ümmet’in vahdeti” gibi çok önemli ve elzem meseleleri bir kenara bırakmak makul olamaz.
5- Caferiler, herhangi bir mezhebin doğru inanç ve düşüncelerini en iyi verecek ve tasvir edecek yolun, söz konusu mezhep müntesiplerinin bizzat kendi inanç ve düşüncelerini tanıtma ve yazıya dökme yolu olduğuna inanmaktadır. Kanaatimce artık İslam’ın iki büyük taifesi olan Ehl-i Sünnet ve Şia’yı asırlardır birbirinden ayıran (birbirine karşı perdeleyen) kara bulutları ortadan kaldırma zamanı gelmiştir. Ayrıca her iki mezhep âlimleri bir araya gelerek ve akıl ile nakli de birleştirerek, uzun geçmiş zamanların doğru İslam inancı üzerinde bıraktığı toz ve toprağı silkeleme gayreti içerisine girmeleri gerekir. Bu iki büyük İslam taifesine mensup âlimlerin, birbirleriyle uğraşmaları yerine, kendi akidelerinin (inançlarının) gerçeklerini ve definelerini bizzat keşfe koyulmaları kaçınılmazdır. Bu yol, mezhep hakkında doğru fikir vermekte daha sağlıklı ve kişinin cemaatinin bağlandığı görüşün doğruluğunu anlamaya daha yakındır. Tefrikacı ve inatçı insanların inatlarına ısrarla devam etmesi bizim için önemli değildir. Şayet aldatılmış gafil insanlar bunlara kanmasaydı, bu iftiraları sadece kendilerine kalırdı. Fakat üzülerek belirtmeliyiz ki, onların bu durumları, gafillere de bulaşmakta ve insafsızca saldırıları, gafillerde kin ve öfkeyi uyandırarak onları da tehlikeye atmaktadır. Öyle ki, günümüzde bu saldırılar yeni bir şekle bürünerek üniversite araştırmaları şeklinde de ortaya çıkmaktadır.
6- Şayet dini konuların, “kesin ve içtihadi ” olarak iki çeşit olduğunu kabullenirsek, şunu itiraf etmeliyiz ki, dinin birçok meselesi “İçtihadî” konulardır. Bilindiği üzere bu “iki çeşit konu”ların bir bölümü, ( yani kesin olan konular) ihtilafı kabul etmeyen umumi konulardır ve onda ihtilaf etmek insanın dinden çıkmasına yol açar. Diğer çeşidi ise ( yani içtihadi olanlar), kesin ve zaruri olmayan nazarî konulardır ve bunlarda ihtilaf ve tartışma mümkündür. Bu gibi konuların çeşitli delilleri ve çeşitli suretleri olur. Dolayısıyla bu konularda ilme ulaşmanın yolu “zikir ehli”ne (bilenlere) sormak ( Nahl 43), Allah ve Resulü’ne ( yani kitap ve sünnet’e) başvurmak ( Nisa 59), şura ( fetva şurasını da kapsadığını kabul edersek tabi), tefekkuh ( dinî bilgilerde derinleşmek) (Tevbe 122) ve en iyiye tabi olmak ( Zümer 18) gibi şeylerdir ve bunlar içtihat araçlarıdır. Böylece diyebiliriz ki, dini meselelerin çoğu “içtihadî” meselelerdir. Zaruri ve kesin olanlar ise çoğunlukla genel şeylerdir. Örneğin Kur’an’da da geçtiği üzere Allah’ın Kemal, Cemal ve Celal sıfatlarının olması gibi. Acaba bu sıfatlar Allah’ın zatının aynı mıdır, gayrı mıdır? Veya “irade” fiil sıfatlardan mı yoksa “zat” sıfatlardan mı? Gibi ayrıntılara girildiği zaman mesele “İçtihadî” olur ve uzman âlimlerin oturup bu gibi meseleleri görüşüp tartışmaları gerekir. Mesele kesin ve zaruri olmadığı için de, ondaki görüş farklılıkları, delile dayanarak onu kabul veya reddetmek İslam ve küfür ölçüsü olamaz ve tartışan iki taraftan birisinin, asla İslam’dan çıkmasına sebebiyet vermez.
