Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- ABD’de Yükselen Antisemitik Hareketin ABD-İsrail İlişkileri Üzerindeki Etkisi. Yazının ilk bölümünde borç içinde yüzen ABD yönetiminin niçin İsrail’e karşılıksız para yardımı yapmayı sürdüremeyeceğini açıklamıştık. Washington’un giderek kötüleşen ekonomik durumuna rağmen İsrail’e karşılıksız yardım yapmaya devam etmesinin, ülkede yükselen antisemitik hareketin daha da tırmanmasına yol açacağını belirtmiştik.
Tırmanan antisemitik hareketin ise, belli bir aşamadan sonra “Occupy Wall Street” (“Wall Street’i işgal et”), “%99 (halk), %1′e (zenginlere) karşı” türü sistem karşıtı hareketleri besleme “tehlikesi” yaratacağı açıktı. Çünkü Yahudi sermayesi ve Yahudi kökenli teknokrasi ABD kapitalist sisteminin egemen gücü konumundadır. Bu durum, ABD’de hükümetlerin İsrail’e yardım konusundaki geleneksel siyasetleri üzerinde daha şimdiden fren etkisi yapmaya başlamıştır. ABD kamuoyunun hükümetlerin siyasetlerini seçimler ve seçim dışı kanallar üzerinden etkileme gücünün, önümüzdeki yıllarda İsrail’e yapılan yardımlar konusunda daha da etkinleşeceği ve bu durumun da İsrail’e yardımların azaltılmasına, hatta belki de kesilmesine yol açacağı tahmin edilmektedir. ABD kaynaklı dış yardımlar kesildiğinde ise, doğal ortamında olmayan İsrail devletinin hayatta kalması oldukça zordur.
İsrail’in Varlığı İle ABD’nin Ortadoğu Ve Dünya Egemenliği Arasındaki Birebir İlişki
ABD’nin ünlü stratejistlerinden ve Amerikan devletinin siyasetlerini belirleyen kadronun tepe elemanlarından Zbigniew Brzezinski “Amerika Sonrası (After America)” isimli makalesinde 1* , Amerika’nın çöküşüyle dünyada mevcut statükonun değişeceğini, bu değişimin coğrafi olarak bölgesel güçlere komşu olan bir dizi zayıf devletin bekalarını tehlikeye atacağın söylemekte, bu ülkelerin adlarını sıralarken İsrail’i de bu gruba dâhil etmektedir. Yani, ABD’nin bölgedeki denetiminin zayıflaması durumunda ortaya çıkacak tabloya ilişkin ünlü “domino teorisi”nin kapsama alanına İsrail de dâhildir.
İsrail, kurulduğu 1948 yılından beri 65 yıldır bir savaşın içindedir. Dünyanın hiçbir ülkesi, bu kadar uzun süre dış kuşatılmışlık ve basınç altında kalmamıştır. İsrail üzerindeki dış basınç, sadece kendini kuşatan Arap ülkelerinden ve Filistin sorunundaki aşırı haksız tutumundan kaynaklanmıyor. Dünya halklarının İsrail’i ABD’nin emperyalist suçlarının ortağı görmesi, onun üzerindeki uluslararası basıncın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
İsrail dışında hiçbir ülke bütün komşuları tarafından bu kadar baskı altındayken varlığını sürdürmeyi başaramamıştır. Eğer ABD yardımı keserse İsrail’in ayakta kalması mümkün olmaz. İsrail’in devlet olarak varlığının sona erme ihtimali, dünyanın çeşitli ülkelerine yönelecek Yahudi göçü sebebiyle antisemitizmin büyümesine bir başka açıdan katkıda bulunabilir.
Çok küçük bir ülke olan İsrail’in topraklarının neredeyse yarısı çöldür. Hiç bitmeyen Filistin meselesi halkta büyük bir tedirginlik yaratmakta ve yüklü bir ekonomik faturası olmaktadır.
İsrail dış göçle kurulan ve büyüyen bir ülke olduğu için neredeyse her İsrail vatandaşının ikinci bir vatanı vardır. Ekonomik şartlar kötüleştiğinde bu insanlar ülkelerini terk etmek için hiç tereddüt etmeyeceklerdir. İsrail’de %30’a ulaşan Yahudi olmayan nüfus, hızla artışına devam etmektedir. Bu demografik değişim eğilimi, bir “Yahudi demokrasisi” olan İsrail yönetimini tehdit etmektedir. Bu gidişat İsrail’i iki ülkeli (diğeri Filistin devleti) bir çözüme zorlamaktadır. Dahası, onu gelecekte, kendini kuşatan Arap nüfusa yönelik büyük imha hareketine girişmeye veya yurttaşlarını topluca çevresinde oluşturduğu yeni topraklara (Suriye, Lübnan) göçe zorlama macerasına da zorlayabilir.
