9 Mayıs 2012 - 12:13

Ehlader Genel Başkanı Sayın Hasan Kanaatlı İle gündeme dair soruları değerlendirdik. Yaptığımız röportajı siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ehlader: Son yıllarda bölgemizde gerçekleşen halk hareketleri medyanın tabiri ile Arap Baharı ama aslında İslami Uyanış hakkındaki düşünceleriniz ve gidişatın ne olacağı konusunda fikirleriniz nelerdir?

Kanaatlı: Son yıllarda bölgemizde gerçekleşen “İslami Uyanış” ya da medyanın tabiriyle “Arap Baharı” konusuna geçmeden önce bu iki kavram üzerinde biraz durmak isterim.

Gerçekte orta doğuda gelişen bu olayların dünyaya sunumu iki şekilde gerçekleşti. Müslümanlar ve İslami şuuru yakalayan kesim, olayları kamuya “İslami Uyanış” adıyla sundu. Batılı emperyalist medya ve onun İslam ülkelerindeki uzantıları ise “Arap Baharı” ismiyle servis ediyorlar. “İslami Uyanış” sunumu, İslami İran ve Müslümanların rehberi tarafından yapılırken, aslında verilmek istenen mesaj belliydi. Daha doğrusu gerçekte bu isim ile batıya İslami Uyanışın ve sonucu zafere ulaşacak İslami bir dirilişin mesajı verilmek isteniyordu. “Arap Baharı” ismi ise, yalnızca Araplara has ve getirisi! Araplarla sınırlı bir içerik taşımaktaydı. Her halükarda dünya siyaseti üzerinde söz sahibi olan Batı emperyalizmi ile İslam cumhuriyeti, gelişen bu olayları derin mesajlarıyla birlikte bu iki isimle adlandırırken, hareketin merkezi olan Mısır, Tunus, Libya, Yemen vb. Gibi diğer Arap ülkeleri tarafından bu hareketlere bir ismin verilmemesi ve o ülkelerde yaşayan düşünür, aydın ve âlimlerin bu hususta kafa yorup, davaya Arap yâda İslam orijinli bir ad koyamaması dikkatlerden kaçmamaktadır.

Gelişen bu olayların “Arap Baharı” mı yoksa “İslami Uyanış” mı olduğuna gelince, kanaatim “İslami Uyanış” olduğu yönündedir. Çünkü:

1- Devrilen diktatör liderlerin tümü, Batılılar tarafından işbaşına getirilen ve de yıllarca desteklenen liderlerdi. Şayet bunlar ABD ya da Siyonist karşıtı insanlar olsaydı, batıdan destek alan halk tarafından da devrilseydi, o takdirde bu hareketlere Batının Arap Baharı adını koyma hakkı olur ve gerçekten de onlarla birlikte baharı yaşardı.

2- Devrik diktatörler iktidardayken mecliste Müslümanların temsil gücü ya hiç yoktu, ya da çok azdı. Fakat diktatörlerin yıkılışından sonra yapılan seçimler sonucu, millet meclislerinde ki temsil oranında % 75’lik ve üzeri sandalye sayısı Müslümanların eline geçmiş ve hem de Tunus’ta Gannuşi gibi 20 yılını yurt dışında sürgün hayatıyla geçiren İslami şahsiyetler iktidarı ellerine geçirmişlerdir.

3- Bölge halklarının büyük çoğunluğunun gördükleri ortak rüya aynı olmuştur. Yani hepsi siyonizmin ve emperyalizmin aleyhinde yumruklarını havaya kaldırırken, İslami değerlerin yeniden ihya edilmesi için tek vücut olmuşlardır. Meydanlarda kılınan o muhteşem Cuma namazları ve okunan hararetli Cuma hutbeleri bunun en güzel örneğiydi.

