Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
“Barış süreci” adıyla birkaç yıldır en azından “şiddet” cephesi uykuda olan “Doğu/Kürt Meselesi” Haziran genel seçimi ardından tüm ülkeyi sarmalayacak bir ateş topuna döndü. Şiddet ve terör zirve yaptı. Acı ve gözyaşı memleketin her köşesinde kendini hissettirdi… “Kavmiyetçi” duygu ve söylem her yanı tesir altına aldı. Bir kısmı kişisel ya da lokal sınırlarda kalsa da cehalet ve taassubun körüklediği “faşizan” denebilecek eylem ve fiiller ateşe benzin oldu. Toplumda sosyal ve siyasal yarıklar artmaya ve mevcut yarıklar derinleşmeye başladı.
Mesele bu raddeye vardığından uzunca bir süredir kamuoyunun en önemli gündem maddelerinin başında hiç kuşkusuz “Kürt Meselesi/Doğu sorunu” var. Yalnız kamuoyu daha ziyade olup biteni tartışıp yorumlamakla meşgul. Meselenin çözümüne dönük fikir üretme için harcanan enerji olup biteni yorumlamakta harcanan enerjinin kat be kat altında kalıyor. Sadece olup bitenin tartışılması tüm halklarda bir ümitsizlik ve kaygı durumu doğuruyor. Diller tam telaffuz etmese de tüm zihinlerde aynı soru var: “Kürt sorununun çözümü mümkün mü?”
Biz bu yazımızda kangrene dönüşmüş bu meselenin künhü ve çözümüne dair tespit ve önerilerimizi siz değerli okur ve kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.
1- Meselenin tespiti ve kabulü: Böyle hayati bir meselenin çözümünü engelleyen en önemli nedenlerin başında Türkiye’de başta İslamcı ve milliyetçi çevreler olmak üzere neredeyse tüm çevrelerin meseleyi reddetme iradesi gelmektedir. Önce yapılması ve yüzleşilmesi gereken şey, kökleri yüz yılı aşmış ve Cumhuriyet dönemi boyunca izlenen “milliyetçi ve baskıcı politikalar” dolayısıyla katmerleşmiş “Kürt sorunu”nu bir realite olarak kabul etmektir. Sorunumuz, anlamsız bir şekilde on yıllar boyunca devam ettirilmiş ve bir kısım çevrelerin şimdilerde bile ayak direttiği, meselenin nasıl adlandırılacağı değil meselenin ne olduğu ve nasıl çözüleceğidir. Enerjimizi meseleyi nasıl adlandıracağımıza değil meseleyi nasıl çözeceğimize odaklamalıyız.
2- Sorunun sınırları ve taraflarının tespit edilmesi: Bir realite olarak “Kürt Milleti” vardır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’yu dizayn eden zamanın emperyal gücü İngiltere gelecek zamanlarda emperyalist hedefler doğrultusunda kullanabilmek için Kürt toplumunu bir mayına dönüştürerek onları dört farklı ülke sınırlarında olmaya mecbur kılmıştır. Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşamaktalar. Demek ki sorunun paydaşı bu dört ülkedir ve doğal olarak gerçek ve kalıcı bir çözümde bu dört ülkenin katılımı ile temin edilebilir. Ve açık yüreklilikle şunu da söylemeliyiz ki, Kürt sorunu ancak Kürt önder ve yapılarla görüşülerek çözülebilir. Kürt sorununa Washington’dan ya da Avrupa’dan çözüm ummak basiretsizlikten daha öte ahmaklıktır!