BOP’un İsrail’i Yaşatma Boyutu
Yaklaşık 10 yıl önce yükselişi hissedilen antisemitizmdeki tırmanma eğiliminin ABD siyasetlerini etkileyecek boyutlara ulaşması ihtimali, ABD’ye hükmeden Yahudi kökenli medya, finans ve siyaset elitini Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) planlamaya yönlendirmiştir. Yahudi olsun olmasın bir bütün olarak ABD finans, enerji, silah tekellerinin küresel çaptaki menfaatlerine de denk düşen BOP’un asıl hedefi, kuşkusuz ki “Küreselleşme” programını egemen kılmak, yani paranın tanrılarının egemenliğini küreselleştirmek ve sürekli kılmaktır. Bu noktada, İsrail’in bölgedeki güvenliği ile Küreselleşmenin egemenliğini tesis etmenin ve sürdürmenin güvenliği çakışmaktadır.
BOP’un İlk Aşaması: Irak Ve Afganistan’ın İşgali
Bu proje kapsamında ilk aşamada sahip olduğu petrol ve doğal gaz zenginliği ile yakın gelecekte İsrail’e çok önemli bir tehdit oluşturma potansiyeli taşıyan Irak’a 2003 yılında müdahale edilerek bu ülke 3’e bölünmeye çalışılmıştır. TBMM direnmesine rağmen, bu savaşa en büyük desteği Amerikan ordusuna dua eden Başbakan Tayyip Erdoğan vermiştir. 10 yıllık bir işgal döneminden sonra ABD, savaşı kaybederek ülkeden çekilmek zorunda kalmış, bu seferde Maliki yönetimindeki Şii Hükümet ülkenin birliğini sağlama konusunda önemli bir başarı sağlamıştır. Şii İran ile Şii Irak yönetiminin birlikte oluşturacağı tehdit, Saddam döneminden daha büyük olacağı için bu sefer projede değişiklik yapılmış, Şii-Sünni kutuplaşması üzerinden bölgenin istikrarsızlaştırılmasına yönelinmiştir. Bu plana da en büyük desteği, Sünni eksende diğerlerini dışlayan bir politika izleyen AKP Hükümeti vermektedir. Musul-Kerkük petrollerinden pay verilme vaadiyle Irak merkezi yönetimine karşı kışkırtılan T. Erdoğan, “Kuzey Irak Kürt bölgesinin devletleşmesine en büyük katkıyı sağlayan lider” olma unvanını kazanmıştır.
BOP’un İkinci Aşaması: “Arap Baharı”
İkinci aşamada “Arap Baharı” adıyla bölge ülkelerini istikrarsızlaştırma projesi başlatılmış, bu çerçevede İsrail karşıtı politikalara destek veren Kaddafi devrilerek Libya kaosa sürüklenmiş, H. Mübarek işbirlikçiliğine rağmen devrilerek 2* İslam dünyasının lideri konumundaki Mısır büyük bir kargaşanın içine itilmiştir. “Arap Baharı” kapsamında en önemli saldırı Suriye’ye yapılmış, Lübnan üzerindeki kontrolü ve İran ile ilişkili olarak Hizbullah yardımıyla İsrail’e en büyük tehdidi oluşturan Esad rejimine karşı bir iç isyan kışkırtılmıştır. İsrail, “Arap Baharı” sayesinde, tek kurşun atmadan kendisine tehdit oluşturan birçok ülkeyi istikrarsızlaştırmayı başarmıştır.
Suriye’nin tamamen dıştan beslenen terör çeteleriyle cehenneme çevrilmesine ise, en büyük desteği “ne hikmetse” yine bizim Başbakanımız vermektedir. İsrail, ister Esad, isterse Müslüman Kardeşler yönetiminde olsun, bütünlüğünü koruyan bir Suriye istememektedir. İsrail’in Suriye’ye yaptığı ve AKP sözcülerinin sahte İsrail karşıtlığı propagandalarını yerle bir eden hava saldırısı, işler Tel Aviv’in arzu ettiği istikamette gitmezse, bir müdahale yapabileceğinin işaretlerini taşımaktadır.
Bu saldırı aynı zamanda, bölgeye yönelik askeri operasyonlarda yer almaktan kaçınan ABD’yi bir askeri müdahalenin içine çekmeye dönük bir boyut ta içermektedir. İsrail bu saldırıyla önce, İran’ı bir askeri çatışmanın içine çekmeyi planlamıştır. Çünkü İran, dıştan bir saldırıya uğraması durumunda Suriye’nin savunmasına askeri olarak katkıda bulunacağını açıklayıp durmaktadır. İsrail İran’ı çatışmanın içine çektikten sonra da, İran askeri müdahalesine seyirci kalamayacağını hesapladığı ABD’yi askeri müdahaleye çekmeyi hesaplamaktadır.
