Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- O günden bugüne ne Irak'ta, ne İran'da, hatta ne de Suriye'de Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir tehdit durumu ortaya çıkmamasına rağmen Türkiye çevresindeki bu ülkelerle yüksek dozda gerilim yaşıyor. O yüzden bu yeni duruma “etrafımız düşmanlarla çevrili” doktrinine dramatik dönüş adını vermek zorundayız. Terörün Irak topraklarından geldiğini ve bu nedenle Kandil dahil PKK’nın barındığı bütün Irak topraklarının yerle bir edilmesini talep eden iddia sahiplerine Başbakan’ın verdiği karşılık hafızalarda. Aynı Başbakan ve onun Dışişleri Bakanı şimdi Irak’a karşı savaş psikolojisindeler. Bu radikal dönüşümün Türkiye ile ilgili olmadığını, daha çok “bahar kampanyası”nda izler ve alametler taşıdığını görebiliyoruz.
Meclis henüz çalışmaya başlamadığı için yeni anayasa, reformlar, özgürlüklerin alanının genişletilmesi, sosyal politikaların hayata geçirilmesi gibi başlıklarda bir şey yapılıp yapılmayacağını sonra göreceğiz. Fakat kalkınma neyse de, adalette umulan gelişmeyi sağlayamadıklarını bizzat Başbakan dile getirmişken Türkiye'nin hızla her alanda adaletin egemen olacağı bir yer haline geleceğini düşünüyorduk. Anlaşılan o ki, ekonomide, siyasette, sosyal hayatta, bireysel alanda, devlet-toplum ilişkilerinde ve en önemlisi milli iradenin tecelli etmesinde adaletin ihmal edildiğini savunanlar biraz daha beklemek zorunda kalacaklar. Çünkü Türkiye'nin etrafı artık düşmanlarla çevrili ve bu koşullarda radikal reformlar yapmak imkansız!
Türkiye'nin örtük tek parti rejiminden çıkması için gerekli reformlar konusunda radikal adımlar atılamamasının gerekçesi 2007'den bu yana Ergenekon dosyasıdır. Bu meseleyle yakından ilgili muhafazakar çevreler iktidarı pusuda bekleyen Ergenekon'a karşı uyarıyor ve reform yapacağım derken iktidarı kaybetmesine yolaçacak işlere girişmemesini tavsiye ediyor. O yüzden Ergenekon'un, eski günlerdeki “cumhuriyet devrimleri” gibi erteleyici ve öteleyici işlev görmeye başladığını bir süredir dile getiriyoruz. Şimdi de “etrafımız düşmanlarla çevrili” teorisi, yeni bir erteleyici sebep olarak iktidarın, ihmal edilmiş adaleti tesis için girişimde bulunmasına engel çıkarabilir. 2007’deki büyük krizden bu yana yapısal hiçbir reformu hayata geçirmemiş Ankara, Suriye'den talep ettiği reformları daha kendisi yapmamış bir ülke olarak kalakalabilir.
Ankara'nın Libya'da olduğu gibi tam işbirliği yapması için baskı uygulayan batılı güçler, eğer Suriye için umdukları ve istedikleri desteği göremezlerse, Suriye'de sokakta adam öldürüldüğüne dair medya kampanyasının bir benzerini Türkiye için başlatacaklarının sinyalini çoktan verdiler. Dışişleri Bakanlığı, Irak topraklarını bombalarken içindeki insanlarla birlikte vurulduğu öne sürülen bir araca dair şaibeli görüntü için özel açıklama yapmak zorunda kaldı mesela. BDP ile yaşanan sertleşme, bu partinin güçlü olduğu illerde sokak hareketlerine dönüşürse Suriye görüntülerinin Türkiye'de de yaşandığına tanıklık edebiliriz.
Ankara, Suriye konusunda atılabilecek yararlı ve sonuç getirici adımların hiçbirini gündemine almadan doğrudan rejim değişikliği hedefine vurgu yaptıkça ve batı vesayet sistemiyle birlikte hareket ettikçe bu söylediklerimizin aynen yaşandığına ikna oluyoruz. Batılılar, gerekirse işgal bile edilerek Suriye'de batılı güçlerin menfaatleriyle uyumlu yeni bir rejim kurulması talebini öyle anlaşılıyor ki AK Parti iktidarını “Arap baharı” ile tehdit ederek masaya koyuyor. Mısır isyanından beri Başbakan Erdoğan'ın bu hareketlere batılı dostları kadar dünyasında yer vermemesinin sebebi -daha önce de yazdığımız gibi- “Arap baharı” silahının elde patlamaya hayli müsait özelliğiydi. Nitekim Öcalan, geçen ay, eğer talepleri karşılanmazsa “Arap baharı”na katılacaklarını söyleyiverdi. Öcalan'ın bu tehdidine hangi batı ülkesinden reddiye geldi? Amerikalılar PKK ile “Arap baharı” arasında ne alaka olduğunu sorguladı mı? Türkiye’nin ne demokratik bir ülke olduğunu, “Arap baharı” kampanyasının kapsamına girmesinin sözkonusu bile edilemeyeceğini söyleyip PKK’nın hevesini kursağında bıraktı mı? Bütün bunlar olmadıkça Ankara’nın hızla “etrafımız düşmanlarla çevrili” doktrinine savrulduğunu ayan beyan görebiliyoruz. O yüzden bu “bahar kampanyası”nın Ankara için korunma amaçlı niteliklerine dikkat çekiyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin dışpolitika aklı, yabancı emellerin iktidarın temellerini sarsmaya dönük kampanyasına maruz kalmamak için reelpolitik gerekçelerin gereğini yerine getirmenin yararına AK Parti liderini ikna etmiştir. Dışpolitika aklının emir-komuta hâlesi içinde varlığını anlamlandıran bütün kişi, kuruluş, örgüt, cemaat ve grupçuklar da kendi etki alanlarında muhtelif faaliyetlerle ikna kampanyasının yan hizmetlerini icra ediyor bir süredir.
