Futbol maçını izlemişsinizdir muhakkak; sahada iki takım kıyasıya mücadele eder, maçı kazanmak için her şeyi yaparlar; Arif gibi penaltı almak için rol yapmak, faul almak için sakatlanmış numarası yapıp dakikalarca yerde yatmak, ofsaytlara itiraz etmek, hakeme bağırmak...v.s.
Teknik direktör maç öncesi bütün hazırlıkları yapar, en önemlisi de maç sahasında belirleyeceği taktiklerdir. Bu taktikler sır gibi saklanır, sahneye konulunca öğrenilir ancak. Maç hakkında yorumlar da maç başladıktan sonra yapılır.
Maçta onbirer kişiden oluşan takımlar yerlerini alır, hakemin başlangıç düdüğü ile maç başlar.
İşte bu arada maçı heyecanlı kılan biri vardır stadta, kimse onu yakından tanımaz, maçı dahi seyretmez, sahaya sırtı dönüktür hep. Kimdir bu? Bu şahıs amigodur, seyircileri coşturan, herekete geçiren, maça heyecan katan. Sadece görevi bu değildir, hem takımın taraftarlarını coşturur takıma destek versinler diye, hem takımının futbolcularını motive edip daha iyi oynamalarını sağlar.
Tabi bunun yanında karşı takımın da moralini bozmak, onları baskı altında tutmak da amigonun görevidir. Rakip takımın seyircisine laf yetiştirmek, onların sloganlarını susturacak slogan geliştirip kendi taraftarlarıyla stadı inletmek de amigonun hünerlerindendir.
Tabi ki karşı takım seyirci ve futbolcularına küfür, hakaret, iftira, taş atama..v.s serbest, ne de olsa amigodur kimseyi resmi olarak temsil etmiyor gönüllü hizmetçi.
Maçtan hiçbir fayda sağlamayan amigo görevini ifa etti mi hakkı verilir, bağırma hakkı, yırtılma hakkı, ağalarına hizmet hakkı, maça renk katma hakkı, yanı kısacası pastanın aslan payını alanlar geri kalan kırıntılarından da bu amigo takımına veriyorlar işte.
Hakem baskılar altında kalıp maçın sonucunu etkileyecek kararlar- yanlışlıkla- verebilir mi? Takım güçlü olursa ve arkası da sağlam olursa... neyse orasını fazla kurcalamayalım, şike iddiaları pek de gündemde çünkü.
Bir de şeref tribünü denilen bir yer var; maçın sahipleri, yani milyonlar, milyarlar harcayarak bu maçı organize edenler; yirmi iki kişiyi sahaya, on binleri tribünlere, milyonları tv. ekranlarına bağlayan sömürü takımının oturduğu özel yerdir şeref tribünü.
Elbette amacımız bu yazıdan futbol anlatmak değil, şahsen futbol organizelerinin bir sömürü aleti olduğuna inanıyorum. Siyonistlerin 19.YY'ın sonlarında dünyayı sömürmek için futbol takımları kurdurarak çıkardıkları bir uyutma planıdır futbol maçları ve organizeleri. Neyse asıl konumuza dönelim....
Ortadoğuda bir maç oynanmaktadır, şimdi maç Suriye sahasında oynanıyor.
Maç emperyal/siyonist takım ile mukavemet ve zülme direnen takım arsında oynanmaktadır; sahada bulunanlar maçın sahibi değiller yani asıl rakip değiller. Maç iki asıl rakip arasında gizlice oynanmaktadır. Orta hakem BM, yan hakemler Nato ve AB
Maksadımız bu maçta rakipleri tanıtmak değil zaten herkes tanıyor her iki tarafı da, kimin siyonist takımın oyuncusu ve kimin mukavemetin takımı olduğunu.
Bu yazıda asıl konu bu amigolardır. Bazıları gönüllü olarak bu maçta amigo görevi üstlenmiş veya kendisine bu görev verilmiş; savaşı kızıştırıyor, ateşliyor, hakaret ediyor, maçta taraf olduğunu göstermeye çalışıyor, ben de varım demek istiyor; bilindiği üzere maçlarda en fazla bağıran amigolardır ama kimse onları doksan dakikanın sonunda kaale bile almaz.
Kim bu gönüllü amigo?
Malesef bu amigo ülkemizde bulunan AKP hükümetinden başkası değildir. İslami kimliği ile tanınır genelde. Kendilerine güvenilir ve samimiyetine inanılır ama gerçekleri kabul etmek zor olduğu için bunların amigo olduğunu kabul etmek de zordur bazıları için.
Kur’an-ı Kerim devamlı bir uyarıda bulunur, “yeryüzünü gezin, görün kafirlerin sonunun ne olduğunu”, “zalimlerin akibetinin ne olduğunu”, “müşriklerin başlarına neler geldiğini”. Müslümanlar neden Kur’an’a uymazlar, neden zalimlerin başına gelenlerden ders almazlar. Niçin en azından kendi zamanımızda, son yıllarda emperyalist ve siyonistlere hizmet eden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki krallar ve diktatörlerin akibetinin ne olduğuna görmüyoruz? Neden hala bu emperyal gücün taşaronluğunu ve amigoluğunu yapıyoruz. Müslüman Suriye halkını savunma adına siyonistlerin ekmeğine yağ sürmek gibi tavırlar hangi peygamberin siretinde vardır?
