Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Küresel sömürü cephesini temsil edenler, son 10 yılda; 11 Eylül provokasyonuyla inşa ettikleri ‘’ islamfobi ‘’ ile Ortadoğu ve Müslüman halklar üzerindeki hedeflerine ne yazık ki büyük ölçüde ulaştılar.
11 Eylül provokasyonu, Fas’tan Pakistan’a, Kafkaslardan Yemen’e kadar tüm İslam Coğrafyası üzerindeki planların gerekçelerini ve zeminlerini oluşturdu.
Kötü yazgısından kurtulma, küresel değişim döngüsünde hak ettiği yeri alma endişesi taşımayan sözde Müslüman yönetimler de küresel güçlerin sömürü ve zulümlerine meşru gerekçeler ve zeminler oluşturdular.
‘’ 11 Eylül Dininin ‘’ mensupları tarafından; 11 Eylül harekâtı barış ve demokrasi yanlısı, 11 Eylül provokasyonlarına direnen cephe de terör ve savaş yanlısı olarak lanse edildi.
10. yıldönümünde, 11 Eylül hakkında her iki cepheden de çarpıcı açıklamalar geldi. 11 Eylül’e iman edenler Ortadoğu’ya barış ve huzur geldiğini iddia ettiler. Bu küresel provokasyona karşı direnen onurlu cephe de, yakın tarihin en büyük ve en kirli oyunlarından biri olan 11 Eylül provokasyonunun şeytani yüzünü ve yıkıcı sonuçlarını gözler önüne serdiler.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan değişim sürecinden dolayı, bu yılki ‘’ 11 Eylül Ayinleri ‘’ de haliyle Ortadoğu’daki olaylar doğrultusunda sahnelendi.
Söz konusu açıklamaların en çarpıcı olanlarından biri de Suudi Prens Turki El Faysal’ın, 11 Eylül’ün 10. yıldönümü dolayısı ile The New York Tımes Gazetesinde yayınlanan makalesiydi…
Makalesine ABD’ye meydan okuyarak başlayan Prens Faysal’ın, satır aralarındaki gerçek düşünce ve hedeflerinin; adalet ve insanlıktan yoksun, ilkesiz boyutları dikkatlerden kaçmadı.
The New York Tımes Gazetesinde yayınlanan makaleyi, Türkiye’deki bazı İslamcı medya kuruluşları ve haber siteleri de özenle alıntı yaptılar.
* * *
Prens Faysal, makalesinde özetle şu cümlelere yer veriyor:
1 – ABD, Bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanan Filistin’i desteklemeli ve tanımalıdır, aksi halde bölgede ciddi problemler yaşanacaktır. ABD bölgede güven kaybına uğrayacak, etkinliği azalacak, İsrail’in güvenliği tehlikeye girecek, İran güçlenecek ve bölgede bir savaş çıkma olasılığı artacak.
2 – ABD Filistin’i tanımadığı takdirde ilişkiler eskisi gibi olmayacak, ‘’ Suudi Arabistan, eskiden olduğu gibi ABD ile artık hiçbir şekilde işbirliği yapmayacak. ‘’ Arap dünyası kaynarken, Suudi Arabistan ile ABD arasındaki özel ilişki, Filistin’e özgürlük talep eden Müslümanlar tarafından tehlikeli bulunarak sert tepkiler doğuracak.
3 – ABD Filistin kararını veto ettiği takdirde, Suudi Arabistan bölgesel baskılardan dolayı ‘’ daha bağımsız ve daha baskın ‘’ bir politika izlemek zorunda kalacak.
4 – Filistin halkı bağımsız bir devleti ve sağlayacağı imkânları hak ediyor. İsrail’le ilişkilerini daha eşit bir zeminde sürdürme, barış ve güvenlik içinde yaşama gibi kazanımları hak ediyor.
5 – Washington, Filistin sorunu hakkında elle tutulur hiçbir öneri sunmuyor ve Arapların Filistin’i savunma girişimlerini engelliyor.
6 – ABD Filistin sorununa kalıcı bir çözüm üretir ve Filistin’i tanırsa, kaybeden taraf İran ve Suriye olacaktır. Esad Yönetiminin devrilmesi, İran’ın zayıflatılması için bulunmaz bir fırsattır. Suriye’nin desteği olmadan, İran’ın Arap dünyasını karıştırması (!) zorlaşacaktır.
7 – ABD ve Suudi Arabistan’ın elinde, bölgede istikrarı sağlamak ve İran’ı devre dışı bırakmak için tarihi bir fırsat vardır.