Hal böyle olunca, dışpolitika aklının mimarıyla emir-komuta zincirinde hareket ettikleri izlenimi uyandıran düşünce kuruluşları, yardım kuruluşları, yazarlar ve grupların kampanyasının neden batılıları değil de sınır komşuları hedef aldığını çözmek o kadar da zor olmuyor. Suriye konusundaki aşırı hassasiyetinin neden yapıcı değil yıkıcı olduğunu, bir anda parlayan nefret ateşiyle İran'ın üzerine saldırılmasının sebeb-i hikmetini, PKK terörünün Irak'tan geldiği yorumuna hep itiraz edip asıl Türkiye içine bakmak gerektiğini söyleyen Başbakan'ın bir anda eskiden olduğu gibi Irak'ı tehdit etmeye başlamasını bu çerçevede anlayabiliriz.
Ankara'nın bir süredir ne yaptığını, ne yapmaya çalıştığını gerçekten bilmiyoruz. Bölgesel entegrasyondan sözederken birdenbire savaş koşullarını yaşamaya başladık. Türkiye hızla Romalaşıyor, Osmanlılaşıyor. Yani çevresiyle ilişkilerini silaha ve güç kullanımına dayalı olarak düzenleyen yayılmacı bir devlet haline geliyor. Oysa hep söylediğimiz gibi, bölgesel entegrasyon, Roma/Osmanlı hegemonik şemsiyesiyle değil, Selçuklu'nun stratejik çatısıyla ve kollektif genleşmeyle mümkündür. Roma da Osmanlı da emperyal yayılmacılığın hegemonik şemsiyesiydi. Merkeziyetçiydi. Selçuklu ise tüm güçlerin stratejik çatısıydı. Yeni Türkiye, bölgesel kollektif genleşmenin organizatörü olabilir, ama hegemoni yayılmacılığı herşeyi berbat eder. Nitekim ediyor da.
Bu duruma ve gelişmelere güçlü biçimde itiraz etmek gerekir.
Yapıcı ve sonuç alıcı itiraz kapasitesinin önündeki temel mesele, Erdoğan'a muhalif siyasi seçeneklerin eski muhalefet diliyle itirazlarını sürdürmekte inat etmeleridir. Türkiye'deki sosyo-politik değişimi kabullenmekte zorlanıyorlar, hatta bunu kabul etmek istemiyorlar. Erdoğan karşıtlarının kabullenmekte zorlandıkları gerçek, paradigma dışı dilin süresinin bitmiş olmasıdır. Erdoğan karşıtları yeni dilin talebesi olmaya üşeniyor. Ama böyle de sürece dahil olamayacaklar. Bütün siyasi seçenekler memleketin tarihsel/kültürel gerçekliği havzasında kendilerini yeniden inşa etmek zorundadır. Bu yapılmazsa siyasette hiçbir seçeneğin başarı öyküsüne tanık olamayacağız. Türkiye'nin böylesine alternatifsizleşmesi hiç hayra alamet görülmemelidir. Bu gidişatın tek adam-tek seçenek rejimine doğru yol almasını önleyecek şey, iyi insanların sayısının çok olması değildir. Eleştirel akıl ve güçlü alternatif olmadıkça Türkiye iyi insanların eliyle bile otoriter rejime saplanır, kimse de bunu önleyemez.
Türkiye, 2014'e doğru yürürken cumhurbaşkanlığı seçimi ve yerel seçimler vesilesiyle güçlü alternatifi ortaya çıkarma fırsatları bulacak. Ülkede özgürlüklerin genişletilmesi ve her alanda adaletin tesis edilmesi için program sunulması ihtiyacı kadar, bu programın tarihsel ve kültürel gerçekliğimizi esas alan alternatif siyaset eliyle yapılması ihtiyacı da elzemdir. Adalet vaadi, toplumun dörtte birlik dilimini kendine sosyoloji seçmekle yetinen siyasi alternatiflerin başarabileceği bir şey değildir. Öyleyse mesela CHP, AK Parti gibi kuvva partisine dönüşmekten çekinmemeli, kendisini temellendirdiği birinci ve ikinci meclisteki Birinci Grup'un geleneğine dönmelidir. CHP içinde sadece belli bir sosyo-politik kesimin yeralmasının sandıktaki karşılığının güç bela 26 puanlık siyasi destek olduğu kanıtlanmışken aynı tutumda ısrar edilmesi 2014 yerel seçiminde Türkiye'nin acil ihtiyacına hitap edecek ihtimali üretemeyecektir.
Gerçek bir muhalefet ve güçlü alternatif, iktidarın “etrafımız düşmanlarla çevrili” doktrinine dramatik dönüşüne ve ertelenen reformlara dair söyleyecek ne çok söz bulabilir ve iktidarı çalıştırabilir, ama mevcut alternatiflerle bu ne yazık ki yapılamıyor.