25 Ağustos 2015 - 06:08
Batılı Ortaya Çıkarmada Takip Edilen İlahi Üslup

Bir önceki makalede bir var sayım olarak “imtinai içtimai nakizeyn” aslının Kur’an perspektifiyle meşruiyet durumu ve dolayısıyla epistemolojik değeri incelendi ve şu neticeye varıldı. Hak Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de “imtiniai içtimai nakizeyn” kuralının meşruiyetini ve dolayısıyla değerini bildirmek noktasında o denli ileridedir ki semavi dinlerin en son kitabı olan Kur’an’ın kendisine ait bir kitap olduğunu ispatlamayı bu kurala uygun olduğuna; yani çelişkiyi barındırmadığına bağlamıştır:

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bir önceki makalede bir var sayım olarak “imtinai içtimai nakizeyn” aslının Kur’an perspektifiyle meşruiyet durumu ve dolayısıyla epistemolojik değeri incelendi ve şu neticeye varıldı. Hak Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de “imtiniai içtimai nakizeyn” kuralının meşruiyetini ve dolayısıyla değerini bildirmek noktasında o denli ileridedir ki semavi dinlerin en son kitabı olan Kur’an’ın kendisine ait bir kitap olduğunu ispatlamayı bu kurala uygun olduğuna; yani çelişkiyi barındırmadığına bağlamıştır: “Kur'an'ın kendisinde düşünüp tefekkür etmiyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka (yaratık) bir kimse indinden olmuş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki (ihtilaf) bulurlardı” (Nisa 82). Mezkûr makalede bir sonraki makaleyi batılı ortaya çıkarmakta da bu ilahi kitabın kendisinde Hak Teâlâ tarafından izlenilmiş üslubu açıklayarak ilahi üslupta bu var sayıma verilmiş epistemolojik değerini değerlendireceğimizi söylemiştik. Dolayısıyla bu makaleyi batıl bir iddia veya eylemin ortaya çıkartılmasında takip edilen ilahi üslubu inceleyerek bu kuralın kurandaki meşruiyetini ve epistemolojik değerini açıklamaya çalışacağız.

Bilinmelidir ki Kur’an’ı Kerimde yanlış ve batıl olarak ortaya koyulan bütün anlayış ve faaliyetlerin tespiti, bu asıl üzerinden yapılmış. Yani her zaman batılın çelişkiyi barındırdığını ancak demagoji yaparak üstünün kapatmaya çalışarak fark ettirilmemeye uğraşılmış, ancak Hak Teâlâ batıl taraftarlarının çelişkilerini ortaya çıkarmış ve kendilerine hüccet tamamlamıştır. Dolayısıyla fazla detaya girmeden Kur’an’ı Kerimde batılı ortaya çıkarmak için Hak Teâlâ’nın takip etmiş olduğu üslup “imtinai içtimai nakizeyn” kuralı üzerinden yapıldığına dikkat çekerek bu epistemolojik kuralın dindeki yerini açıklamaya çalışacağız. Konunun detaylısı “Gayri meşru Var Sayımların” değerlendirmesinde yapılacağı için burada bir örnekle yetiniriz.    

Bir Örnek Olarak Allah’a Verilmesi Gereken Konumu Vermediler:

Yaratıcının (Allah) varlığını kabul eden insanlar genel anlamda iki grupta değerlendiriliyor. İki grupta değerlendirilmeleri onların Allah hakkındaki marifet, algılama şeklinden ve dolayısıyla O’na verilmesi gereken konumla alakalıdır. Bir grup yaratıcı, yaratıklarını yaratıktan sonra onları, donatmış oldukları akıllarıyla baş başa bıraktığını ve onlara yönelik ilahi velayetini, hidayetini sürdürmediğini iddia ediyor. Bunlara göre insan, sahip olduğu akılla Allah’a ibadet etme, O’nun vermiş olduğu nimetlerine karşı şükranlarının yerine getirilmesinin gerekliliğini anlıyor ve bu bağlamdaki yolu da kendisi tayin eder ve hakeza; aynı akılla kendi maslahat, menfaat ve zararlarını tespit edebilir. Dolayısıyla beşerde ilahi velayetin tecelli ederek somutlaşacağını kabul etmiyor. İşte bu anlayış doğrultuda peygamberlik müessesinin gereksizliğine varıyor. Bu grup “Brahman” olarak tanımlanmaktadır. Farklı beşeri dinlerin temamı bu anlayışa binaen şekillenmiş durumdadır. Yani yaratıcıyı kabul eder ama velayetinin beşerde tecelli bularak somutlaştırılmasının gerekliliğini kabul etmez. Bir diğer grup ise insan yaratıcısı tarafından bir hedef doğrultusunda yaratılmış, bu hedefin tahakkuku için yaratılmış olduğunu insanın aklı derk edebiliyor. Bu hedefin hakikatte ne olduğunu ve buna nasıl varılacağını detaylı bir şekilde derk edemediği gibi insanın sahip olduğu bencilik ve nefsani nitelikleri kendisinden istenilen hedefin önüne geçmesi de çok tabii, dolayısıyla yaratıcısı tarafından yönlendirilmesine, yani velayetini ve dolayısıyla bu velayetin beşerde tecelli ederek somutlaşmasının gerekliliğine inanıyor. Allah’u Teâlâ Kur’an’ı Kerimde birinci anlayışdaki grubu Allah’ı gerektiği gibi tanımadığına bağlıyor: “Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler.  Çünkü "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler.  (Anam 91). Ancak ayeti kerimenin devamında bu gruba verilen cevabın bağlayıcı olabilmesi için ayetteki iddianın Brahmanlara ait değil, Yahudilere ait olduğunu gerektiriyor. Ayetin devamı şöyledir: De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar”(Enam 91). Dolayısıyla ayeti kerime kimlerden bahis (Yahudilerden mi, Brahmanlardan mı?) ettiği noktasında müfessirleri bayağı zora düşürmüş. Bu nedenle ilkin ayetin içerdiği bir iki önemli noktasına, sonra müfessirlerin içine düşmüş oldukları zorlukta bocalayarak ondan kurtulmak için yapmış oldukları yorumlarını, daha sonra yorumlarını tahlil ederiz ve en sonunda yanlış bir anlayışı ortaya koymak için hak Teâlâ tarafından takip edilen üslubun mezkûr var sayım üzerinden yapıldığına dikkatinizi çekeceğiz.

Ayetin İçerdiği İki Nokta:

Ayeti kerime birkaç önemli noktayı içeriyor biz burada dikkatinizi ikisine çekmekle yetiniyoruz:

Birinci nokta: Allah’ı gerektiği gibi tanımamış ve dolayısıyla Allah’a, Allah’a yakışır konumunu vermeyen bir grupla alakalıdır. Allah’ı gerektiği gibi tanıyıp ve O’na yakışır konumu vermediklerini Allah hakkında şekillenmiş algılarını ifade eden şu sözlerine bağlıyor: “Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi”. Yani adaleti gereğince varlıkları yaratan Allah, aklın yanı sıra bencilik ve bilgi yeterliğine ve özgür iradeye sahip olan insanları yaratmış ama sahip oldukları niteliklerden dolayı zulüm gerçekleştirebilecek böylesi bir varlığa karşı duyarsız kalacaktır. Bencillik ve zulümlerinin önüne geçecek İlahi teşrii bilgiyi beşer denen hiç kimsenin ihtiyarine vermeyecek. Dolayısıyla toplumsal hayatta ilahi velayetin iptaline gidilecektir. Genellikle Kelam, milel ve tefsir kitaplarında böylesi bir anlayışı taşıyan kimselere, Brahman denilmektedir. Zira söz konusu kitaplarda işaret edildiği gibi yaratıcı ve hatta tevhit anlayışına sahip olan kimseler, iki kategoride değerlendirilmiş. Birincisi: yaratıcı insanları akıl yetisiyle yaratmış ve onları kendi akıllarıyla baş başa bırakmış, kendi akıllarıyla yaratıcıya ibadet etme yolunu ve varlık âleminde yaşamını ve tekvin âlemde tasarruf etme biçimini kedileri belirleyebilirler. Ve peygamberlerin getirecekleri ya aklın anladığı şeyler çerçevesinde, dolayısıyla getireceği şey yeni bir şey sayılamaz, ya aklın anlayamayacağı konular, dolayısıyla onları reddeder, bu nedenle ilahi velayetin beşerde tecelli ederek somutlaştırma konumunda olan peygamberlik müessesesini abes olduğunu savunurlar. Görüldüğü gibi ayeti kerime bu iddiada bulunanları Allah’a, gerektiği gibi değer vermediğini söyleyerek O’nu gerektiği gibi tanımadıklarını ima etmektedir. Zira adaleti gereğince varlıkları yaratan Allah, bencilik ve bilgisizlikten dolayı zulüm yapabilen varlığa karşı duyarsız kalması imkânsızdır. Her halükarda ayetin ihtiva ettiği iddiayı dikkate aldığımızda ayetin konu ettiği kimselerin, Brahman anlayışında olan kimseler olmalı. Zira ayetin ihtiva ettiği şu iddia; “Allah beşer denen hiçbir kimseye hiçbir şey indirmemiş” ilahi bilgiyi taşıyarak Allah’ın velayetini toplum içinde somutlaştıran muhleslik müessesini inkâr etmeye yöneliktir.  

İkinci nokta: Bu gruba verilen cevapla alakalıdır: verilen cevap şöyledir: Ey Muhammed onlara deki siz Allah tarafından bana bir şey geldiğini inkâr etmek için Allah tarafından beşer denen hiç kimseye bir şey indirmedi diyorsunuz. Eğer bu iddianızda doğru ve samimiyseniz, bir nur ve hidayet olarak Musa’nın getirmiş olduğu kitabı kim Musa’ya indirdi? Neden Musa’ya, indirdiğini kabul ediyorsunuz da bana indirdiğini kabul etmiyorsunuz? “De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi”. İddiaya cevap niteliğini taşıyan ayetin bu ikinci kısmını dikkate aldığımızda bu grubun Brahman ekolüne değil, Yahudi ekolüne mensup olan; yani ilahi velayetin beşerde tecelli ederek somutlama konumunda olan peygamberlik müessesini kabul eden, kimselere yönelik olmalı tasavvuru zihinlerde şekilleniyor. Aksi takdirde cevap bağlayıcı olamaz. Zira verilen cevap Musa’ya Allah tarafından kitap geldiğini kabul eden kimselere yönelik ve dolayısıyla inzali inkâr edenler de Yahudiler olmalılar.

İddiayla Cevap Uyumsuzluğu:

Görüldüğü gibi ayeti kerimenin vermek istediği mesaja dikkat etmeksizin yüzeysel bakıldığında adeta ayettin iddia niteliğini taşıyan kısım ile cevap niteliğinde olan kısım arasında bir uyumsuzluğun var olduğuna gidiliyor. Zira ayetin iddia niteliğini taşıyan kısmı, konu edilen kimselerin “Brahman Ekolün” den ve ayetin cevap niteliğini taşıyan kısmı, konu edilenlerin peygamberlik müessesinin gerekliliğine inanan ve en azında Yahudi Ekolünden olan kimseler olmasını gerektiriyor. Dolayısıyla ayetteki cevap, iddia sahiplerini asla ilgilendirmiyor. Çünkü onlar peygamberin Allah’tan nakil ettiği bu cevap karşısında; biz hiç kimseye kitap indirildiğine inanmıyoruz, sen ey Muhammed! Bize Musa’ya bir nur ve hidayet olarak gelen kitabı kim indirdi diye soruyorsun. Musa’ya bir şeylerin indirildiğini sen iddia ediyorsun biz değil, bu nedenle bizi asla bağlamıyor diyebilirler. Dolayısıyla cevap niteliğinde olan kısım ile iddia niteliğini taşıyan kısım arasında bir uyumsuzluk var. Müfessirler de bunun farkında, bundan dolayı bu ayetin kimler hakkında olduğu noktasında adeta bir çıkmaza girmiş ve iddia ile cevap arasında uyumluluğu yakalamak için ayeti tevil etmeye çalışmışlar.  

