Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Suriye ve Libya’da yaşananlar, dünya gündeminin diğer önemli başlıkları ve füze savunma kalkanı konusu, bir anda yerini Türk-İsrail krizine bıraktı.
Zamanlama açısından oldukça dikkat çeken bu durum gerek Türk medyasında, gerek Dünya medyasında gündemin ilk sırasına oturdu.
Altmışa yakın ülkenin katılımıyla Paris’te gerçekleştirilen Libya Konferansında, Libya’nın geleceği ve doğal kaynaklarının paylaşımı hakkında yapılan çıkar hesapları Dünya gündeminin en önemli başlıklarındandı…
Amiyane tabirle; Libya Halkının geleceği ve kaynakları talan ediliyorken, Türkiye’ye konuşlandırılacak füze savunma kalkanı komutasının kimde olacağı tartışılıyorken ve diğer önemli başlıklar ciddi merak konusu oluşturuyorken, tüm dikkatler Türk-İsrail ilişkilerine çevrildi.
Aynı şekilde Türk dış politikasının Libya-Suriye denkleminde uğradığı prestij kaybı ve sonuçsuz kalan çabalar sorgulanıyorken, terörle mücadelede kamuoyunu tatmin etmeyen politikaların yarattığı sabırsızlıklar had safhaya çıkmışken, TSK ile ilgili değişikliklerin yarattığı tereddütler giderilememişken; dikkatler, Türkiye’nin İsrail’e karşı üst düzeyde yaptığı sert çıkışlara yöneldi.
BM’İN, Mavi Marmara olayını soruşturma amacıyla kurduğu Palmer Komisyonunun hazırladığı rapor resmen açıklanmadan, The New York Tımes Gazetesi tarafından basına sızdırıldı.
Çok daha erken tarihlerde açıklanması beklenen rapor, İsrail’in zaman kazanma taktikleri ve ABD ile İsrail yanlısı ülkelerin yoğun çabaları sonucu birkaç kez ertelenmişti…
Tek başına bu ertelemeler bile söz konusu raporun niteliği ve sonuçları hakkında yeterli doneleri içeriyordu.
Henüz rapor resmen açıklanmamışken, basına sızdırılan boyutu hakkında BM ve Palmer Komisyonundan aksi yönde bir yalanlamanın gelmemesi de dikkat çekiciydi. Bu durum, diplomasi ve strateji uzmanları tarafından; Türkiye ve Müslüman ülkelerin, rapora yönelik reflekslerini ölçmeye yönelik bir taktik olarak değerlendirildi.
Gösterilen reflekslerin, öngörülere uyum sağladığı anlaşıldıktan sonra da rapor akşam saatlerinde resmen açıklandı!
Uluslararası hukukun iflası sayılacak bu karar, bir kez daha BM ve uluslararası kuruluşların meşruiyetlerini tartışmayı ve bu kuruluşların yeniden yapılandırılma ihtiyacını gözler önüne seriyor.
Öteden beri egemen güçlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda işlev gören ve adeta birer suç örgütüne dönüştürülen bu kuruluşlar, vardıkları kararlarla, uluslararası hukuku ihlal etmeye devam ediyorlar.
Başta Müslüman ülkeler olmak üzere, uluslararası hukuk açısından mağduriyet yaşayan tüm ülkelerin, söz konusu meşruiyeti, resmen tartışmaya açması gerekiyor.
Palmer Komisyonunun kurulduğu ilk günden itibaren, benzer yönde bir kararın çıkacağı biliniyordu. Her ne kadar Türk Hükumeti, ahlaki ve kamuoyu vicdanı açısından kendini başarılı görüyorsa da ‘’ politik-diplomatik ‘’ açıdan ciddi bir yenilgiye uğramıştır. Komisyonun çalışma sürecinde, İsrail Hükumeti daha etkili bir rol oynamıştır.
Esasen, Türkiye’nin, Libya ve Suriye konusundaki yanlış tercihleri ile İsrail konusundaki söz konusu tutumu, ciddi bir doku uyuşmazlığına işaret ediyor!