8 - Suudi Arabistan ile Amerika arasındaki işbirliğinin devamından bütün Ortadoğu faydalanacaktır. ABD'nin BM’de alacağı olası bir veto kararı, çok derin negatif sonuçlar doğuracaktır. Amerikan-Suudi ilişkilerine verdiği zararın yanında, ABD’nin Müslüman Dünyası ile ilişkilerini bozacak, İran'ı güçlendirecek ve bölgesel istikrarı da tehlikeye atacaktır. Umarım ABD, adalet(!) ve barış (!) yolunu seçer.
* * *
Prens Faysal’ın öne sürdüğü bu şeytani düşünceler, ‘’ hak sözlerle batılı murad eden ‘’ sinsi bir oyundur. Söz konusu şeytani düşüncenin arka planındaki hedefler şunlardır:
1 – Müslümanların ortak meselesi olan Filistin direnişini, masa başı oyunlarıyla sekteye uğratmak, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve İslami İran’ın etkinliğini azaltmaya yönelik hamleler planlanıyor.
2 – Bölgesel tepkilerden dolayı, Arap ve Müslüman dünyasında nüfuzunu kaybeden ABD ve Suudi Arabistan’ın çıkarlarının korunmasına zemin hazırlanıyor.
3 – Küresel konjonktürün ve bölgesel şartların, ABD ve İsrail’le işbirliğini zorlaştırdığı gerçeğinden hareketle; reel politik açıdan Filistin’in tanınması zaruretinden başka bir yol kalmadığı itiraf ediliyor. Böylelikle bir kez daha Suudi Arabistan’ın, ‘’ bağımsız bir dış politika ‘’ uygulayamayacak kadar ABD’nin etkisinde ve hizmetinde olduğu görülüyor.
4 – Mağdur-mahrum ve mazlum Filistin halkı ile işgalci-katil-gasıp ve Siyonist Rejim aynı düzlemde görülüyor ve İsrail’le ilişkilerin daha eşit bir zeminde sürdürülmesi gerektiği savunuluyor. Böylelikle Siyonist Rejimin işgali ve işlediği cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
5 – Washington yönetiminin, Müslümanların Filistin’i savunmalarını engellediği ve Filistin konusunda sergilediği çifte standarda rağmen, Suudilerin ABD ile ‘’ özel ilişkiler ‘’ geliştirme ve işbirliğine devam kararlılığı amaçlanıyor. İran ve Suriye’yi zayıflatmak için, Amerika ve İsrail’le ortak hareket etme kararlılığından vazgeçmedikleri görülüyor.
6 – İran, Suriye ve Hizbullah’ın, Filistin’e verdikleri destekten dolayı rahatsızlık duyan Prens Faysal, bu durumun İran’a saygınlık ve güç kazandırdığını itiraf ediyor. ABD’nin Filistin sorununa; Filistinlileri özgürleştirmekten çok, İran ve Suriye’yi zayıflatacak nitelikte bir çözüm yolu bulması gerektiğini savunuyor.
7 – İran, Suriye ve Hizbullah’ı yok etmek için tarihi bir fırsatın doğduğu düşüncesiyle; ABD ve Suudi Arabistan ortaklığı ile İran’ın devre dışı bırakılması amacı açıkça ortaya konuluyor.
8 – İran İslam Cumhuriyeti’nin Müslüman dünyasında oluşturduğu olumlu etkilerinden duyulan rahatsızlıktan dolayı, ABD’nin İran’a karşı kışkırtılması ve böylelikle hem Amerikan-İsrail çıkarlarının hem de kendi diktatör rejimlerinin korunması amaçlanıyor.
Özgürlük, barış, adalet ve demokrasi iddialarıyla kutsanan 11 Eylül provokasyonundan adeta bir din yaratan Amerika ve İsrail; Vahhabi Kâhinler, Zalim Suudi yöneticiler ve bölgesel işbirlikçilerinin eliyle sömürgeci hedeflerine zemin hazırladılar ve uluslararası alanda meşruiyet(!) sağladılar.
11 Eylül Dini ve bu dinin gönüllü misyoneri olan Vahhabi-Suudi Rejim, Filistin’in haklı davasının önündeki en büyük engeldir. Suudi Rejimi, mezhepçi ve tekfirci yaklaşımıyla, direnişleri zayıflatıyor, ABD ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek politikalar izliyor.
Suudi Rejimin mezhepçi fitne üreten çırpınışları, Mısırlı devrimcilerin İsrail’e karşı yükselen öfkesi ve Türk-İsrail Krizi ile birlikte, Ortadoğu’nun değişim süreci zorlu bir dönemece giriyor.
BM’de, Filistin’in bağımsızlığının ele alınacağı oylamanın, ciddi kırılma noktaları oluşturacağı ve bölgesel dengeleri derinden etkileyeceği bir sürece doğru gidiliyor…
Sedat AKMERCAN