Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Murtaza’l Askeri’nin “Abdullah b. Sebe Masalı” eserinden Taberi’nin ve müsteşriklerin kitaplarında yer alan uydurma hadisleri yazdık.
Daha sonra bu işin yerli ayaklarından olan bir ilahiyatçımızın “Kelam İlmi” isimli kitabındaki iftiralara yerimiz el verdiğince cevap verdik.
Demek ki, Şiilik üzerine Türkiye’de ve dünyada ciddi bir karalama kampanyası vardır. Ancak Alevilik, yalan ve uydurma hadisler ile nasıl kurulduğu izah edilecek bir belirsizlikte değildir. Alevi, çeşitli siyasi ve ideolojik sebeplerle kendini ifade etme imkânından mahrum kalmış Müslümanların adıdır.
Bu bilinçli mahrum bırakma, Hz. Ali’yi (as) seven milyonlarca Müslüman’ı toplumda dışlama, hor görme ve diğer Müslümanlardan ayrıştırma hareketinin bir parçasıdır. Netice, itikadı bir olan Şii-Sünni dünya arasında ayrım veya karşıtlık şeklinde kamplaşmaya dönüşmüş, müsteşriklerin maksadı bir manada hâsıl olmuştur.
Alevi sözcüğü Arapçada, Ali’ye mensup, Ali’ye ait manasındadır. Genel sözlük anlamı ise, Hz. Ali’ye bağlı ve O’ndan yana olan kimse demektir. Istılahi manada Alevilik, Hz. Ali’yi sevmek, O’nun soyunun yani Ehl-i Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir.
Bu bakımdan değerlendirildiğinde Hz. Ali’yi ve O’nun soyunu sevmek ayrışıma sebep ayrı bir mezhep olarak da değerlendirilemez.
Hz. Ali’yi (as) sevmek Meveddet ayetine göre farz ise, bu Şii veya Sünni fark etmez hepimize farzdır. Öyleyse Hz. Ali’yi (as) hepimiz seviyoruz. Bu sevginin sebebi Şii olmak değil, Müslüman olmaktır.
Kısaca Hz. Ali’yi ve O’nun soyundan gelen Ehl-i Beyt imamlarını sevmek Müslümanlığın bir gereğidir.
Alevilik veya Şia bir kişi tarafından hele hele bir Yahudi tarafından kurulmuş bir mezhep değildir. Tarihi seyir içerisinde Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyt soyunu sevenlerle verilen addır. Ve İslam ümmetini bölmek isteyenlerin eline bir malzeme olarak verilemez.
Müsteşriklerin Şii dünyanın itikadı ile ilgili ikinci iddiası, Ebuzer Gıffari, Ammar b. Yasir gibi sahabelerin Abdullah b. Sebe nin görüşlerinden etkilendikleridir. Sabai olduğu iddia edilenlerin isimleri, bilinçli olarak seçilmiştir. Çünkü bu zatlar Resulullah’ın (sav) rıhletinden sonra Hz. Ali’yi (as) yalnız bırakmayanlardır.
Nasıl ki müsteşrik mantık, Hz. Ali’nin hilafetini, on iki imamın masumiyetini Sabailerin görüşüdür diye vermektedir; bu kişilerin Hz. Ali’yi sevmelerini de Abdullah b. Sebe’nin görüşlerinden etkilenme olarak uydurmaktadır.
Oysaki Şii ve Sünni eserlerde adları geçen bu sahabeler, Hz. Ebubekir’e biat etmemiş ve tarih kitaplarının ifadesi ile Rafizi olmuşlardır.
Bu hakikati İbn Hacer Askalani ve Belazuri kendi tarih kitaplarında, Muhammed Havend Şah ‘Ravzatu’s Sefa’da, İbn Abdulbirr ‘İstiab’da yazmaktadır. Bu sahabeler şunlardır:
Selman’ı Farisi.
Ebu Zer Giffari.
Mikdad b. Esved.
Ammar b. Yasir.
Halid b. Said b. As.
Bureyde Eslemi.
Ubey b. Kab.
Huzeyme b.Sabit.
Ebu Heysem b. Teyhan.
Sehl b. Huneyf.
Osman b. Huneyf.
Ebu Eyyub el Ensari.
Cabir b.Abdullah el Ensari.
Huzeyfe b. Yeman.
Sa’d b. Ubade.
Kays b. Sad.
Abdullah b. Abbas.
Zeyd b.Erkam.
(İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş.)
Eğer Şia’nın mutlaka bir kurucusu olduğunu söylemek gerekiyorsa Ehlisünnet kitaplarının pek çoğunda isimleri “Hz. Ali’nin yanında yer alan ilk kişiler” olarak geçen bu sahabelerin Şia’nın temellerini attığını söylemek yanlış olmaz.
Yoksa Hz. Peygamberin (sav) “Şüphesiz sen bana Harun’un Musa’ya olan nispeti gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur” methiyesine mazhar olmuş Hz. Ali’yi sevmek, bir Yahudi’nin telkinlerine kalmayacak bir şereftir.
