24 Şubat 2015 - 11:00
İnsanı, Doğru Düşünce Biçimine Götüren Tefekkürün Usulleri

Bir önceki makaleyle ilintili olarak: Tefekkür, tedebbür ve teemmül arasında ve dinleme (kulak), görme (göz), akıl arasında sıkı ilişki var olduğu gibi iki üçlünün arasındada sıkı bir ilişki vardır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Kulak, göz ve akıl yetilerinden hakkıyla istifade edilmediği zaman, tefekkür, tedebbür ve teemmülün hiçbirisi; üzerinde tefekkür edilen şey (müteallik) afak olsa dünya görüşü, enfüs olsa insan görüşü, sözsel/yazısal (dini metinler) olsa din anlayışı, doğru şekillenemez. Dolayısıyla farklı da olsa, ister dünyada olsun ister ahirette, ateşlerden kurtulmak imkânsız olur. Hangi merhalede olursa olsun sözkonusu yetilerden sağlıklı istifade edilmez ve sağlıklı tefekkürden yoksun bir tedebbür ve teemmülle, arzulanan bazı hedeflere ulaşılsa bile, mezkûr yetilerden bu nitelikte istifade edenler, nihai olarak kendileri için zararlı ve tehlikeli oldukları gibi başkaları için de tehlikelidirler. Zira bu yetilerden hakkıyla istifade etmeyenler, birçok hakikatlerin üstünü kapatarak hak etmediği bir yere kendilerini koymaya çalışırlarken ilk başta kendilerini yararlanması gereken birçok hakikatlerden mahrum bırakmış olurlar. Adeta kazmış oldukları kuyuya kendileri düşmüş olurlar.

“Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler. (Hicr 3)

“İnkâr edenler, "Keşke müslüman olsaydık" diye çok arzu edeceklerdir”. (Hicr 2)

Üstünü kapatmaya çalıştıkları hakikatle yüzleştikleri vakit keşke hakikatin üstünü kapatmasaydık diyecekler, ama ne yazık ki zamanı geçtikten sonraki “keşkeler”, fayda vermiyor. Hakikat ortaya çıktığı vakit hakikatin üstünü kapatanlar faydasız “keşkeler”e sarıldığı gibi bunlara uyanlar da aynı nitelikte “keşkeler”e sarılacaklardır ve uyanlar ile uyulanlar arasında amansız bir çekişme başlayacaktır: “Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan teberri eder (uzak olduğunu ilan eder), ellerindeki tüm fırsatlarda yok olmuş olacaktır. Uyanlar şöyle derler: "Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden teberri ettikleri gibi, biz de onlardan tebberri etseydik." Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir”. (Bakara 166-167)

Fırsatlar eldeyken sahip olduğumuz sermayeden doğru istifade etme noktasında samimi olalım. Aksi takdirde ziyankâr olacağız. 

Fasık bir kimseye kulak verirsek gerçekleştirilecek eylemlerin tümü pişmanlık getiriyor. “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, onu araştırın. Aksi takdirde cehaletten ötürü bir topluluğa zarar verip yaptığınızdan dolayı pişman olacaksınız”. (Hucurat 6)

Hakikatı çarpıtarak anlatan herkes fasıktır. Tabari'deki bir nakle göre bu ayet, Ukbe bin Muit hakkında gelmiş. Ukbe bin. Muit beni Mustalak kabilesi hakkındaki hakikati çarpıtarak Peygamber'e (s.a.a.) aktardığı için Allah tarafından fasık olarak vasıflandırılmıştır. Bu tür insanlar kendilerine zarar verdikleri gibi binlerce insanlara da zarar verirler. Allah tarafından akıllarından yararlanmayanların en şerli “devab” şeklinde değerlendirilmesinin sırrı ve hikmeti de burada saklı. Ayeti kerimede fasık olarak nitelendirilmiş olan kimsenin vermiş olduğu haberle amel edilmiş olsaydı suçsuz olan bir toplumun kanı dökülecekti. Suçsuz bir toplumun kanı döküldükten sonraki pişmanlık ne işe yarayacaktır. Bir de böyle bir suçu gerekçelendirmeye çalışan kimseleri bir düşününüz? Varlık âleminde ve toplumsal hayatta kendimize yalancı bir konum vermek için onlarca insana zarar veriyoruz ve bu zararın bize kazandırmış olduğu yalancı konumun ne kadar değeri olabilir? Şeklindeki soruyu kendimizden sormanın zamanı ne zaman gelecektir bilemiyorum. İşte İnsan kendi aklından gerektiği şekilde istifade etmediği zaman hakikatlerin dereceleri farklı da olsa, başarılı olabileceği oranda üstünü kapatmaya çalışılacaktır. Bilelim ki fasıklaştırılmış akılların bize kazandıracak makam ve konumlar bize zarar vermekten başka hiçbir değeri yoktur. Fasıklaştırılmış olan akıllar, sanı ve hayallere teslim olan akıllardır. Bu akıllar kesbi bilgilerini hiçbir zaman kesbi olmayan bilgilerle sağlamasını yapmak istemeyen akıllardır. Daha önceki makalede işaret edildiği gibi varlıklar içinde ilk olarak bu çirkin işi yapan İblis'tir. O varlık âleminde sahip olduğu asıl kimliğinin üstünü kapatarak kendisi için yapay bir kimlik (meleke görünümüne girerek) uydurarak meleklerin içine girmiş. Âdem'i hanımıyla birlikte  kandırmaya giderken de yapay (nasihatçi) bir kimliğe bürünerek gitmiş; “Ben sizler için bir nasihatçiyim diye onlara (karşı) yemin etti”. (Araf 21). Ama hakikatlerin üstünü kapatarak en başta kendisine zarar verdi. Hakikatten yararlanmayanlar her zaman zarardadırlar. Hakikatlerden yararlanmayanların başında, hakikatin üstünü kapatan kimselerdir. Her halükarda insan sahip olduğu yetilerden doğru ve hakkıyla yararlanarak varlık âleminde sahip olduğu konumu koruması gerekir, aksi takdirde ilk başta kendine ve sonra başkaları için en şerli “devab”lardan olacaktır. Böyle olacağı da kesindir, zira bu haberi veren en doğru konuşandır; “Kimdir Allah'tan daha doğru konuşan?" (Nisa 82). Mezkûr yetilerden doğru istifade edilirse sağlıklı bir düşünce biçimine sahip olur ve dolayısıyla hem kendisi için hem başkaları için faydalı bir kimse olur.

