1 Kasım 2011 - 05:55

1. Başörtüsü yasağının tarihi epey erken zamanlardan başlatılıyorsa da yasağın siyasallaşması ve laik rejimi tehdit eden simge olarak tanımlanması 12 Eylül askeri darbesinden sonra Anayasa Mahkemesi kararına dayanarak üniversitelerde başörtüsü yasağının sistematik uygulamaya dönüşmesiyledir. Daha önce başörtüsü, tıpkı eratın Ankara’da Ulus’tan yukarı çıkartılmamasıyla (1982’de Ankara’daki geç askerliğim sırasında bu yasak hâlâ uygulamadaydı) aynı gerekçeye dayanıyor, “batılı Türkiye” fotoğrafına yakıştırılmıyordu.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Başörtüsü yasağının İslami kesimler için mücadele alanı olarak yükselmesinin tarihi, yasağa itirazın meydanlara taşmaya başladığı 1985’ten itibarendir. Bu tarihte, ilk olarak İstanbul’da değişik üniversitelerden temsilcilerin (gecikmiş öğrenciliğim sırasında bendenizin de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni temsilen) biraraya geldiği bir toplantıda alınan karar sonucunda onbine yakın insanın yasal ve aleni duyuru yapmaksızın Bayezit meydanında toplanmasıyla başörtüsü yasağına karşı mücadele sokağa taşmış ve o protesto gösterisiyle birlikte de iktidarlara baskı uygulayarak özgürlüğünü kazanmaya çalışmıştır.

Başörtüsü yasağının aşamalı olarak önce üniversitelerde, sonra da diğer kurumlarda kaldırılmasından başka hiçbir çözümü kabul etmeyen yasak karşıtı mücadele, 28 Şubat’ın ağır koşullarında bile tutumundan vazgeçmedi. Ta ki 2002’de başlayan AK Parti iktidarına gelinceye dek!

Laisist çevrelerin haklı olarak sorduğu gibi, 2002’ye kadar başörtüsü yasağına karşı mücadeleyi sokakta sürdüren ve yasak kalkmadan eve dönmemeye yemin etmiş kalabalıklar, AK Parti’nin iktidar olmasıyla adeta sokağa çıkma yasağı ilan edilmişçesine neden sokakları boşaltıverdi? 1985-2002 arasında başörtüsü yasağına karşı mücadeleyi durdurma karşılığında hiçbir iktidarla uzlaşmayan ve pazarlığa girmeyen, hiçbir iktidara mühlet tanımayan, hiçbir iktidara güvenmeyen ve yasağın kaldırılması ziyaretleri sırasında bile sokaktan çekilmeyen bu çevreler, 2002’deki iktidar dönemine neden sınırsız güvenle mücadeleden vazgeçti?

2002’deki kırılma, başörtüsü yasağının siyasallaşmasına İslami kesimlerin başörtüsünü siyasallaştırarak cevap vermesi ve iktidar aygıtının sunabileceği/sunduğu imkânlar (makamlar, itibarlar, ihaleler, ünvanlar, şöhretler...) karşılığında yasağı etkisizleştirmeyi denemeye karar vermesiyle yaşandı.

Laisist kesimlerin sandığının aksine, başörtüsü, yasağa karşı mücadeleyle değil, asıl AK Parti iktidarıyla birlikte yasağa karşı mücadeleden vazgeçilmesiyle siyasallaştı.

Başörtüsünün siyasallaşması bahsinde, AK Parti iktidarına gelinceye kadarki iktidarlar da benzeri imkânları sunsalardı başörtüsü yasağına karşı mücadeleden yine vazgeçilebileceği sonucuna varmak çok kolay gözükmüyor, çünkü AK Parti iktidarını üreten politik kadroya hissedilen aidiyet duygusu öteki iktidarlar için geçerli değildir. Başörtüsü mücadelesinden vazgeçenler, Müslüman oligarşinin zuhurunu ve bu oligarşinin Kemalist oligarşiye karşı iktidar mücadelesini başörtüsü mücadelesini sona erdirmenin büyük sebebi gördü; hatta başörtüsü mücadelesine devam etmeyi “fitne çıkarmak”la eşdeğer sayanlar bile oldu. Gerçi AK Parti iktidarının Müslüman oligarşi kurma niyetine tam destek verilmesi sadece başörtüsü yasağına karşı mücadeleden vazgeçilmesi sonucunu doğurmadı kuşkusuz. İslami kesimler, değil iktidardan hak talebine dayalı mücadele yöntemini bırakmayı, iktidara eleştiriyle yol gösterme yöntemini dahi terkettiler!

2002-2011 arasındaki dönemde bazı şehirlerde küçük grupların ve eleştirel aklı tatile çıkarmayan azınlıktaki çevrelerin itirazı dışında ana gövde, muhafazakâr iktidarın ayak izlerinden taşmamaya özen ve önem gösterdi. Ta ki 2011 seçimlerine gelinceye dek!

Başörtüsü mücadelesinin kesintiye uğradığı ve ana gövde itibariyle başkalaşarak artık mücadele olmaktan çıktığı 2002 evresinde, 12 Haziran 2011 seçimlerine giderken, içlerinde 1985-2002 dönemindeki mücadele evresinden isimlerin de bulunduğu bir grup başörtülü kadın, “başörtülü aday yoksa oy da yok” isimli bir kampanya başlattı. Kampanya, partilerin, ama özellikle de iktidar partisinin başörtülü kadınları aday göstermesini ve Meclis’e başörtüleriyle girmelerinin sağlanmasını talep ediyor, eğer bunu yapmazlarsa oy vermeyeceklerini söylüyordu.