Müfessirlerin Ayet Hakkındaki Yorumu

Müfessirler bu ayeti kerimede var olan mezkûr durumdan dolayı adeta bir çıkmaza girmişler. Öyle ki Fahri Razi şöyle diyor: “Bu ayeti kerimede zor bir konu var; ayetin kendilerinden bahis ettiği kimseler Kureyş’in kâfirleri midir, ehli kitaptan Yahudiler ve Hıristiyanlar mıdır? Birinci gruptan olurlarsa verilen cevap iddiayı reddeder nitelikte olamaz. Zira Brahmanlar ve Kureyş kâfirleri Nebiyi Ekrem’in (s.a.a.) nübüvvetini inkâr ettikleri gibi diğer nebilerin nübüvvetini de inkâr ediyorlar. Dolayısıyla verilen cevap, cevap niteliğini taşımaktan yoksun ve dolayısıyla iddia sahiplerini bağlamıyor. İkinci gruptan; yani Yahudi ve Hıristiyanlardan olurlarsa bir başka açıdan sorunla karşı karşıyayız. Zira Yahudi ve Hıristiyanlardan olurlarsa bu iddiada bulunmaları abestir. Zira ehli kitap Tevrat’ın ve incilin Allah tarafından olduğunu kabul ediyor. Dolayısıyla bu iddiada bulunmaları onları apaçık çelişki ve tutarsızlıkla karşı karşıya getirir. Ayrıyeten Yahudi ve Hıristiyanlardan olduğunu söylersek başka bir işkâl ile karşı karşıya kalırız. O da şudur: Enam suresi Mekke’de nazil olan Mekki surelerdendir. Nebiyi Ekrem (s.a.a.) ile ehli kitap arasında gerçekleşen bütün münazaralar ise Medine’de olmuştu, bu durumda bu ayetin ehli kitap hakkında olduğunu söylemek mümkün değil. İşte ayeti kerimeyle ilgi zor olan konu budur”. (Tefsiri Kebir, ilgili ayet).  

Müfessirler ayet bağlamında böylesi zor bir durumun varlığını kabul etseler bile ayeti çözmek için bir açıklama yapmak zorunda kalmış, ayetteki zahiri çelişkiyi bertaraf etmeye ve bu bağlamda iki ayrı yorum ortaya atmış durumdadırlar. Her iki yorumda da verilen cevabın iddia sahiplerini bağlıyor ve Allah tarafından onların çelişkili bir iddiada bulunduklarını ortaya koyulduğunu ispatlamaya gitmişlerdir. Şimdi hem filozof ve hem de mütekellim ve bir düşünür olarak kabul görülen Fahru Razi’nin zikir etmiş olduğu iki yorumu siz değerli okuyucuların dikkatine sunduktan sonra daha farklı bir açıklamaya gideceğiz:

Birinci Görüş

Fahru Razi ayetteki iddia ile cevap arasında ilişkiyi kurmak ve verilen cevabın bağlayıcı olduğunu ispatlamak için yukarıdaki iki görüşün yorumlarını açıklamış. İşaret edildiği gibi birinci görüş ayetin konu ettiği kimselerin Yahudi, ikinci görüş Kureş müşrikleri olduğunu savunmuş. Birinci görüştekiler Fahru Razi olmak üzere kendi görüşlerini ibni Abbas’tan nakledilmiş bir tarihi olaya dayandırmış. Bilinmelidir ki “Tefsiri Kebirin” sahibinin beyan etmiş olduğu bu iki görüşün her ikisi veya onlardan birisi yaklaşık bütün müfessirler tarafından zikir ediliyor. Fahru Razi şöyle yazıyor: “Birinci görüş cumhur nezdinde meşhurdur. Bu görüş ibni Abbas’dan ayetin sebebi nüzul hakkında nakil edilmiş meşhur bir rivayete binaen yapılmış. Rivayet şöyledir: “Malik b. Seyf Yahudilerin reisi ve âlimlerinden (ahbar) ve şişman (semin/tavlı) birisiydi. Bir gün Nebiyi Ekrem’in (s.a.a.) yanına vardı, Nebiyi Ekrem (s.a.a.) kendisine; “Musa’ya Tevrat’ı veren Allah hakkı için söyle bakalım! Sen Tevrat’ta Allah, şişman âlimleri sevmez şeklindeki ayeti görmedin mi? Ve Sen, şişman bir âlimsin, seni şişman kılan da Yahudilerin sana yedirdiği şeylerdir”! Hazırda bulunanlar göldüler. Malik b. Sayf kızdı, sonra Ömer’e bakarak şöyle dedi: Allah beşer denen hiçbir kimseye hiçbir şey indirmemiştir. Bu esnada onun kavmi ona yönelerek şöyle dedi: Allah beşer denen hiç kimseye bir şey nazil etmediyse senin bize anlattığın Tevrat nedir ya? Cevaben; O (Muhammed), beni kızdırdı, dedi. Sonra Yahudiler Malik b. Seyfi bu çelişkiden dolayı reislikten azlettiler ve Yerine Kab b. Eşrefi getirdiler. Ayetin sebeb-i nüzulü hakkında gelmiş olan bu rivayet meşhurdur”. (Tefsiri Kebir: ilgili ayet). Görüldüğü gibi rivayete göre ayeti kerime peygamberlik müessesinden ziyade Hz. Muhammed’in (s.a.a) söylemiş olduğu şu söze; “Sen Tevrat’ta Allah, şişman âlimleri sevmez şeklindeki ayeti görmedin mi? Ve Sen, şişman bir âlimsin, seni şişman kılan da Yahudilerin sana yedirdiği şeylerdir” sözüne karşı kızmış bir Yahudi hakkındadır. Yahudi âlimi bu kızgınlık esnasında Hz. Muhammed’in (s.a.a.) nübüvvetini inkâr etmek için nübüvvet müessesini inkâr edecek kapsamında bir genel iddiada bulunmuş. Buna binaen iddia Yahudilere ait olduğu gibi ayetteki cevap da onlara ait ve bağlayıcıdır. Dolayısıyla iddia ile cevap arasında uyumsuzluk diye bir şey söz konusu değildir. Ancak rivayet hakkında birkaç sual var ve cevaplandırılması lazım. Bu görüşün ayet hakkındaki yorumu, tam anlaşılması için söz konusu sualleri cevaplarıyla birlikte aktaracağız.

Sualler ve Birinci Görüşün Yorumu

Fahru Razi rivayetle ilgili sualleri zikir ediyor, kendince cevaplandırarak bir yorum ileri sürüyor ve iddiayla cevap arasında uyum sağlamaya çalışmıştır. Şöyle yazıyor: “Rivayetle ilgili birkaç soru var olmaktadır: birincisi: ayeti kerimede “Allah beşer olarak kimseye hiçbir şey indirmemiş” şeklindeki iddia lügatteki kurallara göre mutlaktır. Yani nübüvvet müessesini inkâr eder mahiyette olan bir iddiadır. Rivayet ise “Allah şişman âlimleri sevmez şeklinde bir şey beşer denen kimseye indirmemiş” şeklinde has bir konuyu inkâra yönelik kılarak ayeti mutlaklıktan çıkarmış mukayyet kılmıştır. Beşer denen kimseye hiçbir şey nazil olmamış şeklinde mutlak olan ayeti has bir konuya indirgeyerek iddianın Yahudilere ait olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla “bir nur ve hidayet olarak Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi” şeklindeki cevap da anlamsız ve bağlayıcı değildir. Zira iddia ile cevap arasında uyumsuzluk var.