Söz konusu çelişkiler, izlenen dış politikanın niteliği hakkında ciddi kuşkuların doğmasına zemin hazırlıyor.
Geçmiş tecrübeler, Siyonist Rejim ile masaya oturanların kaybetmeye mahkûm olduğunu kanıtlıyor. Bu gerçeğin iki temel dayanağı vardır:
1 - Siyonist Rejimin İnsanlık dışı ve hukuk tanımaz nitelikleri…
2 – Egemen güçlerin, Siyonist Rejim yanlısı tutumları ve çıkarcı politikaları…
Bu iki temel gerekçeyi görmek istemeyen Türk Hükumeti, İsrail’le ilişkilerde başarısız olmuştur!
DAVUTOĞLU’NUN açıkladığı; ilişkilerin ikinci kâtip seviyesine indirilmesi, askeri anlaşmaların askıya alınması, Akdeniz’de seyr-ü sefer serbestîsine yönelik tedbirlerin alınması, şehit yakınlarına hukuki destek sağlanması ve Gazze ablukasının Uluslararası Adalet Divanına götürülmesi yönündeki yaptırımlar, kaybedilen diplomatik prestiji telafi etmek için yeterli olmayacaktır.
Yasal, ahlaki ve insani açıdan hiçbir meşruiyeti bulunmayan, hukuk tanımaz ve insanlık dışı Siyonist Rejim’le diplomatik ilişkide olmak ve bir masada oturmak, her açıdan yenilgi anlamına gelmektedir.
Bakan DAVUTOĞLU’NA buradan açık bir öneride bulunuyorum:
‘’ Mavi Marmara Olayı ve özür konusunda yaşanan başarısızlık, caydırıcı anlam ifade etmeyen sözde yaptırımlarla telafi edilemez.
İnsanlık dışı ve hukuk tanımaz gasıp Siyonist Rejimin meşruiyeti reddedilmeli ve diplomatik ilişkiler tamamen kesilmelidir. Uluslararası platformlarda Siyonist Rejimin meşruiyetine karşı her türlü diplomatik girişimde bulunulmalıdır.
1948’den beri direkt ya da endirekt yollarla, İsrail ile masaya oturup da kazanan bir tek ülke gösteremezsiniz!
Eğer gerçekten İsrail’e bedel ödetmek istiyor ve Türkiye’nin zedelenen itibarını kurtarmak istiyorsanız, yol budur! ‘’
Önümüzdeki sancılı süreç, Türk Hükumetinin bu konuda ortaya koyacağı kararlılığı görme açısından oldukça önemlidir. Gerek Türk ve Müslüman kamuoyu gerekse uluslararası camialar, Türk Hükumetinin bu bedeli nasıl ödeteceğini merakla bekleyecektir.
Bakan DAVUTOĞLU’NUN, 5 madde halinde sıraladığı yaptırım kararlarından biri de Akdeniz’de seyr-ü sefer serbestîsinin sağlanacağı yönündeki tedbirler konusuydu.
Ortadoğu’nun geçtiği gerilimli ve kırılgan süreçler, İran ve Suudi Arabistan arasında açılmaya çalışılan derin uçurumlar, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik sert ve keskin tavrı, Mısır’ın İsrail aleyhine sergilediği kararlı tavır, İran ve İsrail’den sonra Türkiye’nin de gemilerini Akdeniz’e gönderme kararı, akıllara farklı senaryoların gelmesine neden olmaktadır.
ABD, İsrail ve NATO ülkelerinin, olası bir bölgesel savaştan beklentilerini ve bölge ülkelerinin bu yönde aldığı pozisyonları doğru okumak gerekiyor!
Ekonomik çöküşünü durduramayan ABD’NİN ve hukuk tanımaz İsrail’in, her türlü provokasyon ve şiddeti üretmeye hazır olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir!
Sedat AKMERCAN