Suriye’de -aslında mukavemete ama- zahirde Baas rejimine karşı savaşanlar Amerika’nın Pakistan’da doğurtup yetiştirdikten sonra Afganistan’da büyütüp, ordan da Irak’a, Libya’ya gönderdiği şimdi de Suriye’de kullandığı “el-Kaide” terör örgütü değil mi? Afganistan’dan Suriye’ye kaydırılan mağara müslümanları “Talibanlar” değil mi? İngilizlerin kurduğu “vahabi tekfirci zındıklar” değil mi? Siyonist uşaklarının çıkardığı bu fitne savaşında öldürülen sünni-alevi müslümanların vebalini bunlara destek verenler nasıl verecekler kıyamette, elbette zamanı gelince Allah bu dünyada da hesap soracaktır müminlerin eliyle.
Daha önceki yazılarımızda Suriye kırılma noktası demiştik, saflar belli olacak, kimin neyi savunduğu ortaya çıkacak diye yazmıştık ama birşeyi hesab edememiştik, zamanın Amr As’ını unutmuştuk. Resulullah, Ammar Yasir’in şehadeti hakkında buyuruyor: “Ya Ammar seni azgın bir kavim öldürecek”. Müslümanlar bu sözü Peygamberden duyduktan sonra 25 yıl Ammar’ın şehadetini beklediler, hak batılı görmek için. Derken Hz. Ali’nin hilafeti döneminde Sıffeyn savaşı meydana gelir ; Ammar bu savaşa katılır, hz. Ali’nin (a.s) yanında şehid edilir, Muaviye’nin ordusunda bulunan aldatılmış müslümanlar kendileri hakkında şüpheye düşerler, Muaviye ordusunun içinde kargaşa başlar. Batıl cephenin komutanı çaresizlık içinde kıvranırken İblis yetişir feryadına, “üzülme ya Muaviye” der, bu vesvas-ul Hannas Amr Ass’dan başkası değildir. Hemen şeytanca planını söyler: “Peygamber doğru söylemiş Ammar’ı azgın bir kavim öldürecek, söylermisin Ali, Ammari buraya getirmeseydi, Ammar öldürülür müydü? Ammar’ın katili Ali ve onun ordusudur.” Böylece tağuut rahat bir nefes alır ve tağutun askerleri arasında sukunet sağlanmış olur.
Siyonistlerin, Suriye üzerindeki planlarını sağır sultan dahi duydu. Ama zamanımız Amr Ass’ları tam siyonist cephe yenilgiye uğrayıp çöküşe yüz tutmuşken devreye girerek, “Baas rejiminin sünnileri katl ettiği, kendi halkına zülm ettiği, diktatörün katliam yaptığı”, “azınlık alevinin çoğunluk sünnileri yok etmek istediği”, “müslüman kanı akıtıldığı” sloganlarını atarak Siyonistlere rahat bir nefes aldırdılar.
Yıllarca İslami kimlikle aldatılan müslüman halk, Muaviye ordusu gibi yine aldandılar.
Bu arada yıllarca Ali’nin sofrasından yemiş bazı kalemi güçlü, ansiklopedik bilgilere sahip, fahri amigolar “batıl söz” ve benzeri siteleriyle de Amr Ass’ların siyesetine destek veriyorlar.
Beyler ! Asıl amigolar ücret ve mükafatlarını efendilerinden alıyorlar ve alacaklar, ya sizler?
Suriye’den sonra sıra Hizbullah ve Filistin direnişçilerine gelecek, siz safınızı belirlediniz mi? Hatırlatayım o zaman için şimdiden bahanelerinizi hazırlayın, Hizbullah ve Filistin direnişi yok edilmek istendiği zaman efendilerinizin yanında olmanın gerekçeleri neler olacak acaba? Sizlere servis edilecek bahane ve haberlerin zeminini şimdiden hazırlayın.
Allah karşısında sorumluluk duygusu siyonistlerin değirmenine su taşıma zilletiyle olmaz, hele gelecek nesillere fırsat kalmadan çok yakında, siyonist siyasete nasıl hizmet ettiğiniz belli olunca utancınızdan, “yer yarılıp yere girseydik keşke” diyeceksiniz tabi ar/onur varsa.
Dikkat edin yavaş yavaş Muaviyeleşiyorsunuz. “Müslümanlık görevi”, “müslümanın derdiyle dertlernme” gibi Muaviye renkli sözleri söylemekle kendinizi temiz gösteremezsiniz. Bu sözleri söyleyen hak cephesinde olursa ilahi rengi olur, batıl site ve propaganda kürsülerinden söylense fitne ve iblis kokusu verir.
Oruç ve namazlarınız kabul, dualarınız müctecab olsun.
Hidayet güneşinin doğacağı sabahın özlemiyle.......
Abdullah Özgür
rasthaber