İkincisi: Malik b. Seyf Yahudi olmasıyla övünüp iftihar ediyor ve bu mezheple tanınıyor olmasına rağmen “kesinlikle Allah beşer olan kimseye hiçbir şey indirmedi” demesi aklını devre dışı bırakmış derecede bir kızgınlıktan veya dilinin tuğyan etmesine engel olamayacağından başka bir şey olamaz. Ebedi nitelikte Kur’an’ı inzal eden Allah, bu halle söylenen bir sözün batılılığını ortaya çıkarmak için bir çaba içerisine girilmesi kendisinin konumuna yakışmaz. Üçüncüsü: büyük bir çoğunluk bu surenin (Enam) Mekke’de defaten nazil, dolayısıyla Mekki surelerden olduğunda ve Yahudilerin Resul-i Ekrem’le yaptıkları münazaraların tamamı Medine’de gerçekleştiğinde ittifak etmiş. Bu durumda bu has ayetin falan olay hakkında nazil olduğuna hamledilmesi imkânsızdır. İşte rivayetle alakalı olan sorular şunlardır.

Yorum: Fahru Razi diyor: Kanaatimce en uygunu şudur ki Malik b. Seyf, Nebiyi Ekrem’in (s.a.a) söylediği söz konusu sözden rahatsız olunca Resul-i Ekrem’in peygamberliğini soru altına götürmek istemiş ve Allah kesinlikle sana hiçbir şey nazil etmemiştir. Sen Allah tarafından resul olarak gönderilmiş bir kimse değilsin demiş ve bu esnada bu ayet iniyor. Ayetin maksadı Malik b. Seyf’e tutarsız ve çelişkili konuştuğunu dolayısıyla iddiasının batıl olduğunu tefhim ettirmektir: Sen Musa (a.s.) beşer olmasına rağmen Allah tarafından kendisine Tevrat’ı indirdiğini kabul ediyorsan, Allah bana bir şey indirmediğinde ısrar edemezsin. Zira ben beşer isem Musa da beşerdir. Sen beşer olan Musa’ya vahyin indiğini kabul ediyorsan bana kesin bir şekilde bir şeyin nazil olmadığını söyleyemezsin. Dolayısıyla ayetin maksadı şudur: Muhammed’in (s.a.a.) iddia etiği iddia imkânsız olan şeylerden değil. Bu nedenle Nebiyi Ekrem’in hasmı olan Yahudi Nebiyi Ekrem’e hiçbir şey inmediğine ısrar edemez. Sadece Ondan (s.a.a), kendisine bir şeyin nazil olduğuna dair mucize getirmesini isteyebilir. Mucize getirirse kabul etmeli, getiremezse reddeder. Ama Yahudi’nin, Musa (a.s.) beşer olmasına rağmen kendisine vahyin nazil olduğunu kabul eder ama Muhammed’e (s.a.a.) beşerdir diye kendisine kesinlikle bir şey nazil olmamış iddiasında ısrar etmesi cehalet ve taklitçiliğin tam derinliğidir. İşte bu şekilde ilk iki sorunun cevabı verilmiş oldu.  

Bu sure bir defasına mahsus defaten Mekke’de nazil olmuş ve Nebiyi Ekrem’in münazaraları Medine’de olmuştur. Dolayısıyla bu ayetin Yahudiler hakkında indiğini söylemek imkânsızdır şeklindeki üçüncü sorunun cevabı da şudur; sure Mekke’de nazil olmuş olsa bile, bu ayet Yahudiler hakkındadır diyen anlayışındakiler bu ayeti istisna ederek bu ayetin Medine’de nazil olduğunu savunuyor. Birinci görüşü pekiştiren yorumların en nihaisi budur.