Gidişatın ne olacağı hususuna gelince;

Orta doğudaki gelişen olaylara baktığımızda, göstergelerin her açıdan ABD ve Siyonist rejimin aleyhine çalıştığını görmekteyiz. Zira

1-Orta doğuda yaşamakta olan Müslüman halkları daha önceleri Siyonist kuklası diktatörlerin şiddetli baskı ve zulmünden dolayı görüş ve düşüncelerini asla açıklama cesareti bulamazken, şu anda yaşadıkları onca sıkıntı ve ödedikleri ağır bedellerden sonra istedikleri zaman meydanlara çıkabilmekte ve Siyonizm ile emperyalizmin aleyhinde her türlü sloganlarını atıp mesajlarını verebilmektedirler.

2-Orta doğunun en önemli ülkelerinden biri olan Mısır’da halkın Amerikan ve siyonizmin yoğun etkisi altında olan Hüsnü Mübarek hakkında konuşmasına asla müsaade edilmiyordu. Hüsnü Mübarek, ABD ve siyonizmin yoğun desteğini arkasında hissettiği için istediği her işi yapıyor ve kendisini hiçbir şekilde kimseye hesap verme zorunda hissetmiyordu. Onun 22 günlük Gazze savaşındaki tutumu, zalim İsrail’le hem de apaçık bir şekilde işbirliğine gitmesi, Refah sınır kapısını Filistinlilere kapatması, adeta açık bir hapishaneye çevrilen Gazze’de kuşatma altındaki halka ekmek, su ve ilaç gibi acil ihtiyaçları karşılamada bir tür imalat görevi gören yer altı tünellerini kapatması ve o mazlum soydaşları ve dindaşları olan halkı açıkça ölüme mahkûm etmesi, iktidarının çok güçlü olduğuna olan inancından kaynaklanıyordu. Kahraman Müslüman Mısır halkının 11 Şubatta gerçekleştirdikleri onurlu şahlanışı onun 30 yıllık sultasını yerle bir ettiği gibi dostları olan ABD ve siyonizmi de dehşete düşürdü.

Buradan bakıldığında ve özelliklede son günlerde Mısır halkının Tahrir meydanına dökülüp Mübarek kalıntılarının dahi cumhurbaşkanlığına aday olamayacaklarını haykırmaları, geleceğin İslam ve Müslümanların lehine olacağının en güzel işaretidir. Tabi ki bu da kolay olmayacaktır. Zira ABD ve siyonizmin yıllardır sömürdüğü bir ülkeyi kolayca elinden çıkarmayacağı, çıktığı takdirde de çok ağır bedeller ödeyeceği İran örneğinden bilinen bir gerçektir.

Ehlader: Özellikle Suriye’yi soralım, Suriye nereye gidiyor? Emperyalistler ile hükümetimiz ve bazı Müslüman guruplar nasıl oldu da bu konuda birliktelik sergileyebildiler?

Kanaatlı: Bence Suriye konusunu “Arap Baharı” ya da gerçek anlamıyla İslami Uyanış konusundan bağımsız olarak ele alıp değerlendirmek lazımdır.

Suriye’de gerçekte yönetime karşı bir halk hareketinden söz etmek doğru değildir. Yani Suriye halkı kendi özgür iradeleriyle yönetimine karşı kafa tutmuş bir hareket sergilememiştir. ABD, zalim Siyonizm ve bunların kukla yandaş müttefikleri eliyle harekete geçirilmiş bir marjinal gurup bu harekete malzeme edilmiştir. Sebep İran İslam cumhuriyetinin, Filistin topraklarını işgal eden ve onunla da yetinmeyip “arz-ı mev-ud” (vaat edilen topraklar) hayaliyle İslam toprakları üzerinde gözü olan Siyonist rejimin etrafında oluşturduğu Suriye, Lübnan ve Hamas direniş cephesinin en önemli halkasını, yani Suriye’yi ve onun iktidarını elinde bulunduran Beşar Esad’i ortadan kaldırtmaktır. Esad iktidarını devirdikten sonra da zaten Lübnan, Hizbullah ve Hamas’ı ortadan kaldıracaklarına inanıyorlar. Zira o iki direniş cephesini besleyen Suriye iktidarıdır, diye düşünüyorlar.