Bir önceki makalede “tefekkür ve istidlalde hakikate ulaşabilmek için riayet edilmesi gereken usullerden” ulema bahis ettiğini ve bu konuda Ayetullah Muhammed Ali Tabataba-i’nin açıklamasını siz okuyucularla paylaşacağımı söylemiştim. Şimdi onun bu konudaki beyanına (konuya açıklık getirecek bazı ilavelerde bulunarak) geçelim:

Hakikate götüren tefekkürün usulleri

Tefekkürün (nezer) gerçekleşmesi için bazı mukaddimeler gerekli, bu mukaddimeler çoktur. Bu usullerin tanınmasının genel kaidesi şudur:  Usulü’d – din (itaikadi ve kelami) konularda kesin delilin gerçekleşmesinin bağlı olduğu her şeydir. Dolayısıyla burada hepsini beyan etmek konumuzun hedefini aşıyor. Ama en önemlileri altı asılda özetleniliyor. Her kimde bunlardan birisi bulunmazsa tam tefekkür etmemiştir ve dolayısıyla hakka ulaşamayacaktır. Şimdi bu altı aslı kısa bir şekilde beyan etmeye çalışacağız:

Birinci asıl; Taassubu Terk Etme: Kalbe oranla taassub kulağa oranla sağırlık gibidir. Kulaklar en güzel ve üstün bir yapıyla olsalar bile, sağırlık onlardaki sinir damarı ve zarın, ses dalgalarından etkilenip yararlanmasına engel olduğu gibi taassubta, kalbin haktan etkilenip ondan yararlanmasına engeldir. “Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur”. (Hac 46)

İkinci Asıl; Cesaretli olma: Cesaretli olduğunu gösteren kaide/kural, hakkı, şahsın kendi aleyhinde olsa bile söyleyebilmektir. Hak, hakkında delil getirildiği vakit ona yakin etmektir. Hakkında tereddüde düşmemektir. Ecdatlarının (saygın gördüklerinin) yoluna aykırı da olsa onların yolunu bırakıp hakka teslim olmaktır. Hakkı (hak çerçevesinde) söylemekten hiçbir güçten korkmaksızın, hiçbir baskıcının baskısından çekinmeksizin bütün zorluklara ve çetinliklere katlanarak kabul etmektir. Zira çok şiddetli olan ebedi azaptan kurtulmak, büyük kurtuluşa ve hakka olan sevgi kendi başına, hak uğrunda tahammül edilecek zorlukları hafifleştirir.

Üçüncü Asıl; Heva ve Hevesten Korunma: Heva ve hevesten korunduğunun kaide ve kuralı nefsi, hakkında kesin delil ikame edilen hakikati kabul etmeye hazırlamaktır. Hakkında delil ikame edilen hakikat, kişinin meyil ve arzularına ters olsa bile onu kabul etmeye hazır olmaktır. Zira nefsin, arzularından korunmak, insanı kurtuluş yoluna götürür ve tersi yapılırsa; yani ona tabi olunursa tehlikeli ve helak edici vadilere sevk eder.