“Başörtülü aday” kampanyasının meşruiyet dayanakları arasında Başbakan Erdoğan’ın, “başörtülü kadınların bu işin önünü açmaları gerektiği” rivayetinin tuttuğu yere bakınca, “başörtülü aday” kampanyasının iktidara karşı hak arayan zorlayıcı bir baskı ve mücadele olmadığı farkedilecektir. Zaten kampanyacıların da, kampanyaya konu talebin ağzını büzerek sloganlarının “oy yok” kısmını mümkün mertebe anlaşılmaz hale getirdikleri ve kampanyanın muhalefet odağı olmak ya da iktidara baskı yapmak niyeti taşımadığını gösterdikleri ortadaydı. AK Parti’nin bu kampanyadan hasar almasını arzu eden medya, kampanyanın “oy yok” bölümünün altını ısrarla çizmeseydi ve kampanyacılara “oy yok” demeleri için sürekli mikrofon uzatmasaydı o kısmın farkında bile olmayacaktık. Nitekim başka somut bilgilere de sahip olduğunu söyleyerek “başörtülü aday” kampanyasının iktidar partisine yönelik bir komplo olduğunu iddia eden Ali Bulaç bu konuda hiçbir şey yazmasaydı da başörtüsü yasağının en ateşli savunucusu olduğunu bildiğimiz laisist gazete ve televizyonların kampanyaya vurgulu biçimde destek vermesi yeterince kuşkuya yolaçmalıydı.

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyasının iktidar partisine yönelik komplo olup olmaması bu satırların yazarının kampanyaya itiraz sebebini oluşturmuyor. Asıl sorulması gereken, iktidar partisine komplo düzenlendiği sebebine dayananlara, yahut en azından “başörtülü aday”ın zamanının henüz gelmediği gerekçesini öne sürenlere tepki gösteren kampanyacıların itirazının hangi haklı ve ikna edici temele oturduğudur.

Soru şudur: Tamamen yanlış bir stratejiyle başörtüsü yasağını Anayasa Mahkemesi’ne geri dönülmez biçimde onaylatmış ve bu süreçte de bir kapatma davası atlatmış, bütünüyle gereksiz, yanlış, amatörce, hatta belki de kimilerinin iddiasına göre başörtüsü yasağını bir sorun olarak ebediyen başından atmak ve kapatma davasıyla yeni bir mağduriyet icat etmek için garip bir anayasa değişikliğinin konusu yapan AK Parti’ye o zamanlar kayıtsız şartsız, tam destek verilmedi mi? Muhtelif ortamlarda fısıltıyla konuşulan yukarıdaki soru ve kuşkuyu asla kamuoyu önünde dile getirmemeye itina gösterilmedi mi? Aynı kampanyacılar, 2002’den bu yana, “zamanı değil” gerekçesine hak verip sessiz kalmadılar mı, sessizliklerinin bedelinin muhtelif biçimlerde kendilerine, eşlerine, çevrelerine, gruplarına vs. ödenmesine müteşekkir olmadılar mı? “Başörtülü aday yoksa oy da yok” diyerek bedeli mukabili sadakatten artık vazgeçmeye karar verdiklerini ima ettiklerinde (bu vaçgeçme imasının da sahici değil, sarı muhalifliğin pazarlık kozu olduğunu sonradan anladık!), bir vakitler o sadakati satın almış iktidar, taleplerini karşılayıp karşılamama hakkının kendinde olduğunu neden düşünmesin? Kampanyacılar, “zamanı değil” mühletinin artık dolduğunu iddia ettiklerinde, 9 yıllık sadakatin ödemesini fazlasıyla yaptığını düşünen ve herşeylerini kendisine borçlu olduklarını önlerine koyan iktidar onlara neden itibar etsin, bu sözde tehditten neden çekinsin? İktidarla aidiyet bağı kurup başörtüsü yasağına karşı mücadeleyi, sokakları, kitlesel hassasiyeti diri tutma ödevini ve hakkı söküp alma yöntemini terkeden kampanyacılara, Müslüman oligarşi içindeki pazarlıkta talep edileni vermeye iktidar kendini neden mecbur hissetsin?

Nitekim Başbakan Erdoğan, ne bu tehdide aldırdı, ne kendisini “başörtülü aday” tavizini vermeye mecbur hissetti, ne de kampanyacılara saygı duydu. Aksine, üstelik onları bir de azarladı ve bu kampanyayı “yakışıksız” buldu! Davranışları yakışıksız bulunan kampanyacılar ise bir hak talebine karşı bu umursamaz, aldırışsız, saygısız ve yoksayıcı tavrı nedeniyle iktidara dünyayı dar etmek, bu aşağılama, hor görülme ve reddedilmeye karşılık yeri göğü inletmek ve o güne kadar verdikleri siyasi desteği burnundan getirmek yerine, Erdoğan’ın “benim başörtülüm” temellüküne boyun eğdiler, seslerini kestiler, köşelerine çekildiler, azarlanmışlığın travmatik tüm emarelerini sergilediler ve yerlerine oturdular. Buna karşılık, iktidara yöneltemedikleri ve suskun kalarak bastırdıkları birikmiş öfkelerini, olabilecek en bayağı üslupla başka hedeflere nişan alıp dışa vurdular.

Mesela kampanyanın sözcülerinden Habertürk yazarı Nihal Bengisu, twitter’da yazdığı mesajlarda bu satırların yazarına “saçı uzun bunalımlı tip, çamur saçan” gibi hakaretamiz ve pespaye bir dil kullanabildi. Aynı grubun mensupları, derece farkıyla iftiradan hakarete kadar, olabilecek en üslupsuz ve edep dışı tutumlarla başörtülü kadın holiganizminin en saldırgan numunelerini hicap duymadan sergileyebildi. Yıllardır saçlarıyla başlarıyla uğraşıldığından müşteki olan başörtülü kadınların, Nihal Bengisu sözcülüğünde bizim saçımızla başımızla uğraşması, mazlumun zalimden öğrendiğine dair bir garip tecelli olarak zulüm-mazlum becayişinin nadide ve müstehzi örnekleri listesine kaydedilmelidir. Bengisu, bununla da yetinmeyerek Habertürk gazetesindeki köşesinde aklınca cevap hakkı doğmasın diye ismimizi vermeyerek bizi bir kez daha hedef aldı ve kampanyacıları siyasi ikbal peşinde olmakla suçladığımızı iddia ederek asıl bizim Mehmet Ağar’ın, Ali Müfit Gürtuna’nın, Mustafa Sarıgül’ün peşinde siyasi ikbal aradığımız iftiralarını telaffuz edebildi.