3- Sorunun çerçevesi ve diğer ülkelerdeki boyutlarının tespiti: “Kürt sorunu”nun tespit ve çözümü için atılması gereken en önemli adımlardan biri İran, Irak ve Suriye’de Kürtlerin ne durumda olduğu ve ne istediklerinin tespit edilmesidir. Bilindiği üzere Irak’ta Kürtler, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” adıyla ülkenin kuzeyinde özerk bir yönetime sahipler. İsrail ve Amerika ile derin ilişki ve bağları olan Barzani ailesinin “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” üzerinde mutlak bir ağırlığı var. Merkezi yönetimle inişli çıkışlı bir ilişki grafiği seyrediyor. Zaman zaman bağımsızlık çıkışları yapsalar da gerek jeopolitik konum ve gerekse bölge siyaseti açısından şimdilik bu durum pek gerçekçi gözükmüyor.
Suriye Kürtleri ise şimdilerde “tekfirci terör” musibeti ile karşı karşıyalar. IŞİD, Nusra ve benzeri tekfirci yapılara karşı varlık mücadelesi veriyor ve şehirlerini korumaya çalışıyorlar. Suriye Kürtleri şu ana kadar Amerika ve Türkiye başta olmak üzere koalisyon güçlerinin tüm baskılarına rağmen Esad’a saldırmayı ve Şam Yönetimi’ne kuzeyden bir cephe açmayı kabul etmediler. Hatta son zamanlarda gelen verilere göre Esad ve Kürtler arasında örtülü bir işbirliğinden bile söz edilebilir durumda. Bu durum özellikle Türkiye’yi büyük bir kızgınlığa itmiş durumda.
İran, Irak ve Suriye içerisinden “Kürt sorunu” şimdilik kendisi için ulusal bir tehdit, varlıksal bir sorun olmayan tek ülke İran. Doğal olarak bu noktada şu soruyu sormak elzem hale geliyor: Acaba İran kendi “Kürt sorunu”nu nasıl çözdü? Bu sorunun üç maddelik basit ve yalın bir cevabı var. Birincisi: Devlet felsefesi olarak tüm etnik ve dinsel gruplara karşı eşit mesafede durmak. Tüm etnik ve dinsel grupları içlerinden herhangi birini ayrıcalıklı kılmadan devletin asli unsuru olarak görmek, tüm kanun ve düzenlemeleri bu mantık ve mantalite çerçevesinde yapmak. İkincisi: Kürtlerin (diğer etnik kökenlerin olduğu gibi) tüm insani haklarını meşru bilmek ve yasal olarak tanımak. Ve devletin bunu bir lütuf olarak değil bir görev olarak addetmesi. Üçüncüsü ise tüm sosyal, siyasal ve hukuki düzenlemelerin ardından “terörist” unsurlara karşı sahada etkin mücadele ve hukuksal sahada caydırıcı cezalandırma.
4- Çözüm nedir? Şu ana kadar kabaca sorunun çerçevesi ve sınırlarını belirledik. Şimdi tüm bu tespitler ışığında çözüm için önerilerimizi maddeler halinde sıralayalım.
a) Devlet yönetim felsefesinde değişiklik: “Milliyetçi, mezhepçi” anlayıştan vazgeçilerek tüm etnik ve dinsel gruplara karşı eşit mesafede durmak. Etnik kökeni ve dinsel tercihi ne olursa olsun tüm vatandaşları eşit olarak görmek. İnsanları etnik köken ve dinsel tercihleri üzerinden değil kabiliyet, bilgi, birikim ve hakkaniyet üzerinden değerlendirmek. Halifelik, Neo-Osmanlı gibi saçma hayaller uğruna benimsenen ve kendi dışındaki herkesi öteleyen “ya bendensin ya karşımda” felsefesi ile herkese biat ettirme çabası bir daha dönülmemek üzere acilen terk edilmelidir. Despot, baskıcı, vurdu mu oturtan “devlet baba” felsefesinden tüm vatandaşlarının “insani ve demokratik hakları”nı bir lütuf olarak değil görev olarak tanıyan ve koruyan bir devlet felsefesine geçilmelidir.