Dördüncü Asıl Lezzet ve Şehvetleri Terk Etme: Lezzet ve şehvani şeylerin peşine düşmek hakka ulaşmaya engeldir. İnsana vakit kayıp ettiren, insanın yetilerini hedere götüren; kumar ve satranç oynamak, müzik dinlemek ve buna benzer oyunlar. (Dikkat edilmeli ki burada üzerine vurgu yapılan unsur insanın yetilerini hedere götüren her çeşit eylemdir. Ama örnek olarak gösterilen eylemler hakkında farklı görüşler olabiliyor ki bunlardan birisi satranç oynama eylemidir. Satrancı kumar aleti olarak görüp kumar gayesiyle oynanıyor şeklinde değerlendiren âlimler (bu âlimin baktığı gibi) haram saymışlar.  Ama kumar aleti olarak değil zihinsel yetileri geliştirme aleti olarak görüp kumar değil aletin asıl gayesi doğrultusunda oynanırsa birçok âlim haram bilmiyor. Müzik konusu hakkında da görüş farklılığı var. Dolayısıyla örnek olarak verilmiş eylemlerden ziyade eylemlerin, negatif yani olumsuz bir şekilde yapılıp yapılmaması önemli). Özellikle insanı, yaratılışındaki fıtriyattan uzaklaştıran, insanın sahip olduğu en değerli nimeti; yani dört ayaklı varlıklardan hayatını mütemayiz eden akıl yetisini hedere götüren şeylerden uzak durması gerekiyor. İnsanın gadabiye ve şehvaniye yetilerini tahrik eden şeylere takılması onu hakikate ulaşmasını engelliyor. İnsanın gadabiye ve şehvaniye yetisini tahrik eden şeylere takılması onu “devab” içinde en şerli varlığa dönüştürüyor. Eziyet ve zulüm eder, düşmanlık yapar, güçle galip ve her yeri istila etmek ister. mekânları istila etmeye ve hukukları çiğnemeye, insanların kanını dökmeye, kadınları, yaşlıları ve çocukları korkuya heveslenir. Bunlara benzer münker olan daha çok şeylere ve dolayısıyla insanı hak ve hakikaten uzaklaştırır.

Beşinci Asıl; Tefekkür ve Araştırma Yaparken Sabırlı Olma: sabırlı olma halini kuruyabilmek için delil olarak kabul edilen şeyler üzerinde tefekkür etmek için belli bir vakit ayırmak gerekiyor ve hak kendisi için çabuk açığa çıkmadığı zaman sabırsızlaşmamak lazım. İnsanın, yakini bir şekilde sonu geleceğini, zeval bulacağı ve çok yakından fani olan dünya hayatından ayrılıp gedeceğini biliyor. Ama kendisiyle karşılaşacağını ve orada ebedi kalacağını ihtimal verdiği şey üzerinde ki ya daimi nimetlerde veya daimi azaptadır, düşünmek için hayatının bir kısmını, onun üzerinde düşünmek için ayırmamak mantıklı olamaz.  

Altıncı Asıl; Art Niyetli Olmama: Araştırma ve deliller üzerinde tefekkür ederken her çeşit art niyetlilikten arı olmak gerekir. Ecdatlarından, mezhebinden, hizbinden, büyüklerinden delili olmayan her şeyden uzak durmak gerekir. Öyle bir hale girmek lazım ki her çeşit fikir ve düşünceden arî, yeni dünyaya gelmiş bir çocuk gibi olmak gerekir. Hiçbir mezhebe, mektebe, dine mensup değil, sadece hakkı tanıyıp ona tabi olma arzusunda olmak gerekir.

İşte insanı zarardan kurtaracak sağlıklı bir tefekkürün gerçekleşmesi için önemli öncüllerden bir kısmı, bunlardır. Tefekkür ve düşünce merhalesinde bunlarla donanmayan bir kimsenin kendisiyle hak arasına bir perde çekmiş hiçbir zaman hak ile buluşamaz. İnsan bu asıllarla donanmazsa idrak araçlarının üzerine perde çekilir, artık perde arkasındakini göremez olur. Zahiri olarak sonsuz kemale sahip görünse, ilim ve sanatta derinleşmiş olsa bile hakikat noktasında, hakikati algılama ve derk etme bağlamında idraki araçları üzerine perde çekilmiş hakkı hiçbir zaman derk edemez. Birçok insanın tecrübesiyle acayip ve garip sanatlara varmış, çok düşündürücü keşifler yapılmış, suyu, ateşi, demiri kendi istihdamına almış, fezaya çıkmış, nerdeyse hem yeryüzünü ve fezayı kendi tasarrufu altına alıyor olmasına rağmen haktan sapmış ve kurtuluş yolundan çıkmış olduğunun sırrı işte bu asıllarla donmamış olmasıdır. Aslında insan ontoloji ve epistemolojideki gerçek rabbini tanımadığı müddetçe ne yaşam olarak ne bilgi olarak karışıklıktan kurtulamaz. Bir sonraki makalemizin konusu ontoloji ve epistemolojideki rabbi hakkında olacak. İnşallah.

Murat Aydoğdu

Ekler