Hayatımızın gizli saklı hiçbir vakti yoktur. 2005-2007 arasında Prof. Mim Kemal Öke ve başka entelektüellerle birlikte Gürtuna’nın kurmayı planladığı partinin programını yazdığımızı herkes bilir. 2007 seçimlerine gidilirken Turkuaz Hareket lideri Gürtuna’nın profesyonel siyasi danışmanlığını yaptığımı da. Zaten bu yüzden Gürtuna ve Ağar’ın seçime birlikte gitme kararı aldığı dönemde adım milletvekili adayı olarak basına yansımış ve hemen bir basın açıklaması yaparak bu yanlışı tavzih etmiştim.

Siyasi ikbal peşinde koştuğum iftirasını atan Habertük yazarı Bengisu’nun diline dolayacağı şaibeli hiçbir ilişkim olmadı!

Mustafa Sarıgül’den siyasi ikbal beklediğim yalanı da müfteri ve müfsid Habertürk yazarının fıtrat çürümüşlüğünün iğrenç örneğidir. Sarıgül’le temasım, “yeni yerel yönetim vizyonu” bahsinde kendisine teorik destek sağlayan Abdullah Coşkun’un (Ahmet Hakan Coşkun’un ağabeyi) firmasına yaptığım profesyonel çalışmadır (2006). Maişetini entelektüel faaliyet alanında ve uzmanlığı bulunan konularla temin eden bir yazar olarak bu benzeri işlerle geçimimi sağlamamda hiçbir şaibe yoktur.

Müfteri, müfsid ve fıtratı çürümüş Habertürk yazarı Bengisu’nun tek yaptığı, dava kutsamasıyla kimbilir neleri sütrelemektir. Oysa helal yolla maişet teminimize kara çalacağına kompleksini tedavi ettirmeye bakmalıydı. Medyadan takip edildiği kadarıyla Nişantaşı’nın yerlisi olduğu vehmiyle oralarda gecelere akmaya çalışırken gittiği mekânlardan aşağılanıp kovulmasının travmasını, öyle anlaşılıyor ki, başörtüsü davasını araç yaparak o kesimlerden rövanş için kullanmakta ve başörtüsü mücadelesinin hiçbir yerinde olmadığı halde davanın sahibi pozlarında Habetürk’ü şom emeline alet etmektedir. Habertürk’ün yalancı, müfteri, fıtratı çürümüş yazarının dinî telakkide feminist reform beklentisiyle İslam’ın içinde kalmaktan sıkıldığı da her halinden ve fikrinden bellidir. Habertürk yazarı bizi itibarsızlaştırmaya mesai harcayacağına kara deliklerle dolu kişisel hayatını onarmalıdır.

Bengisu yüzbinlerce satan Habertürk'ü, yalan, iftira ve fıtrat çürümüşlüğünün ifsad operasyonları için seferber etse de ve bizim tek ifade mecramız sosyal medya ve bu vesilesiyle ulaşabildiğimiz insanlar sayısınca olsa da hakikatin karşısında tezvirat ve ifsadın mecali olamayacağını herkes görecektir.

Bugün hakikate düşmanlık edip başörtüsü mücadelesi veren bir kadın kime benziyor? Hz. Fatıma'ya mı, yoksa Ebu Leheb'in karısına mı, yahut Ebu Süfyan’ın karısı Hind’e mi? Yüzbinlerce satan bir gazetede aleyhimizde iftira ve ifsat yapmış birinin örtülü hali, temizlik timsali Fatıma'yı değil, ifsat kraliçesi Hind'i andırıyor. “Başörtülü aday” kampanyasının mensupları kadınlar, kendilerinin sözcülüğünü yapan Bengisu’ya ve onun iftira, ifsad ve yalanlarına sahip çıkmakla Arap cahiliyesinin kabile dayanışmasını ihya etmiş olmuyorlar mı? Mümin bir kadın, dürüstlük ve hakikatin değil, her halükarda kadın dayanışmasının içinde yeralırsa, iftiraya ve ifsada itiraz etmek yerine bunlara destek vermiş olsa da kadın dayanışmasını savunursa onun mürşidi Fatıma mı olur, yoksa Ebu Leheb'in karısı mı? Ebu Leheb'in karısının başından örtüyü almaya kalksalardı o da başörtüsü mücadelesi verirdi, ama hakikatin can düşmanıydı!

Örtülü kadınlar arasında örtüsü folklorik aksesuardan ibaret kadını ayırtedecek kriter, hak-bâtıl eşiğindeki tutumu, hak ihlaline bakışıdır.

Dindar kadını nefretle donanmış bir ruhsuz, huzursuz, mutsuz, saldırgan haline dönüştüren şey, feminist fermantasyondur. İslamcı feministin ateist kızkardeşinden talim ettiği ders erkekten nefrettir ve gerisi teferruattır. Ancak din bilgisisiz İslamcı feminizmin noksan aklı başörtüsü meselesinin sadece başörtüsü takan kadınlarla ilgili olduğunu zannedebilir; hal böyle olunca da başörtüsü mücadelesini, yapıştırıldığı yerden çıkartılamayacak bir apolet sanar veya pazarlık için koz olarak kullanır.