Kısaca oryantalist mantık önce batılın dokümanlarını hazırlamıştır. Sonra hak olan Şia’yı bidat diyerek karalamıştır. Bu büyük bir bühtandır, iftiradır.
Ben bir Sünniyim. Akaidim, fıkhım, aile yaşantım, davranışlarım hep Sünnilik üzerinedir. Ama batıla asla müsaade edemeyiz.
Böyle bir iftiranın Şia düşüncesine mal edilmesine karşıyız.
Şia ile akaidimiz birdir. Sahabeler ne kadar büyükse İmam Ali de o derece büyüktür. Onun tarafı olmak da haktır.
Biz, bu büyük oyunu bozdukça, Hz. Ali’yi ve O’nun soyundan gelen masum imamları sevmek, İslam âleminin parçalanma sebebi değil, tam tersine tevhidine, dirilmesine ve Batının karşısında güçlenmesine sebep olacaktır.
Not: Dünkü yazımızda yanlış verilen, müsteşriklerin kitaplarının yayın tarihi 20. Yüzyılın başlarıdır.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın dünkü yazısı:
İslam tarihini değiştiren büyük yalanlar - 2
Dünkü yazımızda müsteşriklerin kitaplarında yer alan ve günümüzde de devam eden bazı iftiralara yer vermiştik.
Bu kitaplarda, büyük bir ajan faaliyeti olan uydurma hadisler ile Şia’nın hayali kahraman Abdullah b. Sebe tarafından kurulmuş bir mezhep olduğu, Zerdüştlük ve Yahudilikten etkilendiği, sapık bir inanca sahip olması tüm müsteşrikler tarafından ifade edilmektedir.
Öyle ki, imametin Hz. Ali’nin (as) hakkı olduğuna inanç ve on iki imam konusu da Sabailere ait bir uydurma olarak kabul edilmektedir.
11. ve 12. yüzyılda kaleme alınan bu eserlerde yer alan uydurma hadislerin temel kaynağı Taberi’dir.
Günümüzde de Şiiliği ve Hz. Ali’ye (as) inananları batılda göstermek için aynı yolu takip eden yerli kalemler bulmak mümkündür.
Bir ilahiyatçımız bu işin sözcülüğüne soyunmuştur. Kelam İlmi isimli kitabında Şia ve özellikle İmamiyye yolu hakkında gerçeği yansıtmayan pek çok fikir ileri sürmektedir.
Ehl-i Beyt imamları din dışı sapık akımlarla ciddi mücadeleler vermişlerdir. Ancak “Kelam İlmi” isimli kitap yukarıdaki müsteşrik mantıkla hepsini reddetmekte, yanlışlar ve iftiralar üzerine iddialarını bina etmektedir.
İlk olarak ilahiyatçımızın da, Şiiliğin kurucusu olan kişi diyerek Abdullah b. Sebe’nin ismini verdiğine dikkat çekelim:
Kitabının 181. sayfasında “Şiiliği ilk ortaya atan kişinin Abdullah b. Sebe olduğunu” yazmaktadır.
Kelam İlmi kitabının 178. sayfasında şöyle diyor: “…Zeydiyye ile İmamiyye usulde, yani akaid konularının çoğunda Muteziliye uymuştur.”
Bu görüş kesinlikle yanlıştır. Çünkü; Ehl-i Beyt ekolü itikadi manada Mutezile’ye karşıdır.
Ehl-i Beyt imamlarından İmam Muhammed Bakır ve oğlu İmam Cafer’i Sadık Mutezile mensuplarıyla ciddi olarak mücadele etmişlerdir.
Mutezile’ye göre büyük günahları işleyen kimseler iman dairesinden çıkmaz. Oysa Şia inancında büyük günah işlemeye devam etmek insanı iman dairesinden çıkarır.
İmam Cafer bu konuda şöyle buyurmuştur:
“ …Mümin bir kimse iman sıfatını gerektiren şeyler yani büyük farzları eda edip büyük günahları işlemeyi terk edip onlardan uzaklaştığı sürece iman sıfatından çıkmaz. Küçük farzları terk edip küçük günahlara düçar olsa bile büyük farzları terk etmedikçe ve büyük günahları işlemedikçe iman dairesinden çıkmaz.” ( Prof. Dr Haydar Baş, İmam Cafer s. 292).
Görüldüğü gibi Mutezile’nin görüşü Ehl-i Beyt imamlarının tamamen tersidir.
“Kelam İlmi” kitabının 178. sayfasında “Mutezile’nin akaid sahasındaki görüşleri Şia’nın da müşterek görüşüdür demek mümkündür.” “….İmamiyye de Mutezile gibi; Allah’ın sıfatları konusunda teşbihi andırır mahiyetteki sahih nakilleri tevil eder” şeklinde bir ifade yer almaktadır.
Bu görüş Ehl-i Beyt imamlarının görüşünü yansıtmamakta, bilinçli olarak saptırmaktadır.
