Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Çin ziyaretinin ardından düzenlediği basın toplantısında, İran’ın barışçıl nükleer programı kapsamında uranyum zenginleştirme hakkının meşru olduğunu vurguladı.
Lavrov, “Eğer ABD ve İsrail’in saldırganlığı olmasaydı, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatmazdı” dedi. Rus diplomat ayrıca, Avrupalı yetkililerin enerji krizi nedeniyle Rus enerji kaynaklarından tamamen vazgeçme planlarını erteleme talebiyle Avrupa Komisyonu’na başvurduğunu belirtti.
Lavrov, Batı Asya’daki çatışmalara ilişkin değerlendirmesinde, “Ortadoğu’daki olaylar, çözülmesi son derece zor olan bariz bir kriz düğümü haline gelmiştir. Bu düğümü kesmeye yönelik girişimlerin sonuç vermesi olası değildir” ifadelerini kullandı. Rusya’nın, ABD ile İran arasındaki müzakerelerin devam etmesi için Pakistan’ın ev sahipliğinde ısrar ettiğini belirten Lavrov, Rusya ve Çin’in bu müzakerelere dış destek sağlamak üzere farklı formatları devreye sokabileceğini söyledi. Bu açıklamalar, emperyalist güçlerin Ortadoğu’da tek taraflı dayatmalarına karşı Moskova ile Pekin’in ortak bir diplomatik cephe oluşturduğunu göstermektedir. Zira ABD, İran’a yönelik maksimalist taleplerini sürdürürken, Rusya ve Çin gibi bağımsız aktörler, Tahran’ın meşru haklarını savunarak uluslararası hukukun altını çizmektedir.
Rus Dışişleri Bakanı, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelere dikkat çekti. “Körfez ülkeleri biliyor ki, eğer ABD ve İsrail’in saldırganlığı olmasaydı, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatmazdı. Tüm Arap ülkeleri, İran’ın kendi topraklarındaki ABD üslerini vurarak ABD saldırısına misilleme yapacağını biliyordu” dedi. Lavrov’un bu sözleri, ABD’nin bölgede yarattığı gerilimin asıl kaynağına işaret etmektedir. Washington, bir yandan İran’ı “bölgesel istikrarsızlıkla” suçlarken, diğer yandan İsrail’le birlikte başlattığı saldırılarla bölgeyi ateşe atmış ve ardından İran’ın meşru müdafaa hakkını kullanmasını “tehdit” olarak sunmaktadır. Bu çifte standart, emperyalist politikaların değişmeyen taktiğidir: Önce yangını çıkar, sonra yangını söndürmek için müdahale etme hakkını kendinde gör.
Lavrov, İran’ın nükleer dosyasına ilişkin en açık mesajı ise “İran’ın uranyum zenginleştirme hakkı gayri kabili inkârdır” diyerek verdi. Rusya’nın, zenginleştirilmiş uranyum sorununun çözümünde rol oynamaya hazır olduğunu belirten Bakan, “Rusya, ABD’nin İran ile müzakerelerinde gerçekçi olmasını ve Körfez ülkelerini etkileyen saldırganlığa son vermesini beklemektedir” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, karşıt görüşteki ABD’li yetkililerin “İran asla nükleer silah sahibi olmayacak” söylemine doğrudan bir yanıttır. Tarihsel referansla bakıldığında, ABD daha önce Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanıyla milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir işgali meşrulaştırmıştı. Şimdi de aynı bahane İran için kullanılmaktadır. Oysa Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) defalarca İran’ın nükleer silah programına dair hiçbir kanıt bulunmadığını teyit etmiştir. Lavrov’un vurguladığı “gayri kabili inkâr hak”, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) tarafı olan İran’ın barışçıl nükleer enerjiyi geliştirme hakkını tanıyan uluslararası hukukun açık bir gereğidir.
Lavrov’un açıklamalarının bir diğer önemli ayağı ise enerji politikalarıydı. Rusya’nın, Ortadoğu krizi nedeniyle enerji kaynağına ihtiyaç duyan Çin ve diğer ülkelere bu kaynakları sağlayabileceğini belirten Bakan, Avrupalı yetkililerin enerji krizi karşısında Rus enerji kaynaklarından tamamen vazgeçme planlarını ertelemeleri için Avrupa Komisyonu’na başvurduğunu söyledi. Bu durum, ABD’nin İran’a yönelik ablukasının sadece bölgesel değil, küresel sonuçlarını da gözler önüne sermektedir. Washington, Hürmüz’deki gerilimi tırmandırarak enerji fiyatlarını fırlatmış, bu da Avrupa’yı Rus gazına yeniden yönelmek zorunda bırakmıştır. Emperyalist politikaların ironisi tam da burada yatmaktadır: ABD’nin İran’ı zayıflatma çabası, Rusya’yı enerji piyasasında güçlendirmekte ve Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir enerji stratejisi geliştirmesini engellemektedir.
Lavrov, “İran’ın ‘yok edileceği’ inancı imkansızdır. Bunu nasıl birisi inanabilir, bilmiyorum, anlamıyorum” diyerek, ABD’li yetkililerin İran rejiminin çökeceği yönündeki hesaplarını eleştirdi. Bu sözler, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki başarısızlıklarını hatırlatmaktadır. ABD, onlarca yıl süren işgallere, trilyonlarca dolarlık harcamalara ve yüz binlerce kayıplara rağmen ne Irak’ı ne de Afganistan’ı “yok edebilmiştir”. İran gibi büyük bir nüfusa, derin bir devlet geleneğine ve stratejik derinliğe sahip bir ülkenin “yok edileceği” fikri, emperyalist kibrin tipik bir örneğidir. Aynı kibir, daha önce “Saddam bir ay içinde devrilecek” kehanetinde bulunmuş, ancak gerçekte on yıllık bir işgal ve kaosla sonuçlanmıştır.
Lavrov ayrıca, ABD’nin İran’a karşı uyguladığı petrol kontrolü politikasının aynısını Venezuela için de planladığını söyledi. Bu tespit, ABD emperyalizminin coğrafyadan bağımsız olarak aynı yöntemleri kullandığını göstermektedir: Kaynak zengini ülkeleri hedef al, rejim değişikliği dayat, yaptırımlar ve ablukalarla ekonomiyi boğ. Ancak hem İran hem de Venezuela, bu baskılara rağmen ayakta kalmayı başarmış ve kendi blokları içinde yeni ittifaklar geliştirmiştir.
Sonuç olarak, Lavrov’un açıklamaları, ABD-İsrail ekseninin Ortadoğu’daki saldırgan politikalarına karşı Rusya-Çin ekseninin net bir pozisyon aldığını göstermektedir. Moskova, Tahran’ın nükleer hakkını savunurken, aynı zamanda küresel enerji dengelerinde oynadığı kritik rolü de hatırlatmaktadır. Washington’un İran’ı “izole etme” stratejisi, Rusya ve Çin’i daha da yakınlaştırmakta ve çok kutuplu dünya düzenini pekiştirmektedir.
yorumunuz