Yine kampanyanın temsilcilerinden olan, halbuki bağımsız aday olacağı söylendiği gün seçim kampanyası için çalışacağımı baştan ilan ettiğim Fatma Bostan Ünsal, “başörtülü aday” kampanyası hakkındaki değerlendirmelerimizi insafsız ve vicdansız bulurken, anlaşılan o ki, kendisine sorduğumuz gayet basit bir sorunun cevabını vermekten kaçınmayı insaflı ve vicdanlı bulabiliyor: Bu hanıma, Habertürk televizyonunda, Hayrünnisa Gül’ün ilköğretimde başörtüsü yasağını savunup o yaşta başörtüsü takılmasını “cahilce” bulması hakkında ne düşündüğü kendisine sorulduğunda neden o “cehalet” ithamını alıp Gül'ün başına geçirmek yerine kem küm edip ancak mırıldanabildiğini ve soruyu geçiştirdiğini sorduk. Sorumuza cevap vermek yerine bizi Allah’a havale etti. Bu havaleden şikayetçi değiliz, çünkü O’nun katı adalet makamıdır ve O’ndan daha iyi bir vekil yoktur. Fakat muhafazakâr iktidar zamanlarının suskun başörtülülerin yakasına yapışmış can yakıcı bir çelişki var: Bir zamanlar Ahmet Necdet Sezer’in neredeyse attığı adımı büyük meselelerin ve ithamların konusu yapan zihinler, ne değişti de başörtüsünün “erken yaş” gibi uyduruk bir gerekçeyle yasaklanmasına Hayrunnisa Gül’ün kampanya düzenlemesine karşı dillerini, yüreklerini, vicdanlarını tutuklayabildiler?

Yine, kampanyanın sözcülerinden Nihal Bengisu gibi başörtüsü mücadelesinin hiçbir yerinde bulunmamış, temsil kabiliyeti ve hakkı olmayan bir kadın neyse de, mesela Yıldız Ramazanoğlu’nun böyle bir bulanıklığın içinde ne aradığını ve o bulanıklık içinden bana “mahşere alnı ak çıkma” temennisiyle mesaj vermesini ne anlayabilirim, ne de affedebilirim.

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyasına ilişkin tartışmada bana ait söz, her konuda olduğu gibi bu konuda da ilke, dava, ahlak ve hakikatle ilgili olandır. Sorularımı hep bu çerçevede sordum, aradığım cevaplar yine bu çerçevedeydi.

Kişiselleştirmeden, kişileri itham etmeden Meclis’te başörtülü milletvekili bulunmasının politik pazarlık konusu olmaması ve mağduriyetten siyasi rant damıtılmaması gerektiğini savundum, başörtüsü mücadelesinin seçim kampanyası haline getirilmesindeki acıklı hale dikkat çekmeye çalıştım. Ama bu işin içinde dava geçmişi olan kadınların meşruiyetinden güç alan yeni yetmeler veya iktidara ilişik kimileri tam da işin başında konu ettiğimiz gibi, adaylık koparılamayınca köşelerine çekilip iktidarla ilişkilerini selamette tutmanın her türlü gereğini yerine getirmediler mi?

Başörtüsü davası ve mücadelesi, kadına ait sosyo-kültürel bir aksesuarı kullandıkları için mağduriyet yaşayan kadınlara özgü bir sorun değildir. Bu, Allah'ın diniyle ilgili bir meseledir ve bu yüzden de kadınların bu meselede karar mercii ve otorite olduğu, bizim de onlar hangi kararı ve nasıl bir mücadeleyi uygun görürlerse rıza göstermek zorunda kalacağımız bir konu olmamalıdır, olamaz.

Bizim itirazımızı başörtüsünün özgürlüğüne karşı çıkan çevrelerin arasında yeralmakla itham eden kampanyacılara, asıl o çevrelerin AK Parti iktidarına zarar vermek için onların kampanyasına nasıl iştahla destek verdiklerini ve kendilerinin de bundan hiç rahatsızlık duymadıklarını hatırlatırız. Bizimki, aksine, ne iktidarı güç durumda bırakmak isteyenlerin işine yarayacak, ne de iktidarın hoşuna gidecek bir çağrıydı: Başörtülü aday hakkını, iktidarın veya başka partilerin lütfuyla değil, mecbur bırakarak almaları gerektiğini söyledik. Başörtüsü mücadelesinin asli mecrasını iptal edip vekil kampanyasını mücadelenin kendisi olarak ikame etmelerine İslam’ın mümini olarak izin vermiyoruz, vermediğimizi de yazarak ifade ediyoruz. Başörtüsü mücadelesini milletvekili adaylığı koparmaya indirgeyen acıklı tutuma karşı sözümüzü esirgememiz için haklı ve geçerli hiçbir neden yoktur.

2.

Başörtülü vekil kampanyacısı kadınların, kampanyalarından yana olmayan erkeklere ateş püskürürken erkek ayrımı yaptığına dikkat edilmelidir. Davranışlarını ve bakışaçılarını eleştiren entelektüel erkeklere en üslupsuz ve edebe mugayir dille saldırırken Erdoğan gibi güçlü ve iktidar sahibi politikacı erkekler karşısında boyunları incenin de incesidir. Yaptıkları kampanyanın doğrudan muhatabı politikacı erkekler olmasına rağmen onlara ettikleri tek kelimelik bir sitem dahi yoktur. “Başörtülü vekil”cilerin “erkek egemen düzen”e karşı savaşından politik erkekler muaf mı? Yoksa Erdoğan'ı erkek egemen düzenden mi saymıyorlar acaba?

“Başörtülü vekil” kampanyacılığı, “modernleşmenin taşıyıcısı olmayın” diyen erkeğe pençe gösterirken, siyasi ikbal dilendiği erkeğe sadakacı avucunu açıyor! Eğer “başörtülü aday” kampanyacılığında siyasi rant niyeti yoktuysa “başörtülü vekil”ci platformun tekrar toplanıp, taahhüt ettikleri gibi oy vermeyeceklerine dair kampanya başlattıklarını işiten var mı? Halbuki eğer bir siyasi anlayışın arka bahçesi değillerse “oy yok” kampanyasını olabilecek en istekli gayretle ve etkili cezalandırma yöntemi olarak yürütmeliydiler.