Allah’ın sıfatları konusunda teşbihi andırır mahiyetteki sahih nakilleri tevil etmekle itham edilen Şia itikadının temelini oluşturan “El Kafi” isimli eserin 158. sayfasında şunlar yazmaktadır:
Muhammed b. Farac er Ruhhaci’den nakledilir;
“İmam Musa’ya Hişam b. Hakem’in “Allah cisimdir” ve Hişam b. Salim’in “O surettir” şeklindeki görüşleriyle ilgili bir mektup yazdım. İmam bana şu cevabı yazdı:
“Şaşkınların şaşkınlığından uzak dur ve şeytandan Allah’a sığın. Hişamların söyledikleri doğru değildir.”
Hani imamiyye mensupları “...Allah’ın sıfatları konusunda sahih nakilleri tevil ediyorlardı?” Görülüyor ki bu açık bir iftiradır.
“Kelam ilmi” kitabında Sabailerin görüşleri ile ilgili şu örnek vardır:
Kummi “Akaid’i Saduk” adlı eserinde Zürare b. Ayen’den şöyle bir rivayet nakleder: “ İmam Sadık’a Abdullah b. Sebe’nin evlatlarından birisi tefvize inanıyor” dedim. İmam, “tefviz nedir?” diye sordu. Ben “Allah’ın Muhammed ve Ali’yi yarattı. Sonra kulların işlerini onlara tefviz etti. Yani bıraktı. Derken onlar da yarattılar. Rızk verdiler, dirilttiler ve öldürdüler.”
İmam bu sözü duyunca şöyle buyurdular; “Allah’ın düşmanı yalan söylemiştir döndüğünde Ra’d suresindeki şu ayeti ona oku: “Yoksa Allah’a O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki ‘Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O tektir. Kahredici olandır’ bu ayet Allah’ın birliğine açıkça delalet etmektedir.”
Zürare diyor ki; “onun yanına döndüğümde İmam’ın buyurduğu bu ayeti ona okudum. Bu ayeti okumakla sanki ağzına bir taş atmış gibi oldum. Böylece susup kaldı.”
Ehl-i Beyt imamları, yalan hadislerde Şialığın kurucusu olarak ifade edilen Abdullah b. Sebe ve Sabailerin görüşlerini Kur’an ve hadisler ile çürütmektedirler.
Adı geçen eserde yine “İmamiyye Ehl-i Sünnet’in anladığı manada kaderi reddeder” deniyor. Ki bu da yanlıştır.
İmamiyye inancının temelini teşkil eden Usulü Kafi’nin 1. cildinin 246. sayfasında İmam Ali yaşlı bir adama kader ve kaza ile ilgili şunları söyler:
“...Allah Tebareke ve Teala insanları serbest bırakarak onlara yükümlülük vermiştir. Sakındırarak yasaklarını yöneltmiştir. İşlenen az bir iyiliğe büyük bir sevap vermiştir. O’na karşı çıkanlar bu işe zorlanmak üzere alt edildikleri için böyle bir günahı işlemiş değildirler. İnsanlar tam bağımsız olarak hareket etsinler diye bu mülkü onlara vermemiştir. Onlara kontrolsüz serbestlik yetkisini tanımamıştır. Gökleri yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları boşuna yaratmamıştır. Peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndermesi anlamsız, amaçsız değildir. Bu kâfirlerin zannıdır. Ateşte kâfirlerin vay haline!”
İlahiyatçımızın “Kelam İlmi” isimli kitabı bir gazete makalesine sığmayacak kadar fazla iftira ve iddialarda bulunmaktadır.
Buraya bir kaçını alabildiğimiz ve yanlışlıklarını Ehl-i Beyt imamlarının hadisleri ile çürüttüğümüz iddiaların devamını yakın zamanda gerçekleştirilecek Ehl-i Beyt kongresinde cevaplayacağız.
Ancak burada önemli olan şudur: Şia’yı tarihçi Taberi’den itibaren “sapık ve batıl” gösteren uydurma bir anlayış ilerleyen zamanda müsteşriklerce seslendirilmiş ve bugün de kendine yerli kalemler bulabilmektedir.
Şia’nın batılda gösterilmesi ve “mum söndü” mantığında olduğu gibi hafife alınması, İslam coğrafyasının üzerindeki planlar için büyük bir oyundur.
İmam Ali’den itibaren, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’e sonra da babadan oğla diğer Ehl-i Beyt imamlarına geçen hadis külliyatları ile Ehl-i Beyt dünyası, Hakk’ın, İslam’ın en büyük savunucusu olmuşlardır.
Gizlenen ve yok edilen bu dünya esasen, sapık akımlar ve din dışı fikirlerle mücadeleyi yapan tek taraftır. Müsteşrikler veya yerli kalemşorlar hangi iftirayı atarsa atsın, biz oyunu bozduk.
Şia âlemi ve Sünni dünya itikatta birdirler. Tevhid akidesi içindedirler.
Biz bundan sonra da Şia dünyasının inandığı Ehl-i Beyt külliyatı ile Sünni alemin bir olduğunu, kardeş olduğunu, ikisinin de hak olduğunu ispatlamaya devam edeceğiz.
Allah bizi bu konuda muvaffak kılsın
Prof. Dr. Haydar Baş