7- İslam’ın ilk zamanlarında ya hiç söz konusu olmayan ya da olmuşsa üzerinde pek durulmayan meselelerin genelde hükümleri kesin olarak bilinmemekte olup asırlar boyu İslam âlimleri tarafından incelenmiş ve o konular hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Biz bu görüş ayrılıklarını reddolunan ve yerilen ihtilaflar olarak kabul etmiyoruz. Evet, eğer bir müçtehit içtihadında kusur edip, bilerek falan ayete müracaat etmezse veya sahih bir rivayeti bilerek umursamazsa suçlu ve Allah indinde sorumlu olur. Ama eğer olanca gücüyle çalışıp zahmet çeker, ders okur, çeşitli müçtehit ve üstatlardan ders alır, çeşitli ilim merkezlerini görür ve herhangi bir meselede ister kendi mezhebine ister diğer mezheplere mensup müçtehitlerin görüşlerini delilleriyle birlikte mütalaa eder de daha sonra bir neticeye varırsa, o zaman bu neticeyi kabul etmek zorundadır. Yani o görüş onu ve ona uyanları bağlar ve Allah indinde de sorumlu olur. Fakat bu, müçtehitlerin ulaştığı her hükmün, hakikatin aynısı olduğu anlamına gelmez. Hakikate uygun olabilir de olmayabilir de, müçtehit ise her iki durumda da mükâfatlandırılır. Özetlersek şöyle diyebiliriz: Kur’an ve İslam bize tefekkürü ve düşünmeyi emrediyor. Eğer bunu emretmişse sonucunu da kabullenmek zorundadır. Tefekkür ve düşünmenin sonucu, görüş ayrılıklarıdır. Bir grup insanın çeşitli yerlerde, bir şehirde veya birkaç dini merkezde ders okumaları, mütalaa etmeleri ve içtihat yapmaları zorunlu olarak ortak bir sonuca ulaşmalarını gerektirmez. Tabii ki onlar olanca güçleriyle çalışmak zorundadırlar. Ama eğer ortak bir sonuca ulaşmazlarsa, her kesin görüşü kendisi için saygındır. Bundan olsa gerek İçtihat sahibi âlimler yazmış oldukları ilmihallerinin evvellerinde şöyle bir cümle yazarlar :”Bu ilmihale göre amel etmek muczidir”. Yani mükellefiyetin kalkması için kâfi ve yeterlidir. Neden “ bu ilmihaldeki fetvalar Allah’ın hükümlerinin aynıdır” demiyor? Çünkü bu ilmihal, nazari ve ihtilaflı meseleleri içerir. O müçtehit kendi çabasıyla her meselede bir sonuca ulaşmışsa, bu sonuç kendisi ve kendisini takip edenleri için bağlayıcıdır.
8- “Kelam ilmi”nde “tahtie ve tasvib” diye meşhur bir bahis vardır. Yani Müçtehitlerin ulaşmış oldukları sonuçların hepsi gerçeğe uygun olup Allah’ın hükmünün aynısı mıdır değil midir” bahsi. Bazı kelam âlimlerine (Musavvib’e) göre : “Müçtehitlerin fetvası değişik olsa da bu fetvaların tümü Allah’ın hükmünün aynısıdır. Çünkü gerçekte Allah’ın bu gibi meselelerde hiçbir hükmü yoktur. Sadece Müçtehidin ulaştığı şey gerçekte Allah’ın hükmüdür. Allah’ın hükmünün çoğunluğuna herhangi bir engel de yoktur. Çünkü Allah’ın hükmünün bir olması dinin kesin ve zaruri meselelerine özgüdür” derler.
Başka bir gruba göre de ( ki Şia da bunlardandır) : “ Müçtehitler hata yapabilirler. Öteki grubun dediği “Müçtehitlerin ulaştığı her sonuç hata bile olsa Allah’ın hükmüdür” sözü doğru değildir, çünkü Allah’ın her meselede belli bir hükmü vardır ve bizler onu bilmiyoruz.”derler.
“ Tahtie ve tasvip” meselesinde Şia “tahtie” ye icma etmiştir. Yani Allah’ın hükmü birdir. Eğer müçtehit ona ulaşırsa, ulaşmıştır, eğer ulaşamazsa da mazurdur ve hükmü kâfidir. Allah ona bir mükâfat verir. Ama doğruyu bulan ve gerçek hükme ulaşana iki mükâfat verilir. Toparlamalı olursak şöyle diyebiliriz:
“ İslam’da içtihat vardır, çünkü tefekkür, düşünme ve tefekkuh’a emir vardır. Ayrıca her konuda birçok delil ve çeşitli hadisler vardır. Dolayısıyla şahısların o hadisleri anlayıp, doğruyu yanlıştan ayırmaları da farklı olur. Aynı şekilde bir konu hakkında çeşitli ayetlerin olması, şahısların o ayetlerden faydalanması ve aralarını uzlaştırıp bir yere toplaması da farklı olur. Her kesin de bir sonuca ulaşması mümkün değildir. Çeşitli sonuçlara varırlarsa, o sonuç kendilerini ve kendilerine uyanları bağlar. Hakikatte Allah’ın hükmüne muhalif olsa da Allah yanında mazurdurlar.”