“Başörtülü vekil”ciler hak talep ettiklerinden değil, başbakanın talimatı olduğunu sanarak kampanya açtılar. Tıpkı Mavi Marmara'cılar gibi! İyi niyetleri Gazze yoluna döken Mavi Marmara aklı, masum insanlar katledilmeye başladığında kimsenin bilmediği bir pazarlığı açık edip “hani bizimle konuşulacaktı” diye feryat etmiyor muydu? Muhtemelen iktidar sahiplerinden ödül yerine tepki gören “başörtülü vekil”ciler de “hani adaylık verilecekti” demiştir. Böyle olmasa “oy yok” kampanyasını en yüksek sesle haykırırlardı. Hatırlayalım, Habertürk televizyonunda kampanyanın sözcülerinden Nihal Bengisu'ya soruluyor: “Bu durumda oy vermeyecek misiniz?” Cevap: “Kem küm, kimseye ipotek koyamayız, öyle olduğuna göre böyle...”

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyacısı kadınlar kabul etmelidirler ki, 12 Haziran 2011 seçimlerinin yenilgi şemsiyesi altında kendileri de var. Bu yenilgiyi ve hezimeti, Brüksel'den bu tarafa doğru konuşmalarının zorunlu akıbeti olarak tanımlamalıyız. Bazı başörtülülerin 12 Haziran seçimlerinde aday yapmak üzere AK Parti'nin karşısına çıkardıkları “kadın”, Aydınlanma'nın “kadın”ıydı; AB(D)’nin tam desteğini almış, Brüksel proje ofisinde teyit ve tescil edilmiş akredite “kadın”dı. Tek yaptıkları, o “kadın”ın başına örtü takmak oldu.

12 Haziran seçimlerinde “kadın aday” ve bu kampanyaya ilişik “başörtülü aday” türküsünün bestesi de güftesi de Brüksel dolaylarından olduğu için beldemize yabancı bu türkü, bu diyarın kulağını tırmaladı. Bestesi de güftesi de bu diyara ait bir başörtülü aday türküsü çığrılsaydı da görseydik gümbürtüyü!

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyacıları, başörtü yasağının kalkmasından çok, temsil rantıyla ilgilenip AK Parti'ye rest çekmelerinin oranının yüzde kaç çıktığını telaffuz etme cesaretine sahipler mi? Başörtüsü yasağına karşı çıkanların oranının yüzde 90’lara vardığını her fırsatta tekrarlayan kampanyacıların, bu büyük destek oranına rağmen başörtülü aday göstermeye “yakışıksız” diyen iktidara dünyayı dar edecek büyük imkânı kullanmadığını (buna başından beri niyeti olmadığını!) seçim sonuçlarından çıkarmayacak mıyız?

“Başörtülü vekil” kampanyasında “zamanı değil” veya “komplo” itirazı da, kampanyacıların bu itiraza yönelik “ulusalcılar gibi konuşuyorlar” itirazı da politiktir. “Başörtülü vekil” meselesinde politik düzeye mecbur değiliz. Düşünce çerçevesinde de sorabiliriz: Hani bir siyasetin arka bahçesi değildiniz? 9 yıllık büyük suskunluk dönemine bakınca başörtüsü yasağına karşı mücadeleyi “bir siyasetin arka bahçesi” olmakla suçlayan Kemalistlerin haklı çıktıklarını itiraftan başka seçeneğiniz var mı?

Başörtüsü yasağına karşı mücadele bir siyasetin arka bahçesi olmasaydı muhafazakâr iktidar zamanlarında bir anda hedef değiştirilip yasağa itirazın hedefine Danıştay’a mı konulurdu? Ülkeyi yöneten iktidar herşeyden sorumlu iken ve dolasıyla başörtüsü yasağından da sorumlu tutulması gerekirken iktidarın yanında yeralıp Danıştay’a karşı mücadele, nasıl yasak karşıtı mücadele olabilir? İktidarın sivil toplumu haline dönüşmüş bir başörtüsü mücadelesi artık mücadele sayılabilir mi? İktidarın yanında yeralıp onun sivil kuvveti, bir tür milis gücü haline gelmiş kalabalıkları nasıl olur da muhalif sayabiliriz. Olsa olsa “sarı muhalif”tirler çünkü!

Ayrıca iktidara yapılmayan itiraz, iktidarı ülkenin gerçek gücü saymayıp destek verilmesi gereken aciz kuvvet saymış olmuyor mu? Öyleyse başörtüsü yasağını bile çözemeyen acziyetteki bir iktidarın orada durmasındaki fayda muhtelif rant türlerinde etkin davranışlar ve hamlelerden başka ne olabilir? Kampanyacılar neden bunu bu açıklıkla dile getirmedi, neden iktidarı ihalelerde son derece başarılıyken başörtüsü meselesinde ayak sürümeyle, isteksizlikle, çözümden yana olmamakla suçlamadı da lafı bin dolayımdan döndürüp dolaştırıp “yaptırmıyorlar” sloganına haklılık çıkarmaya çaba sarfetti?

Ceplerin dolması ve makamların işgal edilmesi mukabilinde başörtüsü yasağına itirazını toprağa gömen başörtülüler mağduriyete dayanıyor olabilirler mi? Tutumlarıyla Kemalistleri yerden göğe kadar haklı çıkaran eşarplılar, başörtüsü yasağı meşruiyetini vekil olmak için kullanırken samimiyet içeren ne yapmış oluyor?

Yanlış anlaşılmamalıdır: Başörtülü birileri, başörtüsü yasağıyla ve özgürlüklerle değil, vekil pazarlığıyla ilgili de olabilir ve iktidarın arka bahçesinin bu pazarlığa ve tartışmaya hakkı tabii ki vardır. Ama “başörtülü vekil” kampanyacılarının dürüst olmayan yanı, arka bahçe olarak yaptıkları tartışmayı başörtüsü mücadelesinin meşruiyet alanına sokuşturmaya çalışmalarıdır.