İkinci Görüş:

İkinci görüş ayeti kerime Kureyş kâfirleri hakkında olduğunu savunuyor. Ancak bu görüşe iki işkâl yapılmış: birincisi; iddianın cevabında Musa’nın nübüvveti zikir edilmiş, iddia Musa’nın nübüvvetini kabul etmeyenlere ait olursa verilen cevap kendilerini bağlamıyor. Kendilerini bağlamayan bir cevabın, Allah tarafından verilmesi abes, anlamsız e hak Teâla’nın makamına terstir. İkincisi: ayetin devamında; “kitabı parçalar haline sokmuş, bir kısmını açıklıyor, büyük çoğunluğunu da gizliyorlar” deniliyor. Bu iş ve eylem Yahudilerden başka hiç kimseye uyacak değildir. Dolayısıyla bu ayetin müşrikler hakkında olduğunu savunmak imkânsızdır. Zira ayetteki nazmı ve uyumluluğu tamamen yok ediyor.   

İkinci Görüşün Yorumu:

Bu görüş ve iddiayı savunanlar her iki işkâlı cevaplandırmaya ve ayeti yorumlamaya çalışmışlar: ayette zikir edilen cevap iddiada bulunanları bağlamıyor şeklindeki işkâlı şöyle cevaplandırıyorlar: Kureyş kâfirleri Yahudi ve Hıristiyanlarla iç içe girmişlerdi. Öyle ki ikisinden tevatür derecede Musa’nın (a.s) eliyle asanın ejderhaya dönüşmüş ve denizin ikiye ayrılmış, şeklindeki mucizeleri kabul etmiş derecededir. Dolayısıyla Muhammed’den (s.a.a) de aynı gruplar aynı mucizeleri bekleyerek Muhammedin (s.a.a) nübüvvetini yalanlıyorlardı ve aynı gruplar adeta eğer bu tür mucizelerden mucizeler Muhammed (s.a.a.) tarafından getirilse ona da iman ederiz bahanesinde bulunuyorlardı. Buna binaen (hakikatte olmasa bile) iddiada söylemiş oldukları sözlerinin tamamı dikkate alındığında, hepsinin Musa’nın (a.s.) nübüvvetini itiraf etmiş sayılıyor. İşte müşriklerin zahiri olarak Yahudilerle beraber olma halı (Musa’nın peygamber olduğunu kesin itiraf eder anlamında olmasa bile) Musa’nın nübüvvetini itiraf etmiş konumdalar, dolayısıyla verilen cevap onları bağlıyor. 

Ayetin devamı Yahudilerden başka hiç kimseye uymaz şeklindeki ikinci işkâla karşı yapılan tahlil şöyledir: Kureyş, Yahudi ve Hıristiyanların kâfirleri Muhammed’in (s.a.a.) inkârında müşterek oldukları için ayetin bir kısmı Mekke müşriklerini ve bir diğer kısmı Yahudi ve Hıristiyanları hitap alarak nazil olması pekte uzak değildir. Fahru Razi devamen; ayetin barındırdığı zor olan bu konuyla alakalı aklımıza gelen ne varsa budur” diyor. (Tefsiri Kebir).

