Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-Ortadoğu bölgesi dünyanın en hassas ve jeopolitik, jeostratejik, jeoekonomik ve jeokültür değerlere sahip olan bölgelerinden biridir. Ortadoğu bölgesi Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesiştiği noktadır. Bu yüzden son asırlarda ve özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda Ortadoğu bölgesi dünyada askeri ve siyasi rekabet arenalarından biri olmuştur. Dünya petrol rezervlerinin yarısından fazlası Ortadoğu bölgesinde yer alırken, bölge İbrahimi büyük ilahi dinlerin de doğduğu bölge olma bakımından büyük önem arz etmektedir.
Son yıllarda bölgesel ve küresel güçler Ortadoğu bölgesine büyük önem vermiş ve bu bölgeye sahip olabilmek için stratejik planlarında bölgeyi ve gelişmelerini titizlikle rasat etmiştir.
Amerika yönetimi yaklaşık on yıl önce büyük Ortadoğu projesini gündeme getirerek Arabistan ve bölgenin diğer bazı ülkelerinde kontrollü ve güdümlü değişiklikler yapmaya karar verdi. Bu proje ilk kez 2003 yılının sonlarına doğru ve bölgede siyasi ve iktisadi reformları hızlandırma bahanesiyle gündeme geldi. Bu plan aslında Batı'nın Ortadoğu bölgesinde, son 60 yılda demokrasi ve özgürlük gibi kavramların yokluğuna karşı duyarsız tutumu, başta Batılı devletler olmak üzere dünyanın diğer ülkelerine yönelik güvenlik tehditlerini arttırdığı varsayımına dayandırılıyordu.
Amerika'da düşünce odaları ve araştırma kurumlarının uzmanları tarafından hazırlanan büyük Ortadoğu projesi başta bölgedeki Arap devletler olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde bir takım siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel hedefi kapsıyordu. Ancak bu plan Batı'nın istediği şekilde sonuçlanmadı ve uygulanamadı ve Batı yine bölge halkının kendi kaderine hakim olma durumundan endişe ederek yeniden bölgede despot rejimleri ve diktatörleri desteklemeye başladı.
Gerçekte Ortadoğu bölgesi hala dünyanın en önemli kriz ve münakaşa odağı sayılır. Bu bölge yirminci yüzyılın sonları ve yirmi birinci yüzyılın başlarında birçok münakaşaya ve savaşa sahne oldu. Gerçekte dünyada hiç bir bölge Ortadoğu bölgesi kadar siyasi değişim süreçlerinde, bunca münakaşa ve savaşa şahit olmadı. Ancak bu sürtüşmelerin siyasi sebeplerinden birini, bölgede hakim olan siyasi yapıların yıpranmış olması ve küresel güçlerin Ortadoğu bölgesine müdahalelerinde aramak gerekir.
Son yıllarda Ortadoğu bölgesinde sürekli iki kutuplu bir düzen hakim oldu. Bir zamanlar kraliyet sistemi ile yönetilen İran ve Arabistan, Doğu bloğuna eğilimli olan Irak'ı dengeliyordu, ancak İran'da İslam inkılabı zafere kavuştuktan sonra bu denge değişti ve Arabistan bu kez Irak'ın yanında yer alarak İran İslam Cumhuriyeti karşısında durdu.
Öte yandan eski Sovyetler birliğinin dağılması ve özellikle 11 Eylül 2001 olaylarının ardından bölgede bazı gelişmeler yaşandı. Uzmanlar bu gelişmelerin Ortadoğu bölgesinde köklü değişikliklere yol açtığına inanıyor. Bu denklemin bir tarafında demokratik bir nizama kavuşan ve güvenilir müttefikleri olan İran yer alıyor. Denklemin öbür tarafında ise muhafazakâr ve geleneksel kraliyet sistemi ile yönetilen Arabistan yer alıyor. Arabistan'da kral, kraliyetten başka başbakanlık ve yürütme erki başkanlığını da üstleniyor.
11 Eylül 2001 olaylarından sonraki gelişmeler ve özellikle Amerika'nın Afganistan ve Irak topraklarına saldırması ve Taliban ve Baas rejimlerini devirmesi ve ayrıca bölge milletleri arasında İslamî uyanış sürecinin başlaması, Ortadoğu bölgesinin geçiş sürecini hızlandıran bazı olaylardı. Bu geçiş döneminde ise bölgesel ve küresel güçler bu gelişmelerin içinden kendi istekleri doğrultusunda bir düzen çıkarmaya çalışıyor. Bu dönemde İslamî İran bağımsız bir aktör olarak ve Arabistan da, Amerika ve korsan İsrail'e bağımlı bir aktör olarak sürekli bölgesel konumlarını ve güçlerini geliştirmeye çalıştı. Aslında bu rekabet Tahran ve Riyad'ı destekleyen ülkelere kadar yayıldı, öyle ki bu gelişmelerin devamında Bahreyn, Suriye ve Yemen'de yaşanan gelişmelerden İran ve Arabistan'ın rekabeti ile ilgili gelişmeler şeklinde söz ediliyor.
Gerçi 21. Yüzyılın başlarında Suud kraliyeti bölgede güç dengelerinin muhtemelen kendisinin ve Batılı hamilerinin zararına ve direniş ekseninin lehine bozulma sürecinde, Ortadoğu projesinin artçı depremlerinden sağ kurtulmayı başardı, fakat bir kez daha bölgede Suud diktatörlüğünün temellerini sarsan yeni gelişmeler yaşandı. Tunus'ta Aralık 2010'da bir gencin kendini yakması ve bölgede İslamî uyanış adında yeni bir dalganın yükselmesinin ardından suud hanedanının devlet adamları bir kez daha kendi durumlarından kaygılanmaya başladı.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde başlayan demokrasi dominosu bir bir ardı sıra bölgenin diktatörlerini devirdi. Bu süreç en çok Arabistan rejimini kaygılandırdı.