Bu konuda bizim BOP Eşbaşkanı Başbakanımız ile onun “stratejik derinlik” cahili Dışişleri Bakanı da İsrail’le İsrail ile aynı konumda bulunmaktadır. Bunlar da tıpkı İsrail gibi sürekli ABD ve NATO’ya askeri müdahale çağrısı yapmaktadırlar. Yalnız bunlar ABD ve NATO karşısında İsrail kadar güçlü olmadıkları için, çağrılarına uymayan ABD ve NATO’ya müdahale tuzağı kurmak yerine yalvarmakta, en çok da onlardan şikâyet edebilmektedirler.
BOP’un En Önemli Ayağını, Bölgedeki 4 Devleti Bölecek “Free Kurdistan” Oluşturmaktadır
BOP’un en önemli ayağını ise, bölge ülkeleri Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ı istikrarsızlaştırarak bölme ve bölgede ikinci İsrail rolü oynayacak bir Kürt devleti kurma planı oluşturmaktadır. Bu plan kapsamında en önemli operasyon ise Türkiye’de yapılmaktadır. CIA beslemesi F tipi terör örgütünün yaptığı yargı operasyonu ile TSK etkisizleştirilmiş, tek kurşun atılmadan Kara Kuvvetleri ve Jandarmamız karakollarından çıkamaz, Deniz Kuvvetlerimiz denizlere açılamaz, Hava Kuvvetlerimiz uçak kaldıramaz hale getirilerek, ordumuzun savaşma kabiliyeti yok edilmiştir. Bu operasyonda BOP Eşbaşkanı Başbakanımızın da görev aldığı, Balyoz kararı öncesinde ve operasyonlar sırasında yaptığı basın açıklamalarıyla sabittir.
Türkiye’ye yapılan BOP operasyonun birinci ayağını orduya Ergenekon ve Balyoz operasyonları oluştururken, ikinci ayağını Anayasa değişikliği oluşturmaktadır. Anayasada Kürt sorununa çözüm getireceği düşünülen değişiklikler yapıldığında, Batıcı ve ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliği, hukuki güvence altında seslerini daha da fazla çıkartacaklardır. Şimdiden Sırrı Sakık gibi ırkçı faşistler, TBMM çatısı altında Kafkaslar ve Balkanlardan gelen vatandaşlarımıza “siz bu ülkenin sahibi değilsiniz” diyebilmektedir. Bunlar yanlışlıkla söylenen sözler değil, değişik etnik kökenden Türk yurttaşları arasında düşmanlık körükleyerek bölünmeyi kolaylaştırmak için yapılan özel amaçlı kışkırtmalardır. F tipi terör örgütünün yaptığı KCK operasyonlarıyla hapislere atılan Kürt kökenli yurttaşlar, yeni yargı paketleriyle dışarı daha da bilenmiş olarak çıkacaktır. Arkasında gelecek genel af ile terörist başı Apo da salındığında, beklenenin aksine terör sorunu bitmeyecek, iki halkı birbirine kırdırarak ülkeyi parçalamayı amaçlayan asıl operasyon için uygun ortam böylece hazırlanmış olacaktır. Bu Anayasa değişikliği operasyonunu bir çözümmüş gibi halka pazarlama görevi de, yine bir BOP görevi olarak Tayyip Erdoğan’a verilmiştir.
En Acil Görev: Stratejik Bataklık Hükümetinden Kurtulmak
Ayrıca AKP Hükümeti, 11 yıllık iktidarında yaptığı özelleştirmelerle devleti yok ederek küreselleşmeye en büyük hizmetleri vermiş, böylece de küresel kraliyetin hizmetinde olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Türkiye stratejik derinlik değil stratejik bataklık “uzmanı” bu hükümetten kurtarılmadıkça, ülkemizin makûs talihi ne yazık ki değiştirilemeyecektir.
Düzeltme: “İsrail BOP’un neresinde?-(1): ABD İsrail yükünü taşımakta zorlanıyor” başlıklı bir önceki yazımızda İsrail-ABD ilişkilerine ait bazı rakamlar yanlış verilmiştir. Doğrusu şöyledir:
• 1950-53 yılları arasında İsrail’in nüfusu 1,6 milyon iken ABD bu ülkeye 1 milyon milyar Dolar akıtmıştır.
• “İsrail’e yaptığımız yardımlara ilave olarak Tel Aviv’le dost geçinmesi için her yıl Mısır’a 1,5 milyon milyar Dolar, Ürdün’e 843 bin milyon Dolar verilmektedir.”
Yazıda alıntı yapılan CFR Raporu’nun kaynağı da şudur: http://www.councilforthenationalinterest.org/costs
Sorumluluğu yazara ait olan bu yanlışlıklar nedeniyle okurlarımızdan ve sitemizden özür dilerim (MB).
1* - Teori dergisi, sayı: 269, Haziran 2012.
2* - Tayyip Erdoğan’ın, Hüsnü Mübarek’in “deliğe süpürülmesinden” ders almadığı görülmektedir.
Mehmet Bori