Elbette Suriye’nin direniş cephesini desteklediği herkesçe biliniyor ve Esad’in tüm olumsuz ve zalimce tutumlarına rağmen direnişin bütünsel maslahatı şimdilik bu rejimin ayakta kalmasına bağlıdır.

Suriye iktidarı hususunda ise maalesef Müslümanlar ikiye bölündü. Mutlaka gitmelidir diyenler ve mutlaka kalmalıdır tezini savunanlar.

Gitmelidir diyenlerin gerekçelerini şu üç maddede özetleyebiliriz:

1- İktidar Baas partisidir: Baas; Mişel Eflâk’ın Arap milliyetçiliğine ve aynı zamanda sosyalist bir ideolojiye dayandığı için, hem Arapların Arap olmayanlarla vahdet etmesine engel teşkil etmiş, hem de sosyalizmin ilkelerini savunduğu için İslam ile sürekli savaş içerisinde olmuştur.

2- Beşar Esad, Hafız Esed’in oğludur. Babası Hafız Esad yıllarca Müslüman Sünnilere zulüm etmiş ve Hama katliamıyla da ününü dünyaya duyurmuştur.

3- Beşar Esad Alevidir. Suriye’nin % 70 ‘i ise Sünni’dir, azınlıkta olan bir kesimin çoğunlukta olan bir kesime hükmetmesi kabul edilemez.

Beşar gitsin diyenlerin dillendirdikleri gerçekleri ise şu üç maddede özetlemek mümkündür:

1- Baas Partisinin zulmünde ve zalimliğinde kuşku yoktur, neticede ülkeyi ilahi nizamla yönetmiyor. İlahi nizamın dışındaki tüm sistemler “Tağuti” sistemler olduğu için zulmetmek ve zalim olmak onların karakteristik özellikleridir. Fakat Baas partisinden daha zalim ve zulmü daha şiddetli olan Siyonist bir güç vardır karşımızda. Bu güç 50 yıla yakın bir zaman diliminde, bir yandan Müslümanların ortak değeri olan Filistin’deki kutsal mekânları işgal etmişler, bir yandan da günümüze kadar onbinlerce mazlum Filistinli Müslüman halkı katletmekteler.

Diyeceksiniz ki zulmün Yahudi’si Müslüman’ı mı olur, zulüm zulümdür. Dinimiz “zalimin dini sorulmaz” diye buyurmaktadır. O halde Esad’ın zulmüyle Şaron’un zulmü hiçte fark etmez, her ikisi de kadın, çocuk, masum, yaşlı demeden katlediyor ya!

Bunu birkaç cevapla aydınlatmak mümkündür:

Cevap1: Zalimin dininin sorulmayacağı ve zulmün tek renk olduğu doğrudur. Fakat gel gör ki, biz Müslümanlar zalimin maalesef mezhebini soruyoruz, dinini değil. Örneğin Baas partisi Irak’ta da Suriye’deki Baas partisinin aynı işlevini yapıyordu. Irak Baası Sünni Saddam’ın Baas’ıydı, Suriye Baası ise Alevi Beşar’ın Baasıdır. Nasıl ki bugün Alevi Beşar küçük bir azınlıkta büyük Sünni çoğunluğa tahakküm kuruyorsa, o günde Sünni Saddam küçük bir Sünni azınlıkla büyük Şii çoğunluğa tahakküm kurmuştu. Yalnız iki farkla; birincisi Saddam’ın Irak Kürtlerine ve Şiilere yapmış olduğu zulüm ile işlemiş olduğu katliamlar, Beşar’ınkiyle asla mukayese edilemez türdendi. İkincisi Saddam, ABD ve Batılı emperyalistlerin uşaklığını yapıp İran İslam gücünü ve Irak askeri gücünü zayıflatıp İsrail ve Batılı emperyalistlerin ekonomik, silah sanayi ve siyasal gücünü artırırken, Beşar Esad İsrail, ABD ve Batılı emperyalist güçlerin hiç değilse karşısında durdu veya en azından Batılı emperyalistlerin kışkırtmasıyla herhangi bir komşu İslam ülkesine saldırıp, Rusya’da dâhil emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmedi.