Bizim karşı çıktığımız husus, 9 yıldır suskun itaati siyaset yapmış başörtülünün, bu sadakatin tahsilat vakti geldiğine karar verip girdiği vekil pazarlığınadır. Başörtülü vekil kampanyasının saygı uyandırmayan tarafı da, kampanyacıların bunca zamandır suskun itaatle başörtüsü yasağına tahammül gösteriyor olmalarıdır.

3.

“Başörtülü aday yoksa oy da yok” kampanyası, kendisini başarısız bir denemeyle başörtüsü mücadelesine eklemeye çalıştıysa da umduğunu bulamadı. Hem başörtüsü yasağına karşı mücadelenin meşru ve makbul hamlesi olarak selamlanmadı, hem de iktidar ve onun sivil toplumu nezdinde kabul görmedi. Kampanya, iktidarı korumanın en üstün değer haline geldiği bir dönemde başörtüsünün meclise girmesinden sözetmekle büyük komplonun parçası ilan edildi. Biz, tüm değerleri bir yana itip iktidarı korumayı herşeyin üstünde tutan muhafazakâr kümenin içinde yeralmadığımız ve her halükarda insani ve İslami değerlerin hiyerarşideki üstünlüğünü savunduğumuz için AK Parti'ye karşı gizli komplo içinde olduğuna dair her seçimde başka renge bürünen gerekçeyle ilgili olmadık. Biz, iktidarın “tüccar siyaset” yöntemine inanmış “başörtülü aday” kampanyasının muhafazakâr kriterler dünyasında tecelli eden vekil pazarlığının tüccar siyasetinedir.

Başörtüsü mağduriyetinin muhafazakâr eşrafın pazarlık aracı kimliği kazanmasına itirazımız var!

Fakat unutmayalım, 9 senedir de başka gerekçeler ve maslahatlarla insanlar başörtüsü yasağının kaldırılmamasına ikna olup vazgeçtiklerinde biz bu maslahatçılığa da itiraz ediyorduk. Biz maslahatçılığa her halükarda itiraz ediyoruz, ilkeyi savunuyoruz ve asla maslahatçı olmayacağız.

Başörtülü aday kampanyası vekil pazarlığı yapacağına, yasak mağduriyetini maişet düzeyinde yaşayanların sesi olmaya devam etmeli, iktidarı bu acil ve hayati sorunu çözmeye zorlamalıydılar. Başörtüsü yasağı nedeniyle mesleğini yapamayan yüz binlerce kadın için yasağa güçlü itiraz yükselteceklerine vekil pazarlığı yaptılar. Bu tutumlarıyla, iktidara ilişik hayatla kendilerini yeni baştan yaratan günah azmanı muhafazakârların emelinden farklı hangi amaca koşmuş oluyorlar?

Madem Meclis'e girmek kökten çözümdü de en kahraman kampanyacılar 9 senedir niye sustu? Nasıl bir maslahatçılığın ince hesap kitabı, stratejik davranışıdır bu? Fakat anlayamadığımız nokta şu ki, kampanyacı kadınların “daha zamanı değil” doktrinine niye tepki gösterdikleridir. 9 senedir bu fikirle sükût orucu tutmuyorlar mıydı? Hayli antremanlı oldukları ve hassasiyet içinde riayet ettikleri terbiyenin gereği önlerine konduğunda neden şaşkınlık geçirdiler, neden hiç bilmedikleri bir şeyden sözediliyormuş gibi davrandılar?

“Başörtülü aday” kampanyası başladığında demiştik ki: “Başörtülü vekil kampanyacısı, mağdur kütlesinden rant üretmeyi tüccar siyasetten öğrendi ya, usülün sahibi onları yerine oturtmasını bilir. Erdoğan, başörtülü vekil kampanyasına, oturun yerinize, diyecektir. Göreceksiniz, sessizce yerlerine oturacaklar. Çünkü bedelli sadakatin biçareleridirler.” Söylediğimiz aynıyla cereyan etmedi mi?

Şunu soralım: Başörtülü vekil kampanyacısı, tüccar siyasete sadakat nedimeleri, neden yasak kaldırılmazsa oy vermeme kampanyası düzenlemedi? Neden 9 yıldır canını dişine takıp yasak kaldırılmazsa oy vermeme kampanyası yürütmedi?

Başörtülü vekil kampanyacısının yemin billah “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” repliğini gönül rahatlığıyla çöpe atabilirsiniz.

Başörtülü vekil kampanyacısı, sorun çözsün diye ihtişamı parlatılmış iktidar manivelasıyla fetihçilik peşindedir, maksat dostlar kahramanlıkta görsündür. Başörtülü vekil kampanyacısı Meclis'i fethe çıkacağına dört bir kurumda mağduriyet öyküsü yazanların sorununa merhem olmaya koşmalı, onların sesini en gür biçimde duyurmalı, o mağduriyetlere sebep olan iktidara dünyayı dar etmelidir. “Başörtülü aday” kampanyasını, başörtüsü yasağını kaldırmayana oy vermeme biçiminde ve 9 yıldır yapsalardı inanılırdı, bu yüzden samimiyet testinden sıfır aldılar.

Başörtülü vekil kampanyacısı başbakanlığın önünde Başbakan'ın önüne eşarbını fırlatıp “çöz bunu” demedikçe ve başörtüsüne özgürlüğü haykırmadıkça belli aralıklarla tekrarlanan muhaliflik mizanseninde yokuz!

4.