Aslında İran ve Arabistan arasındaki ilişkilere bakıldığında, bölgede enerji meselesinin konumu, Fars körfezinin stratejik önemi ve bölgesel ve küresel konumu, yine bölgesel rekabetleri ve bu rekabetleri etkileyen bileşenleri, iki ülkenin siyasi ilişkilerinde etkili olan mezhep meselesinin dış politika üzerindeki etkisi ve ortak yönleri ve anlaşmazlıklarını da göz önünde bulundurmak gerekir.
Bu bileşenlerin her birinin çerçevesinde Arabistan'ın İran'ın ve Lübnan, Suriye ve hatta Yemen'deki müttefiklerinin artan gücüne karşı koyma çabalarını ve İran'ı Fars körfezini kontrol altına alma telaşını da görmek gerekir.
Bu doğrultuda Arabistan son on yılda sürekli kendini Ehli Sünnet 'in mutlak savunucusu gibi tanıtmaya çalıştı ve Irak, Lübnan ve hatta Bahreyn gibi yanı başındaki ülkelerde Sünni Müslümanların etkinliğini kaybetmesinden kaygı duydu. Bir başka ifade ile Irak'ta Saddam rejiminin devrilmesi, İslamî İran'ın en güçlü rakiplerinden birinin devrilmesi itibarıyla Arabistan'ı bölgesel rekabet bazında ciddi sıkıntıya soktu, çünkü Saddam'ın devrilmesi Arabistan açısından Irak'ta Sünni Müslümanların sultasının son bulması ve İran'ın bölgede gücü ve nüfuzunun artması anlamına geliyordu.
Arabistan'ın bu kaygısı Amerika yönetimi 2003 yılında Irak'a saldırması ve ardından 2005 yılında Irak'ta Şii bir hükümetin işbaşına gelmesinden sonra şekillendi. Irak'ta Saddam rejiminin devrilmesinden başka Afganistan'da Taliban rejiminin devrilmesi de İran'ın bölgesel gücünün artmasına katkı sağladı. Batı istihbaratı ve bölgede Arabistan ve BAE gibi bazı Arap rejimlerin ürünü olan Taliban örgütü, İran İslam cumhuriyetinin güvenliğine karşı ciddi bir tehdit olmuştu.
Yine bölgede 33, 22, 8 ve 51 günlük savaşların gerçekleşmesi ve İran müttefikleri bu zaferleri kazanması, Arabistan'ın bölgesel gücünün gerilemesine neden olurken, İran'ın bölgesel denklemlerde bağımsız bir aktör olarak gücünün artmasına vesile oldu.
Aslında bu durum Ortadoğu bölgesi geçiş sürecini geride bırakmakta olduğunu ve tüm bölgesel ve küresel güçler de kendi konumlarını pekiştirme telaşında olduğunu, böylece geçiş sürecinden sonra rakiplerinden geride kalmak istemediklerini gösteriyor. Bu süreçte bazı uzmanlar ise petrol fiyatından bir baskı aracı olarak yararlanılmasını ve yine tekfirci teröristlere her türlü askeri ve mali destek verilmesini Arabistan'ın bölgede dengeleri kendi lehine çevirmek için başvurduğu son silah olduğunu belirtiyor.
Ortadoğu bölgesinde yeni güç dengeleri ve yapısı ile ilgili incelemeler akıllara bu denge ve yapının Arabistan'ın güç kaybetmesinden sonra nasıl olacağı ve esasen hangi etken veya etkenler Arabistan'ın güç kaybına yol açtığı sorusunu getiriyor.
Öte yandan Ortadoğu bölgesinde siyasi ve güvenlik bileşenlerinin incelenmesi, Arabistan'ın bölgesel rekabetlerde karşı karşıya bulunduğu bir başka sorunun bu ülkenin içinde iktidar yapısında yaşanan gerginlik olduğunu ve bu durum suud krallığının bölgede dengeleri korumakta zorlandığını gösteriyor. Bu bileşenin yanında Irak ve Afganistan'dan Baas ve Taliban rejimlerinin çöküşü de İran'ın elini güçlendirirken, Arabistan'ın dengeleri koruma gücünü olumsuz etkilediği anlaşılıyor.
Bölgenin siyasi sürecinde yaşanan gelişmelerde Arabistan İran'ın bölgede kendisinin ciddi ve esas rakibi olarak görürken, şimdilerde bölgedeki rekabette oyunu rakibi İran karşısında kaybetmeye başladığını hissediyor. Fakat Batı'da hala bazı uzmanlar bölgenin siyasi gelişmelerini bir nevi kalıcı demokratik geçiş sürecinin başlangıcı şeklinde algılıyor.
Ancak Ortadoğu bölgesinde dikkat çeken çok önemli bir nokta da şu ki, Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra Ortadoğu bölgesinde düzen, bölge ülkeleri arasında Amerika eksenli hegemonik istikrarla güç dengesi karışımı bir hale geldi ve bu dengede yaşanan dalgalanmalar çeşitli ittifaklarla, Batılı güçler arasında yaşandı. Fakat uluslararası ilişkiler tarihi de bize hatta hakim gücün kendi iradesini uluslararası camianın başka üyelerine dayatması ve köklü değişimler gerçekleştirmesinin çok zor olduğunu söylüyor.