Yeri gelmişken şunun da altını çizmemiz gerekir ki, “İçtihat” ciddiyetle çalışmaya denir. İçtihat; “Gerçeğe ulaşmak için insanın olanca ilmi güç ve kudretini harcamasıdır”. Bazen de “İçtihad”ı, “İstinbat” anlamında da kullanırlar. Bu kelime Kur’an’da da geçmiştir. “İstinbat”, suyu kuyunun dibinden çekmeğe denir. Sanki ihtilaflı ve teorik meseleler kuyunun dibinde bulunan su gibidir ve zahmetle onu kuyunun dibinden çıkarmak gerekir.
İstinbat büyük bir ilmi çalışmadır ve tefakkuh ile hemen hemen aynı anlamdadır. Kısacası, sorunları halletmek ve ahkâmı zamanın gereksinimlerine göre tatbik etmek ve günlük olaylara teşhisini koyup hükmünü çıkarmak için içtihat kapısının açık olması, İslam dininin özelliklerindendir. Dediğimiz gibi istinbat, günlük olayları ve konuları belirleyip onların hükümlerini ortaya koymak demektir. Elbette konuların zaman ve mekâna göre değişmesi yüzünden hükümleri de değişir. Çünkü hüküm mevzu’a tabidir.
9- Mezhepler arasındaki ihtilafları çok iyi analize etmek için, âlimlerin tabiriyle “ihtilaf mahalli” ni belirlemek lazımdır. Yani Müslümanların ihtilaf ettiği asıl meseleyi ve mezheplerin meydana gelişinin menşeini tamamen siyasi meselelerden uzak bir şekilde incelememiz gerekir.
10- “Dinin aynısı ve dinin zıddı” olmak üzere iki çeşit siyaset vardır. “Mezhebi ihtilafları siyasi meselelerden uzak bir şekilde incelememiz gerekir” sözünden kastımız, dinin zıddı olan siyasettir. Şayet bu konuyu (ihtilafların kökenlerini) , o siyasetlerin bırakmış olduğu kötü tesirler ve oluşturduğu kötü zihniyetleri dikkate alarak incelemeye kalkışırsak, henüz asıl meseleye ulaşmadan kırgın bir şekilde konuyu kapatmak zorunda kalırız. Ne yazık ki, 1400 yıllık İslam tarihi boyunca Müslümanların düşüncelerine hâkim olan ve gölge düşürmüş bulunan siyasetler hep bu türden siyasetler olmuş ve Müslümanlarda çok kötü ve çelişik zihniyetlerin oluşmasına yol açmıştır. Artık mezheplerin aslını ve gerçeğini teşhis etmek oldukça zorlaşmıştır. Çünkü görüş ayrılıkları artık sağlıklı bir ortamda değil, kin ve düşmanlık ortamında tahlil ediliyor ve bundan da sağlıklı bir sonuç almak mümkün olmuyor. Kısacası İmam Ali’nin hilafetinden sonra Emevilerin iş başına geldiği günden itibaren İslam ülkelerinde uygulanan siyasetler, gerçekte İslamî bir muhtevaya sahip olmamıştır. Her ne kadar bazı hükümetler (Emevi ve Abbasiler gibi) İslam oldukları iddiasında bulunmuş ve birbirleriyle bundan dolayı çatışmaya girmişlerse de, gerçekte bunların hiç birisine İslami diyemeyiz. İster İslam âleminin doğusunda olsun ister batısında, birbirine zıt olan bir takım halifeler iş başına gelmişler ve kendilerinin hak ve meşru olduklarını, karşı taraftakilerin ise meşru olmadıklarını, saray âlimlerinin yardımıyla halka kabule çalışmışlardır. Bunlar mezhepler arasında öyle ayrılıklar oluşturmuşlardır ki, bu gün bizler ilmi tahkiklerle dahi bu ihtilafların köküne inememekteyiz. Eğer bizler gerçekleri olduğu gibi tanımak istiyorsak, kendimizi uygulanmış olan bu siyasetlerin çirkin tesirlerinden kurtarma ve ihtilaflarımızı deliller ve içtihat ışığında mütalaa etmeliyiz.
Hasan Kanaatlı