Erdoğan liberal/muhafazakâr baskıdan kurtulmak için radikal adım atacak olsaydı başörtülü vekil olurdu. Bu, sistemi sıfırlamak istediğini gösterirdi. Erdoğan Gülenciliğin baskısından kurtulmak istiyorsa ve yeni ittifak sistemini tamamladıysa başörtülü vekil adımını atabilirdi. Ama Başbakan’ın böyle bir stratejisi olmadığını gördük. Belki “başörtülü aday” kampanyacıları da Erdoğan’ın bu stratejisine güvenerek sonuç alabileceklerini hesapladılar, ama hesap tutmadı. Zaten 12 Haziran seçimlerine giderken “Suriye'nin karışması elini zayıflattığından Erdoğan'ın radikal hareketlerden uzak duracağını öngörebiliriz” değerlendirmesiyle biz de Başbakan’ın “başörtülü aday” gösterme ihtimalinin uzak olduğunu tahmin etmiştik. Fakat yine de kampanyacıların hakkını yememek gerekir; başörtülü vekil kampanyacıları, başörtüsü meselesini mağduriyet olmaktan çıkarıp iktidar denklemi içinde hesaba katılması gereken bir öğe haline getirmeyi başardılar.

9 yıldır iktidarı koruma maslahatına rıza göstererek başörtüsü yasağına susan kadınların, siyasi rant sözkonusu olduğunda “Panter Emel”e dönüşmesi yeterince laikleştiklerinin kanıtıdır. Bu da Kemalizmin tüm çabalarına rağmen başaramadığı sonucun muhafazakâr iktidar zamanlarında tahsil edildiğinin özeti olabilir.

“Başörtülü aday” kampanyacılarının kavramaları beklenmeyecek önemli nokta, başörtülü vekil kampanyasına liberal batıcılardan ve hatta kimi Kemalist batıcılardan gelen desteğin başörtüsünün özgürleşmesi için değil, dindar kadının hak arama bilincindeki dönüşümden duydukları mutluluk nedeniyle olduğudur. Başörtülü vekil kampanyacıları, dinî bir hak olarak başörtüsünün özgürlüğünün değil, seküler bir hak olarak onun siyasi temsilinin peşine düşürüldüler.

Liberal batıcılar, hatta kimi Kemalist batıcılar için başörtülü vekil kampanyacısının halihazırdaki agresif hak arama yöntemi, hak talebi sekülerleştiğine göre dilediği kadar ileri gidebilecek bir mücadele olarak el üstünde tutulmaktadır, bundan böyle tutulacaktır.

12 Haziran seçimlerine giderken yayınlanan “başörtülü vekil” propaganda bildirisinin muhafazakâr medyada ilgi görmemesi, vekil pazarlığının yöntemi nedeniyledir. İktidara ilişik medyanın baskı grupları ve politik çevreleri iktidarla pazarlığı açıktan yapmıyor, iktidarın bu tarzdan hoşlanmadığını biliyorlar. Kampanyacılar bu önemli detayı gözden kaçırmış görünüyorlar ya da kendi yöntemleriyle sonuç almada daha başarılı olacaklarını sandılar. Bu sebeple Avrupa burjuvazisi gibi, Kilise ve aristokrasiyle kapalı kapılar ardında pazarlık yapmak yerine bayrak açmayı denediler.

Başörtüsü, yeni kampanya ile birlikte artık mağduriyetin dinî hak meselesi değil, iktidarın serasında neşvü nema bulmuş muhafazakâr burjuvazinin/eşrafın hak arama meselesidir. Avrupa'da burjuvazinin demokrasi mücadelesinin rant değeri ile başörtülü vekil kampanyasındaki çaba aynı kültür kodunu ifade ediyor.

Başörtülü vekil kampanyasının politik sonucu, İslami kesimin temsil iktidarı alanına “protestan kilise” inşası olabilir en çok. Kemalistinden liberaline geniş yelpazenin başörtülü vekil kampanyasına desteği, “protestan kilise” gecekondusundan heyecanlanmalarından olsa gerektir. Dolayısıyla "başörtüsü demokratik haktır” boyutunda sekülerleşmiş dünkü kız/erkek çocuğunun iktidar mücadelesi değil, zihinsel çürümesi mühim bulunmalıdır.

Kemalistinden liberaline (Ergenekoncudan karşıtına da denebilir!) geniş yelpazenin pek haz aldığı “başörtüsünün modernleşmesi” serüvenini izliyoruz!

Başörtüsünün Meclis'te temsil edilmediğini söyleyenler meseleyi temsil sorununa sabitledikleri an başörtüsünü mağduriyet olmaktan çıkardılar. Başörtüsünün Meclis'te temsil edilmediğini söyleyenler başka temsil edilmeyenler için de (eşcinseller, fahişeler...) emsal oluşturdular. Başörtüsünün Meclis'te temsil edilmediğini söyleyenlerin en iyi yapacağı iş, kendileri gibi temsil edilmeyen mesela eşcinseller ve fahişelerle grup oluşturmaktır. Mağduriyet mücadelesi olmaktan çıkıp temsil pazarlığına dönüşen "başörtüsü" eşcinseller ve fahişelerle birlikte amacına daha kolay ulaşır. Ama karşılarında bir mesele var: Eşcinseller ve fahişeler Meclis'te temsil edilmedikleri için mağdur sayılmadıklarına göre, başörtüsü de temsil edilmediği için mağdur görülmeyecektir.

Başörtülü vekil kampanyası, yasağa karşı mağduriyetin mücadelesi değil, yönetimden pay isteğidir. Yahut başörtülülerin de Meclis’te temsil edilmeleri yönünde kendi siyasi paylarını istemelerinde yanlış bir şey yoktur, ama adını böyle koymak şartıyla. Nitekim liberal çevreler kadınların modernleşmede rol oynadığını, İslami kesimin buna boşuna direndiğini söyleyerek “başörtülü aday” kampanyasından beklentilerini dile getirmişlerdi. Bu empozeden hayli memnun kampanya içindeki bazı kız çocukları başörtüsü yasağına karşı mücadeleden bahseden bizi “soğuk savaş dili” kullanmakla suçlayabildi. Dinî bir mesele olan başörtüsünün hakkaniyetine vurulmuş zinciri mimleyen üslubumuza yöneltilen suçlama ancak itham sahibinin yabancılaşması, talan edilmiş zihinsel ahvali ve zavallılığıyla açıklanabilir.