b) Suriye politikasında değişiklik: Emperyalizm ve siyonizmin “Büyük İsrail Projesi” için başlattığı “Suriye Vekalet Savaşı”nda Türkiye’ye tevdi ettiği taşeronluk görevinden ve ne pahasına olursa olsun Esad’ı devirme politikasından vazgeçilmeli. “Tekfirci terör”ün her türüne gerek örtülü ve gerekse dolaylı olarak verilen her türden destek sonlandırılmalı. Tüm Ortadoğu’nun musibetine dönüşen tekfirci teröre karşı mücadele eden Esad ve Kürtler kayıtsız şartsız desteklenmeli. Tekfirci terörün Kürt şehirlerini harabeye çevirmesi ve Kürt halkına zulüm etmesine mezhepçi ve milliyetçi faşizmle yaklaşıp göz yumulmamalı. Mazlum ve mahrum duruma düşen Kürt Halkının emperyalist ve Siyonistlerin kucağına düşmesine kapı aralanmaması için tekfirci teröre karşı Kürt Halkının yanında durulmalı.
c) Irak politikasının değiştirilmesi: Amerika ve İsrail’in bölgedeki en etkin ve önemli maşası haline gelmiş olan Barzani üzerinden Irak merkezi hükümetini bypass etme siyasetine son verilmelidir. Ve yine Tarık Haşımi gibi Irak mahkemeleri tarafından terör suçlusu olduğu tescillenmiş kanun kaçakları üzerinden politika üretme çabası, örtülü bir şekilde tekfirci terörün Irak faaliyetlerine göz yumma ve ona paralel durma, alttan alta Irak’ın parçalanmasını arzulama siyasetine nokta koyulmalıdır. Irak’la tüm ilişkiler merkezi hükümet üzerinden yürütülmeli, Irak’ın toprak bütünlüğü hiçbir kayıt konmaksızın mutlak bir şekilde savunulmalı ve “Kuzey Irak”ı Irak bütünlüğünden koparacak her türden girişim ve politikadan uzak durulmalıdır.
d) İran politikasında değişiklik: Amerika ve İsrail ile paralel olarak İran’ı düşman ya da amansız rakip görme kompleksinden vazgeçilerek İran’ın gerek bölgesel ve gerekse küresel meselelerin hallinde en önemli ve güvenilir partner olabileceğini fark etmeliyiz. Yönlendirilmiş medya ve bindirilmiş kıtaların akşam sabah “mezhepçilik ve milliyetçilik” damarlarını sonuna kadar kabartarak İran düşmanlığını körüklemesi müsaade edilmemelidir. Özellikle yandaş medyanın izah edilemeyen her olumsuzluk ve başarısızlık sonrası İran’ı suçlu ve sorumlu gösterme algı operasyonlarının önü kesilmelidir. İran’ın kendi “Kürt sorunu”nu çözmedeki gerek idari ve gerekse askeri tecrübesini küçümseme triplerinden vazgeçerek bu engin tecrübeden yararlanma yoluna gidilmelidir.
Kanlı bıçaklı politikalar üreterek tüm kapı komşularımızla düşman ya da rakip olma yerine “Yurtta sulh cihanda sulh” felsefesi ile birbirine dayanan ve birbirine arkasını yaslayabilen dostlar olmaya çalışmalıyız. Komşuların evini ateş sarması ve harabeye dönmesi asla bizim lehimize değildir.
Bin yıldır birlikte yaşamış toplumları ayrıştırmak, barıştırmaktan binlerce kez daha zordur. Emperyalist ve siyonist elleri bölgeden uzak tutarak meselenin gerçek paydaşları ile sorunu çözmeye yönelmeliyiz. Toplumların birbirleriyle dertleri yok! Siyasiler olmaz hayalleri terk etsin, rantçılara kapılar kapansın, bölgedeki sinsi emperyalist ve siyonist eller kesilsin her yerde beyaz güvercinlerin uçuştuğunu göreceğiz…
Muntazar Musavi