Cevap 2: Şayet Suriye diktatörü gidecekse, bunun gitmesini talep edenlerin kimler olduğuna bakmamız, hem dini hem de akli ve de insani vazifemizdir! Dini vazifemizdir, çünkü gitmesini talep edenler, ya itaati bizlere farz olan ulul emrimizdir ( ki Kuran tüm Müslümanlara: Allaha itaat edin ve Resulüne itaat edin ve de sizden olan emir sahibine de) (Nisa 59) diye buyurmaktadır. Veya kendilerine meyletmemiz ( yönelmemiz) dahi yasaklanan zalimlerdir ki yine Kuran’ı Kerim biz Müslümanlara :” Zalimlere asla meyletmeyiniz, aksi takdirde cehennem ateşi size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım göremezsiniz. (Hud 113) diye buyuruyor. Beşar Esad’ın gitmesini isteyenlerin listesine bir bakalım:

1- Başta ABD

2- Avrupa Hıristiyan birliği ( Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere v.s)

3- Siyonist İsrail devleti (Filistin işgalcisi, katil ve zalim bir güç)

4- ABD, AB ve İsrail’in stratejik ve siyasi işbirlikçisi Suudiler, Katar, Kuveyt ve batılı emperyalistlerin Müslümanlar üzerinde işlemiş oldukları her türlü işkence, zulüm ve katliamlara aracı olan, finansörlüğünü yapan ve bir tür Müslümanların ezilmesine destek sağlayan Amerikancı kukla Müslüman hükümetler!

5- İslami kullanan İslamcılar! Durumdan vaziyet çıkaran ve konjöktöre göre pozisyon alan çıkarcı kesimler!

Şimdi de Esad’ın gitmesini istemeyenlerin listesine bir bakalım:

1- En başta bütün Müslüman ülkelerdeki basiret ve vicdan sahibi şuurlu Müslümanlar. Diğer bir ifadeyle İslam’ı kullanan sözde İslamcıların tam karşısında duran ve İslam’ı kendilerine kimlik yapan, kişiliklerini İslam’dan alan kâmil Müslümanlar. Bunlar konjöktöre göre ahtapot misali renk değiştirip bir gün Huda’ya (Allah’a ) bir gün de hurmaya hizmet eden cinsten Müslümanlar değildirler.

2- İran İslam cumhuriyeti devleti ve yönetimi:

Ülkesini 30 yılı aşkın bir süredir İslam esasları üzere yönetmeye çalışan, bu uğurda ağır bedeller ödeyen ve hala da ödemekte olan ve batılı emperyalistlerin ve zalim Siyonizmin yeminli düşmanı bir ülke.

3- Irak:

Yakın zamana kadar ve hala dahi batılı emperyalistlerin ve siyonizmin ağır zulümlerine direnen yaralı bir ülke.

4- Lübnan halkı:

Şii, Sünni, Dürzî ve Mesihlisiyle el ele verip İsrail siyonizminin karşısında hem ağır bedeller ödeyen ve hem de bedel ödeten kahraman bir topluluk.

5- Mazlum Filistin halkı ve Hamas:

Alevi olması Beşar Esad’a karşı koymayı icap ettirseydi şayet, en başta Hamas’ın Esad’a karşı çıkması gerekmez miydi? Ve yine Esad Sünnilik karşıtı bir Alevilik politikas