Başörtülü vekil kampanyası vesilesiyle yaşanan, İslami kesimin temsil iktidarı ile ilgili gerilim ve çatışmanın su yüzüne çıkmasıdır. Biz, “iktidara yönelik komplo” savunmasıyla başörtülü vekil kampanyacısı muhafazakâr burjuvazinin/eşrafın hurucunu politik manevrayla savuşturmak yerine, ilkede sapasağlam durulması gerektiğini düşünüyoruz.

Başörtüsünü meselesine temsil sorunu olarak bakıp onu mağduriyet vasatından grup çıkarı vasatına geçirenler grup çıkarının tartışıldığı politizasyon sahnesinde mağdurlar olarak değil, pazarlıkçılar olarak anılacaklarını biliyor olmalıydılar. Bu sahada da uzun bir liste var; eşcinseller, fahişeler ve başkaları pazarlık meydanında sıra bekliyor. “Başörtülü vekil” kampanyacısı pazarlık kuyruğunda neden öne geçmesi gerektiğini düşünüyor? Sıraya girecektir. Madem bu sıraya dahil oldu icaplara uyacaktır. Yahut şöyle: Madem başörtüsü mağduriyet değil de temsil meselesidir, öyleyse oluşturduğu sıraya başkalarının da gireceğini kabullenecektir. Temsil pazarlığı yapan “başörtülü vekil”ci, oluşturduğu sıraya eşcinselin de, fahişenin de girebileceği gerçeğine boyun eğecektir. Eşcinsel veya fahişe, birbirini tüketip kimseye temsil hissesi düşmemesindense birlikte hareket edip herkese hisse önerisi getirebilir. Madem konu “başörtüsü”nün temsili meselesidir, bunun için her imkan kullanılmalıdır. Eşcinsel ve fahişeyle işbirliği de en iyisidir! Evet, Kıta'da burjuvazinin icat ettiği demokrasi oyunu budur, onun yolundan giden muhafazakâr eşrafın da oyunu doğru oynaması gerekir.

Başörtüsü yasağı, iktidara ilişik medya, grup, kesim, çevre ve örgütler nezdinde halledilmesi gereken bir haksızlık, mağduriyet ve zulüm değildir. Bu kalabalıkların içinden çıkan “başörtülü vekil” kampanyasının karakteristiği de bundan farklı değildir.

Muhafazakâr (dinin ahlaki denetiminden özgürleşmiş!) medyanın Meclis'te BDP’nin başörtüsü teklifine verdiği tepkinin bir zamanlar Hürriyet’in “411 el kaosa kalktı” tepkisinden farkı nedir? Başörtüsünün anayasa yoluyla serbest kalmasına kaos yakıştırması yapan Hürriyet’e o zamanlar ateş püskürenler, şimdi BDP’nin başörtüsünün serbest kalması için yaptığı girişime Hürriyet gibi “kaos” itirazıyla tepki gösteriyorlar. 411 elin kaosa kalktığını söyleyen özgürlük düşmanına cömertçe söven muhafazakâr biçare, BDP'nin önergesini kaosa davetle suçluyor! Bununla da yetinmiyor, Başbakan Erdoğan’ın “benim başörtülüm” şeklindeki temellüküne itiraz ve isyan etmiyor, Erdoğan’ın BDP önergesi karşısında “Zerdüşti’nin başörtüsüyle ne işi olur” diyerek siyaseten mübahlığı ahlakileştiren en bayağı örnekleri sergilemesine en küçük bir tepki bile vermiyor.

Muhafazakâr (dinin ahlaki denetiminden özgürleşmiş!) medyadan anladığımız şudur: Meclis'te varsayalım ki kötüniyetlinin aracılığıyla da olsa başörtüsünün serbest kalmasından yana olmaktansa, başörtüsünün yasaklı kalması daha evladır! Başörtüsü serbest kalırsa iktidar partisi neyle oynayacak, hangi araçla uyutup dolandıracak değil mi!

“Sarı muhalif”, tıpkı füze kalkanına karşı kapalı salonda usulen ve alçak sesle basın toplantısı düzenlemek gibi yasak savıyor ve BDP önergesine yarım ağızla destek oluyor. “Başörtülü aday” kampanyası eğer vekil pazarlığı değil de başörtüsü davasının devamı olsaydı BDP önergesine desteğin patlaması gerekirdi.

Muhafazakâr sarayın eteklerine yapışmış kalabalığın Meclis'te başörtüsünün serbest kalmasına itirazındaki ibretlik davranışı tarihe kazımak lazımdır.

Muhafazakâr politikacının ve ona tâbi, mûti, itaatkâr sivil toplumun “iktidarı köşeye sıkıştırma”dan üstün değer tanımadığı zamanlardayız. Her gün binbir kanıtla muhafazakâr pragmatizmin bütün derdinin iktidar, makam, şöhret, para olduğu zâhir ve âşikar oluyor.

Bu tarzın derin etkisi altındaki başörtülü aday talebi “beni al” kampanyasıyla mı yapılır? Erdoğan'ı mecbur bırakamayan bir mücadele adaylık alsa ne işe yarar!

Başörtülü aday kampanyası başörtüsü mücadelesinin devamı değil, uysallaştırma ve saraya râm etme operasyonunun parçasıdır.

Başörtülü aday kampanyası, muhafazakâr saraydan iltifat, lütuf, taltif bekliyor. Bunun adına da mücadele diyor! Bu, soylu hak talebinin değil, hak dilenciliğinin mücadelesidir. Mısırlılar Refah kapısını yıkmadıkça devrim yapmış olmayacaksa, başörtüsü davası Erdoğan'ın önüne eşarbı fırlatıp özgürlük talep etmedikçe mücadele vermiş olmayacaktır.