Her İki Yorumun Tahlili:

Müşahede edildiği gibi her iki görüş de, iddia sahiplerinin batıl bir anlayışta, anlayışlarının batıl oluşunun nedeni, barındırdığı çelişki ve dolayısıyla hak Teâlâ onların çelişkilerini onlara fark ettirerek onları mahkûm etmek istediği kanısındadırlar. Ancak ayetin zahirine bakıldığında ayetin iddia kısmının konu etiği kimselerin Brahman anlayışında ve cevap kısmının konu ettiği kimselerin Yahudi anlayışında olan kimseler olduğu anlaşılır. Dolayısıyla ayetin iddia kısmı cevaptaki kısımla asla irtibatı yok ve iddia sahiplerini asla bağlamıyor. Bu nedenle her iki görüş de iddia sahiplerinin çelişki içinde olduklarını ispatlayabilmek ve cevabın kendileri için bağlayıcı olduğunu kanıtlamak için ayeti tevil etmeye gitmiş. Birisi ayetin iddia kısmını tevile gitmişken diğeri iddia sahiplerini kimliklerinden çıkarmış onlara bir şekilde Yahudi kimliğini uydurmaya çalışarak ayetin kapsamına sokarak cevabın bağlayıcı olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Ancak kanaatimizce görüş sahipleri iddia sahiplerinin çelişkisini yakalayabilmek için yapmış oldukları yorumlar çok sathi ve çok yüzeyseldir.

İkinci görüş ayetteki iddia müşriklere ait olduğunu kabul etmiş ama cevabın bağlayıcı olabilmesi için müşriklere Yahudi kimliğe sahip olduğu iddiasında bulunmuş. Bu iddiayı da müşriklerin peygambere karşı Yahudilerin safında yer aldığına bağlamış. Ayet için getirilmiş böylesi bir yorum çok sathi ve yüzeysel olduğu çok açık ve nettir. Zira müşrikler, müşrik oldukları halde sadece peygamberi kabul etmemek için ehli kitabın safında yer alarak Allah tarafından kendilerine Yahudi kimliği verilerek onlarla ehli kitap muamelesi yapıldığı iddiasında bulunmak asla kabul edilemez. Zira müşrikler bu zahiri boşluktan yararlanarak cevabın ne kadar yersiz olduğunu ortaya koyabilirlerdi. Çünkü onların toplumdaki kimlikleri Müşrik olmalarıdır. Bu nedenle onlarla toplumdaki kimlikleriyle muamele edilmesi gerekir, aksi takdirde mahkum ediliyorsun. Bunun yanı sıra bir görüşe göre müşrikler peygamberlik müessesini inkâr etmiyor. Müşrikler Hz. İbrahim’in (a.s.) peygamber olduğunu kabul ediyor, ondan sonraki peygamberleri kabul etmemişlerdir. Dolayısıyla bu görüşe göre ne iddia onlara aittir ne cevap onları bağlıyor.

Birinci görüşün ayete getirmiş olduğu yorumun da çok basit ve çok sathi olduğu daha çok açıktır. Zira bu görüşü savunanlar ayeti tamamen zahirinden uzaklaştırmış ilkin resullük müessesine değil, Muhammed’in (s.a.a) resullüğünü inkara, sonra iddianın bir anlayıştan bir Yahudi’nin iddiasına indirgemiş. Yani Yahudi âlimi Hz. Muhammed’in (s.a.a.) şu “Sen Tevrat’ta Allah, şişman âlimleri sevmez şeklindeki ayeti görmedin mi? Ve Sen, şişman bir âlimsin, seni şişman kılan da Yahudilerin sana yedirdiği şeylerdir” sözüne karşı kızmış Muhammed’in resullüğünü inkâr etmek için öfkesinden ötürü “Allah beşer denen kimseye hiçbir şey indirmemiş” şeklindeki kapsayıcı bir söz ağzından kaçmıştır. Dolayısıyla bu görüşe göre söz bir anlayışa değil, bir kişiye ait, inkâr edilmek istenilen şey asıl olarak Tevrat’taki Yahudi âlimleriyle ilgili şey, dolaylı olarak da Hz. Muhammedin nübüvvetidir. Oysa hak teala ayeti kerimede iki mesaj vererek derin bir oyundan; yani brahman anlayışının semavi dinlere sızdığından bahis ediyor.

Konu devam edecek…

Murat Aydoğdu